Welcome Guest: Register | Log in
 
FAQ| Search| Memberlist| Usergroups
 
Hagop (Agop) Martayan (Dilaçar)
 
Post new topic   Reply to topic
Armenian on web Forum Index -> Centralisations -> Autres Célebrités - Հայտնի Հայ Անձնավորություններ - Diğer Ünlüler
Previous topic :: Next topic  
Author Message
mafilou
Administrateur
Administrateur

Offline

Joined: 04 Sep 2006
Posts: 10,569
Point(s): 33,345
Moyenne de points: 3.15

PostPosted: Wed 7 Sep 2011 - 01:18
PostPost subject: Hagop (Agop) Martayan (Dilaçar)
Reply with quote

Hagop (Agop) Martayan (Dilaçar)
Yalçın Yusufoğlu   yyusufoglu@yahoo.com  
2009-09-13 - 11:15:00
http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa_yazar.php?KartNo=53944&Yazar=Yalçın+YusufoğluBüyük dilbilimci Agop'a pasaport bile verilmemiş...



[Sesonline] 12 Eylül 2009 büyük dilbilimci Agop Dilaçar’ın 30. ölüm yıldönümü. Türk Hükümeti Dilaçar’a hiç pasaport vermemiş. Sekiz dil bilen uluslararası çaptaki dilbilimci bilimsel amaçla ya da başka bir nedenle hiç yurt dışına çıkamamış. Bir başka Ermeni dilbilimci olan, çeşitli sözlükler hazırlamış bulunan Pars Tuğlacı Türk Dil Kurumu’na üyelik başvurusunda bulunduğunda talebi “Kurumda zaten bir tane Ermeni var” saikiyle reddedilmiş. Türkçe’nin ilk etimologu da Ermeniydi. Bedros Keresteciyan (1840-1909) ilk Türkçe etimoloji sözlüğünü hazırlamış dilbilimcimizdir. Kamu kuruluşlarındaki Ermeni fobisinin boyutlarını göstermek için bu Agop Dilaçar örneği çarpıcıdır. Ermeniyseniz Türklüğe bu kadar çok hizmet etmiş olsanız dahi öldükten sonra bile yakanızı bırakmıyorlar. Ancak Sabiha Gökçen gibi asimile olmuşsanız ve Ermeni kökeninizi bir günah gibi saklamışsanız ve hele hele Reisicumhur Gazı Paşa Hazretleri sizi yetimhaneden alıp Çankaya’ya çıkarmışsa ve gidip Dersim’li köylüleri bombalamaktan –sanki matah bir şeymiş gibi kendinize dünyanın 'ilk kadın savaş pilotu' ilan etmekten başka hayatta hiçbir özelliğiniz olmamışsa, o zaman size itibar ediyorlar. Hava limanlarına adınızı veriyorlar. On yıllar boyunca toplumdan titizlikle saklanmış ayıbınızı (Ermeni ana-babadan doğmuşluğunuzu) açıklayan Ermeni gazeteciyi önce Vilayet makamına çağırıp “tekzip et” diye tehdit ediyorlar, sonra o gazeteci bu görüşmeyi açıklayınca, öldürüyorlar..." [Yazarımız, Yalçın Yusufoğlu'nun "Agop Martanyan Dilaçar" başlıklı yeni yazısına aşağıdaki bağlantıdan da erişebilirsiniz...]




















» * Agop Martanyan Dilaçar / Yalçın Yusufoğlu
Agop Martanyan Dilaçar

12 Eylül 2009 büyük dilbilimci Agop Dilaçar’ın 30. ölüm yıldönümü. Bu kısa değinmede hatırlatacağım olayı daha önce Sesonline.net’de yazmıştım. [[b]Bakınız » [/b]A. Dilaçar ve tarihle yüzleşmek] Şimdi giriş bölümünü bir miktar kişiselleştirerek tekrarlayacağım.1979’un Eylül ayıydı. O sırada mensubu bulunduğum partinin seçim çalışmalarının koşuşturmaları içinde güncel olayları izlemekte zorluk çekerken, bir akşam annemi ziyarete gitmiştim. TRT Televizyonunun ana haber bültenindeki haberlerden birinde sunucu Türk Dil Kurumu kurucularından büyük dilbilimci Adil Açar’ın o gün aksama doğru öldüğünü ve yarın defnedileceğini söylüyordu. Cenaze töreni hakkında cami, vakit namazı ya da kabristan hakkında hiç bir bilgi yoktu.AGOP’UN A’SI

O dilbilimcinin adını hiç duymamıştım. Yaşı gereği annem bilir diye mutfağa gidip ona sordum. “Adil Açar’ı nereden uydurdun. Yanlış duymuşsun, o Agop Dilaçar’dır” dedi ve kim olduğunu söyledi. Ben Agop Dilaçar’ı da bilmiyordum. O sırada günlük gazete çıkarıyorduk, aynı yanlışı yapmışlarsa düzeltsinler diye gazetedeki nöbetçi arkadaşlara telefon ettim. Meğer bir başka arkadaşım da aynı amaçla telefon etmiş. Gazete dar bir bütçeyle çıkıyordu. İstanbul baskılarının kalıpları bile büyük gazetelerden erken matbaaya gönderiliyordu. Anadolu ajansından öyle bir haber geldiğinde kalıplar bağlanmışmış. Haberi koymamışlar. Böylece biz de devletin suçuna ortak olmaktan kurtulmuştuk.

Aynı gece TV kapanış bülteninde de işittiğimiz isim gene Adil Açar oldu. Ertesi gün gazetelerde TDK’nın ölüm ilanlarındaki isim A. Dilaçar’dı. O yıllarda başlıca iki haber ajansı olan Anadolu Ajansı ve Hürriyet Haber Ajansı kaynaklı gazete haberlerinde de A. Dilaçar yazılıydı. Ve defin hakkında hiçbir bilgi yoktu.

Yazının kişisel kısmını bitireyim: Sonradan annem Dilaçar’a yapılandan dolayı utandığını söyleyecekti. Cumhuriyetin ilk dönemlerinden başlayarak 43 yıl öğretmenlik yapmıştı. ‘Agop Hoca hepimizin hocasıydı’ dedi. O güne değin ilköğretim eğitimcilerinin çocuklara okuma yamayı ve temel bilgileri öğrettiklerini sanırdım, oysa dilli doğaçlama öğrenmiş çocuğun Türkçelerinin şekillendirilmesi ve kurallara oturtulması, geliştirilmesi gibi bir eğitim işlevleri de varmış. Özellikle üst sınıfların konuştuğu dille, halkın dilinin hayli farklı olduğu, sınıf ayrılıklarının dile çokça yansıdığı, Osmanlı dilinden Türkçeye geçilmesinin aynı zamanda bu farklılıkları azaltacak tarzda gerçekleştirildiği, en önemlisi nüfusun % 90’dan fazlasının okur yazar olmadığı yıllarda ‘Hocaların Hocası’ Agop Dilaçar’ın yaptığı çalışmaların şimdi çoktan unutulmuş değeri ortadadır. Agop Dilaçar o çabanın en önde gelen İSİMSİZ kahramanıydı. Bugün gelişkin bir Türkçeye ulaştığımız için pek farkında olmayabiliriz, ama 1930’lu 40’lı yılların gazete-mecmua koleksiyonlarını karıştırdığımızda veya o dönemlerin tercüme eserlerine, mesela Maarif Klasiklerine baktığımızda bugünkü Türkçenin yetkinlik ve zenginlik farkını daha iyi görüyoruz.]

Olayı ertesi günkü baskıda haberleştirdik, bir makaleyle de kınadık. İki gün sonra İlhan Selçuk aynı doğrultuda bir yazı yazdı. Başka hiçbir gazete Dilaçar haberinin ve ilanının niçin isimsiz verildiğinden söz etmedi. Fakat çok sonraları (Internet çıktıktan sonra) bir Alman Internet sitesinde bilginin biyografisi verilirken, öldüğünde Dilaçar’ın Ermeni kimliğinin devlet radyo ve televizyonu tarafından “halının altına süpürüldüğü”nün yazılı olduğunu gördüm. Demek ki, Türk basınının ses çıkarmayarak paylaştığı devlet ayıbını, yabancılar atlamamış.

DİLBİLİME HASREDİLMİŞ BİR HAYAT

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda Osmanlıca’dan Türkçe’ye geçilirken Türkçe dilbiliminin en büyük hocası Agop Martanyan oldu.

Reisicumhur Gazi Paşa onu 1932’de Bulgaristan’dan 1. Türk Dil Kurultayına pasaportsuz getirmiş, Türk Dil Kurumu’nun kurucu yöneticilerinden yapmış, soyadı kanunu çıkınca Martanyan olan soyadını Dilaçar yapmasını istemişti. [Kurultayda dört Ermeni delege daha vardı.]

Türkiye’nin yetiştirdiği bu değerli bilimcinin etimolojideki yetkinliğini ve Türk diline katkılarını arkadaşı Sennur Sezer’den aktaralım (Evrensel, 24. 01.2007): Agop Martanyan 1895’te İstanbul’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Gedikpaşa’da ABD misyoner okulunda yaptı. İngilizce, Rumca, İspanyolca öğrendi. Robert Kolej’iden 1915’te mezun oldu. Latince, Yunanca, Almanca, Rusça, Bulgarca üzerinde çalıştı. Birinci Dünya Savaşı’na ihtiyat zabiti olarak katıldı. Kafkas cephesinde gösterdiği başarıdan dolayı madalya ile ödüllendirildi. Ermeni tehcirinden dolayı ordudaki Ermeniler Suriye Cephesine sevkedilince o da Suriye’ye gönderildi. İleride Türkiye Reisicumhuru olacak Mustafa Kemal Paşa’yla orada tanıştı.

ESERLERİ

Savaştan sonra Robert Kolej’de İngilizce öğretmenliğine başladı (1919). Sofya’da Svabodan Üniversitesi’nde Eski Doğu Dilleri ve Osmanlıca okuttu. Avrupa’da ve İstanbul’da çıkan Ermenice gazetelerde yazdı. Yazının doğuşu (1928), Albion Bahçesi (1929) adlı kitaplarını yayımladı.

İlk dil kurultayında “Türk, Sümer ve Hint dilleri arasındaki rabıtalar (ilişkiler)”; ikincisinde “Türk paleoetimolojisi” konulu bildirilerini sundu. Türk Dil Kurumu baş uzmanlığına atandı (1934). Atatürk’ün isteğiyle Dilaçar soyadını aldı (1935). Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde dilbilim tarihi ve genel dilbilim okuttu (1936-1951). Türk Ansiklopedisi’nde başdanışmanlık ve baş redaktörlük yaptı (1942-1960). Eski Türk dilleri ve lehçeleriyle ilgili araştırma ve incelemelerini ölümüne dek sürdürdü. Dilin özleştirilmesine ve çağdaş kavramları karşılayacak bir bilim ve kültür dilinin yaratılmasına çalıştı. Başlıca yapıtları:

Les bases Bio-Psychologiques de la Théorie Güneş Dil (Güneş Dil Teorisi'nin Biyopsikolojik Kökenleri, 1936), “Azeri Türkçesi” (1950), “Batı Türkçesi“ (1953) Lehçelerin Yazılma Tarzı Türk Dil ve Lehçelerinin Tasnifi Meselesi (1954),“Devlet Dili Olarak Türkçe“ (1962), “Wilhelm Thomsen ve Orhon Yazıtlarının Çözülüşü” (1963), “Türk Diline Genel Bir Bakış” (1964), “Türkiye’de Dil Özleşmesi” (1965), “Dil, Diller ve Dilcilik” (1968), “Kutadgu Bilig incelemesi” (1972), “Anadil İlkeleri ve Türkiye Dışındaki Başlıca Uygulamalar“ (1978).

Yukarıdaki paragraflardan görüldüğü gibi, yaşamı boyunca Türk diline hizmet eden, hatta Orhun Yazıtlarını bile okuyarak günümüz Türkçesine kazandıran bu en büyük Türkçe öğretmeni öldüğünde onun onca hizmetinin karşılığı, TRT spikerlerinin dilinden ölenin Adil Açar isimli bir Sarı Çizmeli Memet Ağa olduğunun sanılmasıydı.

ERMENİ OLMAK KABAHAT

Dahasını da söyleyelim: Oğlu Vahe Dilaçar’ın --mülakat yapan Şule Perinçek’e-- anlattığına göre, Türk Hükümeti Dilaçar’a hiç pasaport vermemiş. Sekiz dil bilen uluslararası çaptaki dilbilimci bilimsel amaçla ya da başka bir nedenle hiç yurt dışına çıkamamış. Bir başka Ermeni dilbilimci olan, çeşitli sözlükler hazırlamış bulunan Pars Tuğlacı Türk Dil Kurumu’na üyelik başvurusunda bulunduğunda talebi “Kurumda zaten bir tane Ermeni var” saikiyle reddedilmiş.

Türkçe’nin ilk etimologu da Ermeniydi. Bedros Keresteciyan (1840-1909) ilk Türkçe etimoloji sözlüğünü hazırlamış dilbilimcimizdir.

Kamu kuruluşlarındaki Ermeni fobisinin boyutlarını göstermek için bu Agop Dilaçar örneği çarpıcıdır. Ermeniyseniz Türklüğe bu kadar çok hizmet etmiş olsanız dahi öldükten sonra bile yakanızı bırakmıyorlar. Ancak Sabiha Gökçen gibi asimile olmuşsanız ve Ermeni kökeninizi bir günah gibi saklamışsanız ve hele hele Reisicumhur Gazı Paşa Hazretleri sizi yetimhaneden alıp Çankaya’ya çıkarmışsa ve gidip Dersim’li köylüleri bombalamaktan –sanki matah bir şeymiş gibi kendinize dünyanın ilk kadın savaş pilotu ilan etmekten başka hayatta hiçbir özelliğiniz olmamışsa, o zaman size itibar ediyorlar. Hava limanlarına adınızı veriyorlar. On yıllar boyunca toplumdan titizlikle saklanmış ayıbınızı (Ermeni ana-babadan doğmuşluğunuzu) açıklayan Ermeni gazeteciyi önce Vilayet makamına çağırıp “tekzip et” diye tehdit ediyorlar, sonra o gazeteci bu görüşmeyi açıklayınca, öldürüyorlar.

Yukarıda andığımız resmi Ermeni düşmanlığının bir başka örneği de şöyle: ABD’de Beyaz Saray Türk Kütüphanesi Müdürü Abraham Bodurgil 2000 kitaplık Atatürk bibliyografyası hazırlamış, ama haber TRT Televizyonunda Atatürkçülük adına övüne gerine verilirken, o bibliyografyayı hazırlayan kişinin adından hiç söz edilmemiş. Böylece Atatürkçülerin ne kadar Türkçü (ve Ermeni düşmanı) oldukları bir kez daha tescil edilmiş.

Ulu Önder’in evlatlığı Sabiha Gökçen’in Ermeni kökenini sakla, en büyük Türkçe bilimcisi Agop Dilaçar’ın Agop’unu gizle, hem ulu önder, ulu önder diye diye Kemal Atatürk’e ulvilik ve dinsellik atfet, hem de Atatürk Bibliyografyası hazırlayan Beyaz Saray Kütüphanecisi Abraham Bodurgil’in adını yok et, Atatürk’e tap, tapındır, Türkçülüğe tak takıştır.

BAŞKA ULUSLARI AŞAĞILAMAK

Kuru sıkı Türklük övgüsü yapanlara görmezlikten geliyorlar. Türkler hangi ulusu seviyorlar, merak ediyorum. Yunan kahpedir, alçak palikaryadır, değil Ermeni olmak, o kökenden gelmek bile “gâvurun dölü” olmaktır, Yahudi cimri bezirgândır, “Çıfıt” kelimesi müzevir, bozguncu anlamına gelen bir küfür olmuştur, eskiden Yahudi Pazarının diğer adı olan “Çıfıt Çarşısı” da öyle. (Bugünkü Eminönü sahil doldurulmadan önce Bizansta Yahudi Mahallesi ve çarşısıymış. Osmanlı Çıfıt Mahallesi demiş. Ama kelimenin pejoratif olması sonraki yüzyıllara rastlar.

Devam edelim. Acem palavracıdır, Arap Fellahtır, dili “uydur uydur söyle”, müziği “ ya lelli”dir, en sevdiği şey “kırmızı çorap’tır, TV yorumcularına göre bile, ‘kalleş’tir. Harpte bizi ‘arkadan vurmuştur’ (mesela medya uzmanı Ali Saydam öyle diyor), Moskof ayıdır (toplumda senin gibi insan sevmez olmaktansa, doğada ayı olmak daha makbul olsa gerek.) Çerkesler halayık, Bulgarlar çobandır, Romenler Çingene. Çingene zaten en ağır küfür.

Başka uluslara, etnilere bu kadar çok olumsuzlama sıfatı yakıştırırsan sana da elbet bir ad icat ederler. Mesela “Etrak-ı Bîidrak” derler.

Gelelim Kürt’e. Türk’ün ona yakıştırdığı en bildik sıfat “Kuyruklu Kürt”tür. Üniversitede Diyarbakırlı bir arkadaşım Batılı arkadaşlarıyla hamama gitmişti, onların çaktırmadan peştamalının arka tarafına bakmaya çalıştıklarını hissetmiş, nedenini sormuş, “kuyruğuna bakıyorduk” demişler, Kürtlerin kuyruklu olduğuna inanırlarmış.

Oysa kuyruklu olmakta utanılacak bir şey yok, hepimiz kuyrukludan geliyoruz, omurgamız bile bunun kanıtı, hatta “Evrim” yerine “Yaratılış”ı kabul edenlerimiz bile insan vücudunun o bölümüne Türkçede “kuyruk sokumu” demişler, Âdem Babamızı değil, Homo Sapiens’i kabul etmişler. Oysa kuyruk hayvanda olur, insanın kuyruğu mu olurmuş ki, sokumu olsun.

Gelgelelim, kendinden saymadığın ulusun mensuplarına “kuyruklu” demen düpedüz ırkçılık. Abartmıyorum: Ku Klux Klan, John Birch Society gibi namlı ve azılı ABD faşistleri aynı zamanda bağnaz Protestandılar. Tevrat’la başlayan, İncil’le devam eden Yahudi-Hıristiyan ilahiyatının Adem ile Havva efsanesine inanırlardı. Buna karşılık, siyah ırk söz konusu olduğunda, Darwin’e dayanarak, zencilerin maymunların gelişkin biri türü olduklarını, insan olmadıklarını ileri sürerlerdi. Bu amaçla düzmece kitaplar, uyduruk makaleler yayınlarlar, hatta bir maymunun başıyla, bir siyah insanın başının fotoğraflarını ve illüstrasyonlarını cepheden ve profilden yan yana koyarak aradaki benzerlikleri gösterirlerdi.

ETRAK-I BÎIDRAK OLMAYIN, ETRAK-I FÎİDRAK OLUN

Çok milliyetli Osmanlı toplumundan çok sayıda ulus devlet çıktı. Türkiye Cumhuriyeti de onlardan birisidir. Doğrusunu isterseniz, Türkler imparatorluktan kopmuş milliyetleri sevmezler, onlar da Türkleri sevmez. Bu antipatileri kaldırmak Türkiye Cumhuriyetinin atacağı adımlara bağlıdır.

Türklerin “oralar eskiden BİZİM topraklarımızdı” deme sendromundan kurtulmalarına bağlıdır. “Türkün Türk’ten başka dostu yoktur” lafını neredeyse övünerek söyleyeceksiniz. Oysa o tesbitinze dövünmeniz gerek. Beni hiç kimse sevmiyor, diyen insanın kendisine iki soru sorması gerekir: 1- Niçin sevmiyor. bunda benim payım ne? 2- Ben kimi seviyorum? Devletinin ve onun fikriyatının, zikriyatının peşindeki her Türk söylesin: Sen hangi ulusu seviyorsun?

Yok, haksızlık etmeyelim. Halkın indinde olamasa bile, resmi söylemde Dost ve Kardeş Pakistan’ı severiz, ama o dahi bize kelek yaptı, KKTC adlı korsan devletimizi tanımadı.

Ulusların veya etnilerin başkalarını küçümsemelerinin sonu gelmez: Fransız Belçikalıyla, Rus Ukraynalıyla, Alman Bavyeralıyla, İtalyan Sicilyalıyla, Yankee Texas’lıyla, İngiliz İskoçyalıyla, Galliyle alay eder. Hepsi birden size “Barbar Türk” der.

Bırakınız yabancıyı, Osmanlı bile kendisini Türk saymamış, Türklüğü köylü ve göçebe kabul ederek (yukarıda hatırlattığımız gibi) “Etrak-ı bîidrak” demiş. Irkçılık yapacaksanız, önce –“atalarımız üç kıtada at koşturdular” diye övündüğünüz ve fütuhat edebiyatı yaptığınız-- ecdadınız “bize niçin öyle demiş” diye düşünün. Osmanlıyı tekzip etmek istiyorsanız, bîidrak olmayın, tam tersine ‘fîidrak’ olun.






2005-02-18 - 15:49:00
http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa_yazar.php?KartNo=25620&Yazar=Y…
A. Dilaçar ve tarihle yüzleşmek

Orhan Pamuk’un Zürich Gazetesi’ne verdiği mülakatta söylediği sözler şimşekleri çekti, hep o bilinen sövgüler arasında yazarın Nobel almak için öyle konuştuğu veya ailesinin Selanik kökeninden geldiği gibilerinden sözler fikir olmasa da, hiç değilse küfür de değildi. [Nasıl olsundu, “Selanikli” olan sadece Pamuk ailesi miydi.? Resmi söylemde insan üstüleşmiş Ulu Önder Atatürk nereliydi?]

Orhan Pamuk’un sözettiği Ermeni Tehciri’nden bu yana tam 90 yıl geçmiş, biz hâlâ tarihimizle yüzleşememişiz. Yüzleşmeye de niyetimiz yok. Oysa, Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı tahkikat encümeni kurmuş, olaydaki suçu tesbit etmiş, bunları kayıtlara, zabıtlara geçirmiş, hatta sorumlu gördüklerini yargılamış, mahkûm etmiş. Fakat “hani belge, hani belge?” diye diye, bizzat Osmanlı parlamentosunun belgelerini belgeden saymamışız.

"Konuyu tarihçilere bırakalım, onlar tartışsınlar, siyasi bir mesele haline getirmiyelim" diyenler var. Sorunu tarihçiler tartışsın, demek olay dünde kalmıştır, günümüzle bir ilgisi yok demek.



OLAY BİR DEVLET SUÇUYDU

Oysa, olay bir devlet suçuydu, bunun da sorumlusu tetikçileriyle, suikastleriyle ünlü İttihatçı önderlerdi. Cumhuriyet devleti 1915’i inkâr yoluna giderek, ister istemez onu günümüze kadar taşımış oldu. [1912’de muhalefete düşmüş olan İttihatçıların ileri gelenlerinden Enver ve Talât beyler Ocak 1913’te yanlarına silahşörlerden Yakup Cemil, Sapancalı Hakkı, Mustafa Necip ve 40 kadar kişiyi alarak Bâb-ı Âli’yi (Sadareti) basmışlar, çetin ceviz Harbiye Nazırı Nazım Paşa’yı ve bazı yaverleri öldürmüşler, Sadrazam Kamil Paşa’ya istifaname imzalatmışlar, hükümeti gaspetmişlerdi. Ekim 1913’te Almanya’yla askeri bir antlaşma yaparak orduyu ve dış politikayı General Liman von Sanders’e teslim etmişlerdi. I. Dünya Savaşı başlayınca da, Sadrazam Sait Halim Paşa’nın yalısında Almanya’yla kabineden bile gizli bir antlaşma imzalayarak, Almanya’nın yanında savaşagirmeği taahhüt etmişler, Fransız savaş gemilerini batırıp Marmara’ya sığınmak isteyen iki savaş muhribini satın aldık diye ilan etmişler, gemilerin Alman mürettabatına kalpak giydirmişler, sonra da o iki gemi gitmiş, Sivastopol limanını bombalayıp, bazı Rus gemilerini batırmış, iki gün sonra da Rusya Türkiyeye savaş açmıştı. Büyük önder Enver Allahuekber dağlarında 90.000 insanımızı karlara gömmüş, olay kamu oyundan saklanmıştı. Derken, 1915 Nisan’ından başlaytılan trajik olaylarda Ermeniler Rus yanlısıdır diyerekten 3,5 milyon insanın bir kısmını öldürtmüşler, geri kalanını yerlerinden yurtlarından Suriye’ye sürmüşlerdi. Kısacası, resmi tarihte ve resmi diskurda İttihatçılar her konuda suçluydular ama Ermeni meselesinde haklı ve masumdular.]

***

1979 yılının Eylül ayıydı. Bir akşam TRT’nin ana haber bültenini izleyenler dilbilimci “Adil Açar”ın öldüğünü öğrendiler. Haberi dinleyenlerin hiç biri “Adil Açar”ın adını duymamışlardı. Sözü edilen şahsın Türk diline katkılar yaptığını, Türk Dil Kurumu’nun eski başkanlarından olduğunu, cenazesinin falanca gün toprağa verileceğini TRT’den öğrendiler.

Ertesi sabah gazetelerde, bilginin adının “Adil Açar” olmadığını öğrendik. TDK’nun gazeteye verdiği ilanda mütevefanın adı “A. Dilaçar” olarak yazılıydı. Cenazenin hangi camiden kaldırılıp, hangi kabristana defnedileceği belirtilmiyordu. Dahası da, sadece TDK’nın ilanı değil, gazete haberleri de “A. Dilaçar öldü” diyorlardı. Zira AA bültenleri de öyle yazmışlardı, hiç bir gazete de ya bilgisizlikten veya resmi jargonu izlemekten dolayı düzeltme yapmamıştı.

Kısacası, her nedense müteveffanın soyadı vardı, adı yoktu. O sırada benim de yazı yazdığım Gerçek gazetesi günlük yayınlanıyordu, sadece bu gazete dilbilimcinin ön adını yazmıştı: Basının A. Dilaçar diye andığı bilim adamının adını AGOP Dilaçar diye vermişti. Gerçek dışında bütün gazeteler Agop adını gizlemişlerdi.

Ertesi gün, bu konuya değinen bir yazıyla resmi görüşün ve onun izlemcisi medyanın bu tutumunu eleştirdik. (Gerçek, 14.09.1979) Tabii ki, Gerçek gazetesinin sesi büyük basın içinde duyulmadı bile, buna rağmen o yazıdan her nasılsa haberdar olan bir kaç Ermeni yurttaş telefonla teşekkür etmişlerdi.

İki gün sonra İlhan Selçuk köşesinde aynı konuyu işleyip, Dilaçar’ın Agop olan adının sansür edilmesini eleştirdi. Bu sayede hiç değilse daha genişçe bir kesim devlet kurumları olan TRT, TDK ve AA ile izlemcilerinin tutumlarını öğrendi. [Çeyrek asır sonra, bugün Google’da yer alan “atatürk und tdk” başlıklı Almanca bir makalade “Agop Martayan Dilaçar”ın 1979’daki ölümünde “Türk devlet televizyonunun dil bilimciden A. Dilaçar diye söz ederek onun Ermeni kökenini halının altına süpürdüğü” yazılacaktı.(www.musıcalconfrontations.com)]



AGOP DİLAÇAR'IN ATATÜRK ANILARI

Bir buçuk yıl sonra Kemal Atatürk’ün doğumunun 100. yılı vesilesiyle yapılan yayınlarda çeşitli anılar anlatılırken, Agop Dilaçar’ınkine de yer verildiydi.

Agop Martayan Harb-i Umumi (I. Dünya Savaşı) başlayınca 19 yaşında silah altına alınıp ihtiyat zabiti olarak Kafkas cephesine sevkedilir. Ama oradaki Ermeni yedek subay ve erler çok geçmeden Suriye’ye gönderilirler. Martayan “bunun asıl nedenini Nisan 1915’te ‘Büyük Tehcir’ başlayınca öğrendik” diye yazar.

Suriye’deki İngiliz savaş esirleri kendilerine kötü muamele yapıldığını söyleyerek İngilizce konuşan Mülazim-i Evvel (Teğmen) Martayan’a şikayette bulunurlar, üstlerine tavassut etmesini rica ederler. Bunun üzerine Martayan İngiliz casusu olarak zincire vurulup, kumandanın karşısına çıkarılır. Martayan kumandana “esirlere kötü davranarak, barbarlık, eziyet ve işkenceyle muamele ederek Türkiye’nin medeni bir memleket olamayacağını” söyler. Kumandan kendisini dinledikten sonra, Martayan’ın ellerini çözmelerini ve odadan çıkmalarını söyler, sonra da teğmene çay ikram edip fikirlerini dinler, Martayan’ı maiyetine alır.” [İlgili bir makaleyi [url=http://team-aow.discuforum.info/images/www.biyografi.net’]www.biyografi.net’[/url]%20te%20Ceyhun%20Sunsay’ın%20kaleminden%20okuyabilirsiniz.][/url]



Adı Mustafa Kemal Paşa olan kumandan, 1932’de Cumhurbaşkanı olarak özel vize çıkartarak, Sofya’da üniversitede Şark Dilleri ve Osmanlıca hocası olan Agop Martayan’ı I. Türk Dil Kurultayına davet eder, kendisinden Türk dili konusunda çalışmalar yapmasını ister.

“T.C. Maarif Vekaleti”nin 1933’ te İstanbul Devlet Matbaasında bastırdığı “Birinci Türk Dil Kurultayı—Tezler ve Müzakere Zabıtları” başlıklı kitapta Agop Martayan’ın parlak kağıda basılmış bir portresi yer almaktadır. Aynı kurultaya katılan diğer Ermeni delegelerden sadece Bey olarak söz edilmiştir: Bedros Bey, Hırant Bey, Gürdikyan Bey, Kevork Bey, Mihran Bey.

1932’de soyadı kanunu çıktığında, TBMM Kemal Paşa’ya Atatürk soyadını verir. Aynı yıl Atatürk Agop Martayan’dan, Türkçe’ye yaptığı katkılarından dolayı Dilaçar soyadını almasını ister.

Resmi deyimle A. Dilaçar DTCF’de Genel Dilbilim ve Dil Tarihi hocalığı yapar (1936-50), Türk Ansiklopedisi’inde baş danışman olarak çalışır (1942-69), Türk Diline Genel Bir Bakış, Dil, Diller ve Dilcikler, Devlet Dil Olarak Türkçe, Türkiye’de Dil Özleşmsi, Kutagu Bilig İncelemesi, Anadil İlkeleri gibi kitaplar yazmış, Türk Dili dergisi ve Belleten yıllığında makaleler yayınlamıştır. aşamının geri kalan kısmını tamamen Türk diline ve bir devlet kurumu olan TDK’na vakfeden Agop Martayan Dilaçar’a devletin ve medyanın reva gördüğü muamele onun Agop adını, cenaze töreninin hangi kiliside yapılacağını, defnin kabristanda olacağını anmayarak, bilimcinin Ermeni’liğini kamu oyundan gizlemek olmuştu. [Agop hoca cenazesine reva görüleni göremediği için, hizmet ettiği mercilerin gerçek yüzünü de öğrenemedi. O kadirbilmezlik kalktı mı sanıyorsunuz? Örneğin, Türkçe dilinin en büyük hocalarından birisinin Ermeni olduğunu 70 milyon nüfuslu ülkede bilen 70 bin kişi var mıdır acaba?]

Benim kuşağımdan ve sonrasından herkes gibi ben de A. Dilaçar’ın kim olduğunu bilmeyebilirdim. Ama 1926-1970 yılları arasında ilkokul öğretmenliği yapmış olan annem “Agop hoca”yı iyi biliyordu, onun için bana “bize Türkçe’yi öğretenlerdendi, hocaların hocasıydı” derdi.



Avrupa Birliği’ne girdik, giriyoruz diye Türkiye’nin çağ atladığını sananlar,“tarihimizle yüzleşmemiz gerekir” denilmesine bile tahammül edilmediğini düşünmelidirler. Pamuk’un sözlerinin Türkiye’ye kara çalmak, Türkleri küçük düşürmek, ucu tazminata kadar gidecek bir sürece yardımcı olmak gibi ithamlarla yadsınmasına karşı yukarıdaki sözümü yineleyeceğim:

"Hükümet gaspçısı, oldu bittici, çeteci, maceracı İttihatçı önderliğinin 1913 ve sonrasındaki her şeyi kötüdür", "ama Ermeni Tehciri (uluslararası dilde “deportasyonu”) haklıdır ve güzeldir", öyle mi?
_________________
Emeğe saygılı olun, alıntılarınızda link gösterin ...


Last edited by mafilou on Wed 10 Oct 2012 - 02:24; edited 2 times in total
Back to top
Visit poster’s website
Publicité






PostPosted: Wed 7 Sep 2011 - 01:18
PostPost subject: Publicité

PublicitéSupprimer les publicités ?
Back to top
mafilou
Administrateur
Administrateur

Offline

Joined: 04 Sep 2006
Posts: 10,569
Point(s): 33,345
Moyenne de points: 3.15

PostPosted: Wed 7 Sep 2011 - 01:37
PostPost subject: Hagop (Agop) Martayan (Dilaçar)
Reply with quote

Türkçe, Almanlar ve bir Ermeni

   
TÜRKÇEMİZ, ALMANLAR VE BİR ERMENİ

http://www.ocena.info/

Agop Martayan, Robert Koleji “New York Bilim Ödülü”nü alarak bitirir (1915). Ne ki, bu parlak çıkıştan iki gün sonra, koşulların gereği olarak askere alınır. Artık, I. Dünya Savaşına katılmış bir yedeksubaydır. Nitekim, kısa bir süre sonra Diyarbakır’daki 2. Orduya gönderilir. Buradan Kafkas Cephesine verilir. Bu cephedeki vuruşmaların içine girer, çok geçmeden yaralanır. Görevinde gösterdiği başarıdan dolayı madalya ile ödüllendirilir.

Savaş patırtılarının kesildiği sıralarda ise, ulaştırma taburundaki Alman subaylarına Türkçe öğretirken buluruz onu. Yabancı subayların elinde J. Nemeth’in “Tükische Grammatik”i vardır. Martayan, bu kılavuzun yardımıyla yan görevinde de başarılı olmaktadır. Ancak uzun sürmez bu. Rus Devrimiyle başlayan çözülmeye değin iyi yürüyen dersler, yeni bir buyrukla son bulur. Martayan Güney Cephesine gidecektir. Doğudaki gevşemeden yararlanan kimi azınlık subayları kaçıyorlardı. Bunu önlemek için, bu subayları güneye göndermek uygun görülmüştü. Üstlerince sevilmesine karşın, Martalan da bu önlemde adı geçenlerdendir. Ancak, kırılır kuşkusuyla ona "mevcutlu gönderme"”yöntemi uygulanmaz. Koruyucu olarak verdiklerini söyledikleri erler Halep'e varıldığında geri dönerler.

Asteğmen Agop, Mustafa Kemal Paşa’nın komutasındaki 7. Ordunun Şam’daki karargahına gidecektir buradan. Gitmesine gider, ama hiç beklemediği üzücü bir olayla olur bu gidiş. Kafkas Cephesinden gönderilen onurlu bir asteğmen olarak değil, casus sanığı olarak çıkarılır Paşa’nın karşısına. Halep’e geldikten sonra asteğmen Martayan’ın başına gelenler şöyle gelişir: O, Halep’e ulaştığında çok yorgundur. Uzun bir yoldan gelmiş, bitkin düşmüştür. Otellerden birinde bir gece yatıp, ertesi gün Şam’a gitmeyi düşünür. Bu düşüncesiyle kalacağı otele giderken, bir Türk subayının gözetimindeki İngiliz subaylarından Hintli bir albay yanına yaklaşıp yardım ister. Tutsak subay salçalı yemekleri yiyemediklerini, bunun yerine kuru yiyecekler istediklerini Türk subaylarına anlatmasını diler. Asteğmen Agop, istenilen yardımı yapar. Bu İngilizce dileği, Türk subayına olduğu gibi çevirerek aktardıktan sonra oteline gidip uyur. Ne ki, geceyarısı bir “kanun çavuşu” ile süngülü iki er, kapısını döverek uyandırırlar onu. Tutuklayıp merkez komutanlığına götürürler. Tutsak İngiliz subaylarıyla ilişki kurmak suçundan gözaltına alınır. Bir iki gün sonra, yine süngülü iki erle Şam’a gönderilir.

Asteğmen Martayan’ın geleceğini kuracak bir karşılaşmayı, Atatürk’le tanışmasını sağlayan çok önemli bir olaydır bu. Dolayısıyla ayrıntılarına girmeyi gerekli buluyoruz. Bundan sonra olanları Dilaçar’ın kendisinden öğrenelim: “ (...) Sonra beni Halep’ten Şam’a gönderdiler. Çünkü 7. Ordu Kumandanlığının merkezi orası idi. Beni orada kumandanın odasına soktular. Yanımda süngülü bir nöbetçi vardı. Cebimden aldıkları kitap ve ilmühaber, belimden aldıkları tabanca da bir inzibat yüzbaşısının elindeydi. Kapı açıldığında baktım, içeride mirliva (tuğgeneral) rütbesinde bir paşa oturuyordu. İnzibat yüzbaşısı, casus diye verilen raporu paşaya arz etti. Paşa raporu okudu, sonra bana baktı. “Nasıl oldu da sen kaçmadın” dedi. Ben de birdenbire köpürdüm, dayanamadım, “Kaçmadığıma teessüf ediyorum” dedim. “Ben” dedim, “bu vatan için kan dökmüşüm, bu madalya sahte değil”. Madalyanın kurdelesi vardı göğsümde. “Kafkas Cephesinden kaçmayan, herhalde Şam sokaklarından kaçacak değildir”, dedim. “Emir buyurun süngüyü çıkarsınlar.”

Yüzbaşı bir tarafa çekildi, çünkü o paşa tabancasını çekip beni vurabilirdi. Değil bir mirliva, bir binbaşı dahi vurabilirdi beni. Fakat o paşa temkinli davrandı, düşündü, askere emir verdi. “Süngüyü çıkar” dedi. Süngü çıkarıldı. Paşa yüzbaşıyı çağırdı. “Nesi varsa şu masanın üzerine koy bakalım” dedi.Oraya konan şeyler şunlardı: Tabancam, ilmühaberim, bir de şu gördüğünüz kitap. Bu kitabın ikinci baskısı. “Türkische Grammatik”, yani “Türkçe Gramer”. Ben Diyarbakır’da iken, orada bir Alman nakliye taburu vardı. Oradaki subaylara Türkçe öğretiyordum bu kitaptan. Kitabı kendileri Almanya’dan getirmişler, bir tane de bana vermişlerdi. Paşa yüzbaşıya “Buyurun, çıkın” dedi. Yüzbaşı çıktı. Paşa ayağa kalktı. Bana dönerek “Anlat bakalım, bu iş nasıl oldu?” dedi. Ben de olduğu gibi anlattım. “Sen Halep’teki, seni tevkif ettiren paşayı kötülüyorsun ama, o haklıydı” dedi. Daha yanaştı bana. Parmağıyla dokunarak “Ama ben seni anlıyorum, sen gençsin”, o zamanın tabiriyle “Sen ihtiyat zabitisin (yedeksubaysın). Sen daha askeri kanunları okumamışsın; esirlerle temas etmek yasaktır” dedi.

Sonra “Otur bakalım” dedi, beni oturttu. Tabancamı verdi. İlmühaberimi verdi. Bu kitabı gözden geçirdi. İlk defa olarak Latin harfleriyle yazılı Türkçeyi burada gördü Atatürk. Türkçe, yani bugünkü harflerimiz değil, ama ona yakın harfleri. Açıklamalar yaptık. Ondan sonra “Şam’ı biliyor musun” dedi. “Şam’ı paşam bilmiyorum” dedim. “Biraz gez de gel” dedi.

İlmühaber cebimde idi. Yani, firar da edebilirdim. Çünkü ben daha oraya kaydedilmiş değildim. Tam kapıdan çıkarken arkamı döndüm. Paşa “ Gel bakalım, senin üstün başın perişan” dedi. Yırtık pırtık şeyler gördü arkamda. Hemen bir şeyler çıkarıp bir şeyler yazdı: “ Bu mülazım efendiyi giydiriniz ve tabldotumuza dahil ediniz”.

Ben de teşekkür ederek çıktım, tabldota gittim, orada kaldım. Bir terzi geldi, ölçümü aldı. Bir berber geldi, beni traş etti. Bir kaç gün sonra yeniden karargaha gittim. Kumandanı aradım. Kapıyı açınca beni gördü. “Aaaa, çok yakışıklı olmuşsun. Hala kaçmadın mı?” dedi bana. Şakalaştı. İşte o paşa Mustafa Kemal’miş. Ondan sonra o paşa Atatürk oldu. (...)”

Kaynak: Kaya Türkay, A. Dilaçar, Türk Dil Kurumu Yayınları, 1982, Sayfa:13,14,15,16


Kimdir bu Agop Martayan?

Agop Dilaçar, 22 Mayıs 1895’te İstanbul’da, Büyükdere’de doğmuştur. Ticaretle uğraşan köklü bir Ermeni ailesinden gelir. Soyadı Martayan’dır. “Dilaçar”ı ona Atatürk vermiştir (1935). Babası Vahan Martayan Kayseriliydi. İstanbul’a gelince kuyumculuğa başlamıştı. Kapalı Çarşı’da bir dükkanı vardı. Annesi ise, Yozgatlıdır. Kuyumcu Sarafyanların kızıdır. Dedesi Kayseri’nin tanınmış tüccarları arasında yer almıştı. Dedesinin dedesi Ohan, Çapanoğullarının başkahyalığını yapmış, öte yandan, Yozgat Camii “mütevellisi” olmuştu. (Türk Ansiklopedisi, c XIII, s. 266)

Agop Dilaçar, askerlikten sonra Sofya’ya yerleşir ve Svaboden Üniversitesi’nde doğu dillerini okutmaya başlar. Bu dillerin arasında eski Türkçe de vardır. Köktürkçe ve Uygurcayı, yayımlanan ilk verilerin ışığında tanıtmaya çalışır.

1931-32 yıllarında aynı üniversitede Osmanlıca dersleri vermeye başlar. Buna koşut olarak Türk diliyle ilgili araştırmalara yönelmiştir. “Turk Kraganuçyun 1200 Amyagı” (Türk Yazıtlarının 1200. Yıldönümü) başlıklı uzun yazısı bu yönelimin ilk verimi sayılabilir.

Çok geçmeden Mustafa Kemal, Martayan’ın izini bulur ve onu İstanbul’a davet eder. 1934 yılında ise onu Türk Dil Kurumu’nun başuzmanlığına getirir. 1942’de Türk Ansiklopedisinin hazırlanması onun yönetiminde olur. 12 Eylül 1979’daki ölümüne kadar kendini Türk Dili ve Kültürü’nün araştırmalarına adar.

Türk Dili bu Ermeni yurttaşımız sayesinde bilimsel bir kimliğe kavuşmuştur dersek acaba telafisi zor bir söz mü etmiş oluruz, ne dersiniz?

_________________
Emeğe saygılı olun, alıntılarınızda link gösterin ...


Back to top
Visit poster’s website
vahe2009
Modérateur
Modérateur

Offline

Joined: 07 Nov 2009
Posts: 14,273
Point(s): 40,511
Moyenne de points: 2.84

PostPosted: Fri 27 Jan 2012 - 10:03
PostPost subject: Agop Martayan’ı ( Dilaçar) biliyor musunuz?
Reply with quote

Agop Martayan’ı ( Dilaçar) biliyor musunuz?
diye sorduğu sorunun yanıtını yine kendisi çok güzel aktarıyor:









Agop Martayan’ı ( Dilaçar) biliyor musunuz?


Yalçın BAYER

ABDULLAH Bıçakcıgil, “Agop Martayan’ı biliyor musunuz?” diye sorduğu sorunun yanıtını yine kendisi çok güzel aktarıyor:

“1915’lerde ve tabii bugün de Türkiye’de pek çok Agop Martayan’lar vardır. Eğer Türkler Ermenilere soykırım uygulasaydı bu topraklarda bir tek Agop Martayan’ın mezarı dahi kalmazdı.
Agop Martayan, isminden de anlaşıldığı üzere bir Ermeni’dir. 22 Mayıs 1895’te İstanbul Büyükdere’de ticaretle uğraşan köklü bir Ermeni ailesinin çocuğu olarak doğmuştur. Sizlerin, “Osmanlı bize soykırım uyguladı” dediğiniz 1915’te Robert Kolej’i bitirmiştir. Neymiş? Demek ki bir Ermeni 1915’te Robert Kolej’de okuyabiliyormuş. Ticaretle uğraşan ailesine yan gözle bakılmıyormuş. Üstelik Agop Martayan bir Ermeni olarak Osmanlı Ordusu’nda I. Dünya Savaşı’nda yedek subay olarak görev alır. Demek ki yine neymiş: Osmanlı o yıllarda bir Ermeni’yi en mahrem noktasında eline silah verip vatan ve bayrağını ona emanet edebiliyormuş.

Soykırım yapan bir millet böyle abukluklar yapar mı?
Hitler, Yahudileri orduya alıp subay yaptı mı, ellerine silah verdi mi?
Doğu cephesinde yani kimi Ermenilerin, Osmanlı’yı arkadan vurduğu cephede Osmanlı saflarında görev yapan Agop Martayan bu cephenin ihanet eden soydaşlarının da yardımıyla çözülmesi üzerine Güney Cephesi’nde görev alır. Ve burada Mustafa Kemal Paşa’nın karşısına kötü bir talih olarak ‘esir’ diye çıkartılır.

Uzatmayalım...

Mustafa Kemal Paşa, Agop Martayan’a hürriyetini iade eder. Cebine para koyar, eline serbestçe dolaşabileceğine dair bir belge verir. Bu süreçte gelişen ilgi çekici olayları bilmeyenlerin merakını tahrik için atlıyor, sonuca geçiyorum.

Hani biz Mustafa Kemal Paşa’ya ‘Atatürk’ diyoruz ya... İşte bu Agop Martayan, Mustafa Kemal Paşa’ya ‘Atatürk’ soyadını teklif eden adamdır.
Agop Martayan, Mustafa Kemal Paşa’ya ‘Atatürk’ dediği için biz O’na Atatürk diyoruz.
Çünkü Mustafa Kemal vatanı kurtarıp cumhuriyeti kurduktan sonra her alanda olduğu gibi Türk dili üzerinde de derinlik ve genişliğine çalışmalara başlar. 22 Eylül 1932 tarihinde Dolmabahçe Sarayı’nda gerçekleştirilen Türk Dili Konferansı’na Agop Martayan ile birlikte İstepan Gurdikyan ve Kevork Şimşyikyan da uzman olarak davet edilirler.

Çünkü Agop Martayan devrin en büyük dil alimlerinden biridir. İngilizce, Yunanca, İspanyolca, Latince, Almanca, Rusça ve Bulgarca bildiği gibi, ‘Türkçe gramer’ kitabı da yazmıştır.
‘Türk-Sümer ve Hitit Dilleri Arasındaki İlişkiler’ bildirisini Agop bu kurultayda sunar. Ve 1934 yılında Atatürk tarafından TDK Başuzmanı olarak atanır. Yabancı sözcüklerin kökünü açmada uzman olduğu için Atatürk tarafından kendisine “Dilaçar” soyadı teklif edilir, o da bu soyadını memnunlukla kabul eder. “Beni buraya Atatürk getirdi, ölünceye kadar O’na ve Türkçe’ye layık olmaya çalışacağım” diyen Agop Dilaçar, TDK Başuzmanı olarak 45 yıl görev yaptı. Soyadı Kanunu’nda Mustafa Kemal’e Atatürk soyadını teklif eden de oydu.

Ey, “Türkler Ermenilere soykırım uygulamıştır” diyen iftiracılar, Agop Martayan’ı bu tezinizde nereye oturtacaksınız?”
Buyurun o zaman!

...

vay beeee...

demek ki zürriyet gazetesi martaryan,şirinoğlu gibi cici / beyaz / milleti sadıka ermeni arıyor...


Back to top
anuanu
Modérateur
Modérateur

Offline

Joined: 16 Oct 2010
Posts: 4,693
Point(s): 11,612
Moyenne de points: 2.47

PostPosted: Fri 27 Jan 2012 - 12:50
PostPost subject: Hagop (Agop) Martayan (Dilaçar)
Reply with quote

Tum bunlari simdi mi anlatiyorsunuz ?

Bugune kadar Ermeniler arkadan vurdu diyorsunuz.


Pekiyi niye soyadini degistime ihtiyaci duymuslar.
"Martayan" çok guzel bir soyadi.
Demek ermenilere mahsus olan "Yan"" kimligin yok ettirmis.


Back to top
Hayjan
Inspector
Inspector

Offline

Joined: 31 Jan 2008
Posts: 5,332
Point(s): 15,909
Moyenne de points: 2.98

PostPosted: Fri 27 Jan 2012 - 13:44
PostPost subject: Hagop (Agop) Martayan (Dilaçar)
Reply with quote

Bir tane Ermeni kalmasaydi belki soykirim derlerdi.

Back to top
anuanu
Modérateur
Modérateur

Offline

Joined: 16 Oct 2010
Posts: 4,693
Point(s): 11,612
Moyenne de points: 2.47

PostPosted: Fri 27 Jan 2012 - 17:58
PostPost subject: Hagop (Agop) Martayan (Dilaçar)
Reply with quote

Musevilerden bir tane bile kalmadi mi?
Almanlar yaptiklari zulumleri taniyip üzulduklerin soylediler.


Back to top
mafilou
Administrateur
Administrateur

Offline

Joined: 04 Sep 2006
Posts: 10,569
Point(s): 33,345
Moyenne de points: 3.15

PostPosted: Tue 15 May 2012 - 18:50
PostPost subject: Hagop (Agop) Martayan (Dilaçar)
Reply with quote

Agop Martayan'ı bilir misiniz?

Hürriyet Gazetesi yazarlarından Yalçın Bayer, bugünkü (27 Ocak Cuma) köşe yazısında; Agop Martayan'ın ne denli kıymetli bir dil bilimci olduğunu bir güzel anlatan ve Martayan'ın Atatürk için Atatürk soyadını önererek bir nevi isim babası olduğunu aktaran Abdullah Bıçakcıgil'in yazısını aynen paylaştı. Yazar ve Bayer aynı fikirde olsa gerek, bu örnekle soykırımın olmadığını bir kalemde ispat ediyorlar...

27 Ocak 2012
http://www.agos.com.tr/

(...)

"1915'lerde ve tabii bugün de Türkiye'de pek çok Agop Martayan'lar vardır. Eğer Türkler Ermenilere soykırım uygulasaydı bu topraklarda bir tek bile Agop Martayan'ın mezarı dahi kalmazdı. Agop Martayan, isminden de anlaşıldığı üzere bir Ermeni'dir. 22 Mayıs 1895'te İstanbul Büyükdere de ticaretle uğraşan köklü bir Ermeni ailesinin çocuğu olarak doğmuştur. Sizlerin, "Osmanlı bize soykırım uyguladı" dediğiniz 1915te Robert Kolej'i bitirmiştir.
Neymiş? Demek ki bir Ermeni 1915 te Robert Kolej'de okuyabiliyormuş. Ticaretle uğraşan ailesine yan gözle bakılmıyormuş. Üstelik Agop Martayan bir Ermeni olarak Osmanlı Ordusunda I. Dünya Savaşında yedek subay olarak görev alır.
Demek ki yine neymiş: Osmanlı o yıllarda bir Ermeni yi en mahrem noktasında eline silah verip vatan ve bayrağını ona emanet edebiliyormuş. Soykınm yapan bir millet böyle abukluklar yapar mı? Hitler, Yahudileri orduya alıp subay yaptı mı, ellerine silah verdi mi?
Doğu cephesinde yani kimi Ermenilerin, Osmanlı'yı arkadan vurduğu cephede Osmanlı saflarında görev yapan Agop Martayan bu cephenin ihanet eden soydaşlarının da yardımıyla çözülmesi üzerine Güney Cephesinde görev alır. Ve burada Mustafa Kemal Paşa'nın karşısına kötü bir talih olarak 'esir' diye çıkartılır.

Uzatmayalım...

Mustafa Kemal Paşa, Agop Martayan'a hürriyetini iade eder. Cebine para koyar, eline serbestçe dolaşabileceğine dair bir belge verir. Bu süreçte gelişen ilgi çekici olaylan bilmeyenlerin merakını tahrik için atlıyor, sonuca geçiyorum. Hani biz Mustafa Kemal Paşaya Atatürk' diyoruz ya... İşte bu Agop Martayan, Mustafa Kemal Paşaya Atatürk' soyadını teklif eden adamdır.
Agop Martayan, Mustafa Kemal Paşa ya Atatürk' "Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptallann küstahça kendilerinden emin olmalarıdır." (Bertrand Russell) dediği için biz Ona Atatürk diyoruz. Çünkü Mustafa Kemal vatanı kurtanp cumhuriyeti kurduktan sonra her alanda olduğu gibi Türk dili üzerinde de derinlik ve genişliğine çalışmalara başlar.
22 Eylül 1932 tarihinde Dolmabahçe Sarayında gerçekleştirilen Türk Dili Konferansı'na Agop Martayan ile birlikte İstepan Gurdikyan ve Kevork Şimşyikyan da uzman olarak davet edilirler. Çünkü Agop Martayan devrin en büyük dil alimlerinden biridir. İngilizce, Yunanca, İspanyolca, Latince, Almanca, Rusça ve Bulgarca bildiği gibi, Türkçe gramer kitabı da yazmıştır.
Türk-Sümer ve Hitit Dilleri Arasındaki İlişkiler' bildirisini Agop bu kurultayda sunar. Ve 1934 yılında Atatürk tarafından TDK Başuzmanı olarak atanır. Yabancı sözcüklerin kökünü açmada uzman olduğu için Atatürk tarafından kendisine "Dilaçar" soyadı teklif edilir, o da bu soyadı memnunlukla kabul eder. "Beni buraya Atatürk getirdi, ölünceye kadar O'na ve Türkçe'ye layık olmaya çalışacağım" diyen Agop Dilaçar TDK Başuzmanı olarak 45 yıl görev yaptı. Soyadı Kanunu'nda Mustafa Kemal'e Atatürk soyadını teklif eden de oydu.

Ey, "Türkler Ermenilere soykırım uygulamıştır" diyen iftiracılar, Agop Martayan'ı bu tezinizde nereye oturtacaksınız?"
Buyurun o zaman!

(...)

_________________
Emeğe saygılı olun, alıntılarınızda link gösterin ...


Back to top
Visit poster’s website
mutlu demir
Sanctionné - Պատժուած - Cezalı
Sanctionné - Պատժուած - Cezalı

Offline

Joined: 29 Sep 2012
Posts: 27
Point(s): 60
Moyenne de points: 2.22

PostPosted: Tue 2 Oct 2012 - 14:04
PostPost subject: Hagop (Agop) Martayan (Dilaçar)
Reply with quote

AGOP DİLAÇAR

meryozcan
Ziyaretçi Ynt: AGOP DİLAÇAR
« Yanıtla #2 : Mayıs 15, 2008, 10:17:34 ÖÖ »
________________________________________
Atatürk'ün dilimiz ile ilgili bir hatırasınıve Agop Dilaçar'ın dilimiz ile ilgili bir itirafını sizinle paylaşmak istiyorum....

Atatürkün sofrasının gediklilerinden Falih Rıfkı Atay şöyle bir hatıra nakletmektedir:

“Bir akşam Atatürk, sofra bittikten sonra benim, yanı başındaki iskemleye oturmamı emretti.
‘-Dili bir çıkmaza saplamışızdır’ dedi. Sonra:
‘-Bırakırlar mı dili bu çıkmazda? Hayır! Ama ben de işi başkalarına bırakamam. Çıkmazdan biz kurtaracağız’ dedi.”

Atatürk başka bir gün yine Falih Rıfkıya şöyle demişti:

“İsmet Paşayı gördüm. ‘Konuşamıyoruz. Dilsiz kaldık, bu kadar çalıştık, küçük bir kılavuz çıkardık diyor’ dedi.” (F. R. Atay, Çankaya, 1980, 477-479. s.).

Falih Rıfkının sözlerini Yakup Kadri Karaosmanoğlu da tasdik eder (O.F. Sertkaya, Türk Kültürü, Kasım 1967, 34. s.).


Agop Dilaçarın bir itirafı

Dil devriminde geçmişle bağları koparmak hedefi o kadar benimsenmişti ki, Agop Dilaçar (asıl adı Agop Martanyan), İngiliz Türkoloğu Sir Gerard Clauson’un bir tenkidine cevap verirken, “şecaat arzederken merd-i kıpti sirkatin söyler” darbımeseline pek uygun gelen şu satırları yazmakta bir beis görmemiştir.

“Biz acun sözcüğünün Soğdakçanın malı olduğunu biliyorduk. Soğdakça ölmüş, sömürülmüş ve miras olarak alt katmanımızda yatıyordu. Öbür tarafta ‘dünya’nın yaygın bir sözcük olduğunu ve bunu yaratan ulusun yaşamakta olduğunu da göz önünde bulundurduk. Türkelinde miras olarak bulunanı benimsemeyi, bize özgü olmayanı kullanmaktan yeğ saydık. Aynı gerçeğin başka bir örneği de kent sözcüğüdür. Kend-kand (s. 728, Soğdak. kend) 8. yüzyıldan beri Türkçede kullanılagelmektedir; önce “köy, küçük yerleşme” anlamınaydı, sonra “şehir” değerini kazandı. Şehir İrancadır (...Yeni Farsça şahr, Osmanlıca şehir). Yine aynı düşünce ile Semerkandı, Taşkenti, Özkendi, Ordukendi ve benzerlerini göz önünde bulundurarak, şimdi başka bir anlama da gelen Türk asıllı eski ‘balık’tan da bu nedenle kaçınarak, kent canlandırılmıştır.” (A. Dilaçar, TDAY-Belleten 1972, 279. s.).

Dilaçar bu sözleri Clauson’un ünlü 13. Yüzyıl Öncesi Türkçesinin Etimolojik Sözlüğü isimli eserinde acun (dünya) kelimesinin Türkçe sanılarak Cumhuriyet Türkiyesinde yeniden ihya edildiğini söylemesi üzerine yazmıştı.
Kend halihazırda Azerbaycanda köy yerine kullanılmaktadır. Kelime Kaşgarlıda “şehir, kale” anlamında olup ken ve kent şekilleri de vardır. Türkiyede ise şehir kelimesinin eş anlamlısı olarak şehri unutturamadan kullanılmaktadır. Ancak kend Farsça “köy” yerine ikame edilseydi, en azından Azerbaycan Türkleriyle ortak bir kelimemiz olurdu. Kelime ihdas edilirken maksat farklılıkları arttırmak olduğu için Azerbaycanla ortak bir kelime meydana getirilmemesi şüphesiz göz önünde bulundurulmuştur.

Dil inkılabı Atatürkün yaptığı, fakat sonradan vazgeçtiği iki eylemden biridir (Diğeri müzik inkılabıdır). Büyük bir adam olan Atatürk dili önce yabancı kelimelerden temizlemek istemiş, lakin işin çıkmaza girdiğini görünce, yine büyüklüğünü göstererek hatasından dönmüştür. Türk Dili Tedkik Cemiyeti 12 temmuz 1932’de kurulduğuna göre dil inkılabının da resmen ve esaslı olarak bu tarihte başladığını kabul etmek lazımdır. Gerçi 19 şubat 1929 tarihli Cumhuriyet gazetesinde “ilk öz Türkçe nutuk” şeklinde bir başlık görmek mümkündür (Nutuk İsmet Paşa tarafından verilmiştir). Lakin inkılabın esas başlangıcı 12 temmuz 1932’dir.



Agop Dilaçar

Agop DİLAÇAR (1895-1979)

Agop Dilaçar Martanyan, Büyük Türkiye Ansiklopedisi Baş redaktörü. Türk Dil Kurumu üyesi. Yozgat ayanı Çobanoğullarının kahyası, Ohan Aslanoğlu’nun torununun oğludur. Robert Koleji’ni bitirdi. Dilde uydurmacılık adı verilen hareketini uygulayarak Türkçe’yi bozanların başında gelmektedir.
Bu nedenle uydurukçaya Agopça adı da verilirAgop Dilaçar’ın, ‘Türk Diline Genel Bir Bakış’ adlı eseri Türk Dil Kurumu yayınlarınca 1964, ‘Dil Diller ve Dilcilik’ adlı kitabı ise 1968'de yayımlandı. Azeri Türkçesi (1950), Batı Türkçesi (1953)


UYDUR UYDUR
7 Mart 1933: TDTC Genel Merkez Kurulu toplanır. Arapça ve Farsça’dan gelen kelimelere savaş açılır, yerlerine yeni “tilcikler” konması için karar alınır.

İPE DİZ...
Valide yerine doğurgaç, baba yerine doğurtgaç, aşevi yerine otlangaç, belediye için uray, mebus için saylav, sanat için dorut gibi ucubeler dayatılır ki milletimiz Agopça der bunlara...

KAKINÇ, aldatı, YONTU, söylev, gömüt, imge, NESNEL, avunç, bağıt, kaydırgaç, erek, varsıl, Açgı, basçık, alnaç, alışkı, İÇERİK, ansıma, ÇAVLAN, ardıl,

Ruhsal, parasal, soyut, boyut, yaşam, eğilim...
Ya bunlar Türkçe değil, ya da ben Türk değilim! Necip Fazıl Kısakürek

sayın azad çok şükür benim bir sağlık sorunum yok burada dünyanın en güzel memleketinde anadoluda yaşıyorum havası suyu insanı sen kendi sağlığına dikkat et.
(dünyanın en güzel yeri deyince samimi diyorum ben daha güzel bir yer göremedim 50 den fazla ülkeye gittim yok .anlaşılan sizlerde unutamamışınız)


Back to top
azad
V.I.P.
V.I.P.

Offline

Joined: 06 Sep 2006
Posts: 379
Point(s): 1,250
Moyenne de points: 3.30

PostPosted: Wed 10 Oct 2012 - 02:38
PostPost subject: Hagop (Agop) Martayan (Dilaçar)
Reply with quote

Hagop Martayan - A. Dilaçar - Adil Açar



Hepiniz umarım Türk Dil Kurumu’nun Baş Uzmanı A. Dilaçar’in kim oldugunu bilirsiniz. Esas adınin da Hagop Martayan oldugunu ve 1915 Robert Kolej mezunu oldugunu da bilirsiniz herhalde.Turk dili konusunda yazdigi makalelerden haberdar miydiniz acaba?

Les bases Bio-Psychologiques de la Theorie Güneş Dil (1936)
Azeri Türkçesi (Azerbaijani Turkish, 1950)
Batı Türkçesi (Western Turkish, 1953)
Lehçelerin Yazılma Tarzı (Writing Style of Dialects)
Türk Dil ve Lehçelerinin Tasnifi Meselesi (Classification Issue of the Turkish Languages and Dialects, 1954)
Devlet Dili Olarak Türkçe (Turkish as a State Language, 1962)
Wilhelm Thomsen ve Orhon Yazıtlarının Çözülüşü (Wilhelm Thomson and Encoding of the Orkhon Inscriptions, 1963)
Türk Diline Genel Bir Bakış (A General Look at the Turkish Language, 1964)
Türkiye'de Dil Özleşmesi (Language Purification in Turkey, 1965)
Dil, Diller ve Dilcilik (Language, Languages and Linguistics, 1968)
Kutadgu Bilig Incelemesi (Research of the Kutadgu Bilig, 1972)

Anadili IÝlkeleri ve Türkiye Dışındaki Uygulamalar (Native Language Principles and Applications Outside Turkey, 1978)
Ama en ilginci benim de bugun ogrendigim bir husus. 1978 yilinda vefat ettiginde gazetelerde yayinlanan haberlerde adi Adil Açar olarak verilmis.Adamin Ermeni olmasi o kadar suç ki, degil Agop Martayan olan hakiki ismini kullanmak, adini A. Dilaçar diye bile yazamamislar. Iste Turkiyemizin uzucu olaylarindan biri daha.

Nurhan B.

_________________

Karanlık aydınlıktan, yalan gerçekten kaçar, Güneş yanlız olsada etrafa ışık saçar,üzülme doğruların kaderidir yanlızlık, kargalar sürüyle, kartallar yanlız uçar.


Back to top
mutlu demir
Sanctionné - Պատժուած - Cezalı
Sanctionné - Պատժուած - Cezalı

Offline

Joined: 29 Sep 2012
Posts: 27
Point(s): 60
Moyenne de points: 2.22

PostPosted: Tue 16 Oct 2012 - 08:37
PostPost subject: Hagop (Agop) Martayan (Dilaçar)
Reply with quote

Bugün de Türkiye Cumhuriyeti Devletinin idâresi altında refah içinde yaşamaktadırlar. Ermenilerin tamâmen serbest olan kiliseleri ve çocuklarını okutmaları için Türkiye’de Amerika’dakinden daha çok okulları vardır. Ermenice gazete çıkarmakta ve bunu dünyânın dört bir köşesine gönderebilmektedirler. Hepsi kânunların himâyesinde bir meslek sâhibi olup devletin çeşitli kademelerinde çalışmaktadırlar.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
yukarıda yazılanlar dogrumudur?


Back to top
Display posts from previous:   
Armenian on web Forum Index -> Centralisations -> Autres Célebrités - Հայտնի Հայ Անձնավորություններ - Diğer Ünlüler All times are GMT + 1 Hour
Post new topic   Reply to topic
Page 1 of 1
Jump to:  

 



Portal | Index | Create a forum | Free support forum | Free forums directory | Report a violation | Conditions générales d'utilisation
phpBB
Template by BMan1