Welcome Guest: S’enregistrer | Connexion
 
FAQ| Rechercher| Membres| Groupes
 
Türk-Yahudileri İçim Holokostlu 1941-1945 'li Yıllar Nasıl Geçti ?
 
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet
Armenian on web Index du Forum -> Courant / Contre-courant (points de vue - Տեսակետ - Görüş açısı) -> Documents - Փաստաթուղթեր (Archives/Dossiers - Arşiv/Dosya - Արխիւ)
Sujet précédent :: Sujet suivant  
Auteur Message
vahe2009
Modérateur Général
Modérateur Général

Hors ligne

Inscrit le: 07 Nov 2009
Messages: 23 500
Point(s): 67 042
Moyenne de points: 2,85

MessagePosté le: Sam 27 Fév 2016 - 10:36
MessageSujet du message: Türk-Yahudileri İçim Holokostlu 1941-1945 'li Yıllar Nasıl Geçti ?
Répondre en citant

Türk-Yahudileri İçim Holokostlu 1941-1945 'li Yıllar Nasıl Geçti ?

Hatırlatma Ermeniler İçin Kafleli Yıllar 1896-1923'lü Ylları Arasın 2.000.000 Ermeni HALLEDİLDİ



TÜRKİYE YAHUDİLERİ VE SOYKIRIM YILLARI – 1: Giriş
Posted on 20 Kasım 2014 by leventerturk1961
Bir “dostun” tavsiyesi ile okunmaya değer, titizlikle hazırlanmış bir kitap aldım ve okumaya başladım: “Türkiye, Yahudiler ve Holokost“, Corry Guttstadt, İletişim yayınları.
Yaklaşık 600 sayfalık bu kitapta II Dünya Savaşı ve Yahudilere yönelik soykırım süreci içinde, Türkiye’de devletin, basın çevresinin, halkın genel tutumları ve Nasyonal Sosyalist doktrinin bu topraklardaki yansımaları ele alınmakta. Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan Yahudi cemaatlerin içlerine düştükleri zor durum, Yahudi karşıtı kampanyalar, Yahudilerin Türkiye’den kitlesel göçleri, Türkiye’deki Nazi sempatizanları, mecburi iskan, 1934 Trakya olayları, gayrimüslim erkeklerin zorunlu askerliği ve çalıştırılmaları, Yahudilerin Türkiye üzerinden kaçış çabaları, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları, Yahudi mültecilere karşı alınan önlemler ve buna benzer konular detayları ile, belgelerle ortaya konulmakta.


https://leventerturk1961.files.wordpress.com/2014/11/turkiye-yahudiler-ve-h…
Daha fazla ilerlemeden, bazı şeyleri peşinen belirtmek isterim.


Ben, cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü seven, ona büyük saygı duyan ve açmış olduğu yolu ana hatları ile doğru bulan bir insanım. Yüzyıllar boyunca Arapların dinsel ideolojisi, katı din yorumları, Arap sanat ve edebiyatının Türklük ve Türkçe üzerindeki olumsuz etkilerine karşılık, Atatürk’ün yeniden Türklük şuurunu uyandırma çabalarını her zaman takdirle karşılarım ve onaylarım. Fakat, bu tür geçiş ve reformasyon dönemlerinde, maalesef, her zaman haddi aşan, dışlayıcı hatta yok edici uygulamalara rastlandığını da tarihsel bir gerçek olarak kabul etmekteyim. Esasen, hemen aynı dönemlerde, Rusya’da Bolşevik ihtilalinin ardından gelen kanlı yıkım, Çin’de yine aynı şekilde kominist doktrin yerleştirilirken on milyonlarca insanın öldürülmeleri ile kıyaslandığında, Türkiye’de yaşananların nisbeten çok daha hafif olduğunu söyleyebilirim.


Elbette ki, her insanın ölümü, her insana yapılan zulüm ayrı bir trajedidir. Fakat toplumsal dönüşümler çoğunlukla barışçıl çizgide ilerlemezler. Sınıflar arası hesaplaşmalar, düşman kampların birbirlerine saldırıları daima gözlemlenen olgulardır.


Türkiye Cumhuriyeti çok zorlu sancılarla doğdu. Merhum Prof.Dr.Bülent Tanör “Kurtuluş ve Kuruluş” isimli incelemesinde, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunu iki ayrı dönem üzerinden inceler. Birincisi, İngilizlerin ve diğer İtilaf devletlerinin İstanbul ve Anadolu’ya asker çıkarmalarına ve fiili işgallerine karşı verilen silahlı bağımsızlık mücadelesi; ikincisi ise, Atatürk önderliğinde başlatılan Türk aydınlanma hareketi ve bu eksende yürütülen reformlar.


O yıllardan bu yıllara kadar geçen tarih dilimi içinde, geçmişten devraldığımız iki sorun hala Türkiye’yi zor durumda bırakmaya devam etmektedir. Ermeni techiri, Ermenilerin soykırım iddiaları ve Kürtlerin kimlik mücadelesi. Yazı dizimin konusu bunlar olmadığı için şöyle bir dokunup geçeceğim. Ermeni sorunu ve Kürt sorunu ile, Yahudilere yapılanlar arasında ben bariz bir fark görmekteyim. Şöyle ki, gerek Ermeni sorununda gerekse Kürt sorununda her iki tarafın da Balkanlar’dan Azerbaycan’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada Müslüman Türk halka karşı saldırıları bulunmaktadır. Ermenilerin soykırım iddialarına karşılık, çeşitli Ermeni komitacılarının cinayetleri ve katliamları Türk tarihçiler tarafından dile getirilmekte ve belgelenmektedir. Kürt sorununda da, durum artık bir hak arayışından çıkmış ve düpedüz ayrılıkçı, hatta katı milliyetçi bir çizgiye, Türkiye’den kopartılacak yeni bir ülke arayışına dönüşmeye başlamıştır. Elbette herkesin kendince söyleyeceği bir şeyler, dile getireceği itirazlar olabilir.


Buna karşılık, Türkiye Cumhuriyetinin himayesi altında yaşayan Yahudiler, daima devlete, Cumhuriyete sadakat göstermişler, silahlı mücadeleye veya terör eylemlerine bulaşmamışlardır. Bunun çok güçlü bir tarihsel arka planı bulunur. Tarihlerinin büyük bir bölümünü “diaspora” sürgün kültürü içinde yaşayan Yahudiler, içlerinde yaşadıkları devletin kanunlarına uymayı genel bir ilke olarak benimsemişlerdir. Bazı rahatsızlıkları, endişeleri olsa dahi, -istisnalar hariç- şiddet ve savaşa sapmak yerine, haklarını daima kanun çerçevesinde aramışlardır. Buna rağmen, başta Avrupa olmak üzere, Türkiye’de ve Dünya’nın dört bir köşesinde Yahudi düşmanlığına farklı yoğunluklarda rastlanabilmektedir.




https://leventerturk1961.files.wordpress.com/2014/11/varlik-vergisi.jpg
Böylece geliyorum yazı dizimin ana konusuna. Cumhuriyetin kuruluşu ve II Dünya savaşı yıllarındaki Yahudi aleyhtarı kampanya ve uygulamalar.


Bu yazı dizisini okuyan kişiye bir şeyi önemle hatırlatmak isterim. Tarihsel süreçler içinde, hiçbir siyasal kavram tarih bütünlüğünden kopuk olarak ele alınamaz. Kelime belki aynı kelimedir ama onun ifade ettiği anlam ve arka plandaki mücadele, her dönem farklı şeyler ifade edebilir. Örneğin “Kemalist söylem, Kemalist rejim” kavramlarını ele alırsam; bu kavramın Atatürk’ün sağlığında ve takip eden kuruluş dönemi içinde, Arap üstünlüğüne karşı Türklük şuuruna önem veren yansımaları bulunur. 1950 DP zaferi ile sonuçlanan ve yaklaşık 80 darbesine uzanan süreç içinde kavram daha yumuşamış ve hemen herkes tarafından sahiplenebilecek ortak bir kimliğe oturmuştur veya en azından genel imaj budur.  1970’lerin, 80’lerin muhtıra ve darbelerine imza atan askeri cunta dönemlerinde, kavramın bolca sosyalizm-komünizm karşıtı, Amerika yanlısı ve milli birliği vurgulayan yönlerine rastlanır. Çok yakın döneme gelirsek, 2013 Gezi Parkı protestolarında ise aynı kavram, yani Kemalist söylem, Türkiye’nin üniter bütünlüğünü savunucu ve sünni İslam’ın, merkezi otoritenin söylem ve uygulamalarına karşı çıkan bir harekete ilham kaynağı olmuştur. Tıpkı Kemalist söylem gibi, milliyetçi, sosyalist, din tabanlı her tür söylemin de farklı dönemler içinde, birbirlerinden değişik yorumlarına rastlayabiliriz. Fakat, görünen o ki, birbirleri ile her fırsatta kavga eden bu ayrı kamplar, çoğunlukla Yahudi düşmanlığında veya en hafif ifade ile Yahudilere karşı soğuk ve kuşkucu duruşlarında ortaklıklar göstermektedirler. Çok özele sapmadan, kuruluşundan günümüze kadar, Türkiye siyasetinde aşağıdaki temel kamplara rastlandığını söyleyebilirim.
1) Genelde devletin himayesini de görmüş, resmî, fazlası ile bürokratik ve askerî Kemalist söylem. CHP ve diğer partiler çoğunlukla mecburiyetten dolayı bu söyleme sığınmışlar ve zaman içinde ortaya ne olduğu kolayca açıklanamayan, elastik, belirsiz bir kavram çıkmıştır. (Elbette bazı Atatürkçü insanlar buna itiraz edebilirler. Benim vurguladığım, Atatürkçülüğün onların bakış açısından yorumu değil, devlet kurumlarının topluma püskürttüğü resmî propagandalardır.)
2) İslamlığı, Türklük bilincini yok edici bir ideoloji olarak kabul eden Pan-Türkist, Turancı ve ırkçı milliyetçi söylem.
3) Türklükle İslamlığı ayrılmaz bir bütün gören Türk-İslam sentezi ve buna bağlı merkezî Türk milletçiliği.
4) Komünizmin ve sosyalizmin temel prensiplerinden sapmadan mücadelesini veren her tür sol, sosyalist, komünist hareket ve söylem.
5) Komünizmin “sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz bir dünya” idealine zıt düşecek biçimde, sert bir milliyetçiliğe, hatta ırkçılığa sapan sol söylemler.
6) Cumhuriyete ve Atatürk reformlarına bağlılıkta bazen kendi içlerinde anlaşamayan siyasal İslamcı hareketler.
7) Yakın dönemde ise, Kürt kimliğinin ve haklarının tanınmasını amaçlayan -veya öyle iddia eden- etnik hareket ve söylemler.
Tüm bu grupların Türkiye’deki Yahudi sorununa bakışında, doğaldır ki üslup ve sertlik dereceleri bakımından farklılıkları bulunur. Yukarda saydığım kamplar sanki yeni oluşumlar gibi görünse de, Kemalist söylem hariç tümünün, aslında yaklaşık olarak, ta III Selim’in tahttan indirilmesi döneminden başlayıp, Tanzimat, Meşrutiyet ve nihayet Cumhuriyet’in erken dönemlerine kadar her tarihte savunucuları bulunmuştur.


Başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere; İngiltere, Almanya, Rusya gibi Dünya egemenliğine oynayan ülkelerin siyasetleri ve savaşları daima diğer ülkelerdeki her tür siyasi hareketi etkilemiştir. Türkiye de bu gerçekten ayrı tutulmaz. Türkiye Cumhuriyeti ise ağırlıklı olarak, ABD içindeki finansal, siyasi hareketlerden, “trendlerden” ve hatta müzik, sinema gibi kültürel gelişimlerden etkilenmiş ve kısmen onları taklit etmiştir. Soğuk savaş yıllarındaki komünist avının benzer şekilde Türkiye’de yürütülmesi, ABD kampanyalarının kısa süre içinde burda yansımasını bulması bir tesadüf değildir.




https://leventerturk1961.files.wordpress.com/2014/11/dost-amerikan-filosu.j…
Döneminin en büyük ekonomik, siyasi, askeri güçlerinden biri olan Nazi Almanyasının resmi doktrinleri, uygulamaları da -bazıları inkar etse de- Türkiye’de, aynı şiddette olmasa da karşılık görmüş ve kendine fazlası ile taraftar bulmuştur. Türk siyasetçiler de bu eğilime kapılarak, kendi Türklük bilinci yerleştirme çabaları ile Almanya’nın “ari ırk” doktrinini bir ölçüde harmanlamışlar ve maalesef Rumlar, Ermeniler, Yahudiler açık birer hedef haline gelmişlerdir. Muhakkak tüm yaşananların kendi içlerinde ayrı ayrı sebepleri vardır. Bir yandan ideolojik kaygılar, diğer yandan yabancı ve gayri müslim sermayeye karşılık Türk sermayesi ve burjuvazisinin kurulmak istenmesi ve benzer faktörler devreye girmiştir.
***
Yahudiler son derece dinamik, entellektüel yönleri çok güçlü, hayatı ve yaşamayı seven, dinlerini akıl çerçevesinde yorumlayan, geleneklerine bağlı bir millettir. Bazı ırkçı ve dinci söylemlerin etkisi ile, pek çok insanın kafasında olumsuz bir Yahudi imajı yerleşmiştir. Nazi Almanyasının “Der Jude” başlıkları ile sunduğu propaganda afişlerinde, hep aynı Yahudi profiline rastlanır: Şişman, patlak gözlü, bazen ellerini insanların cebine uzatan tehlikeli bir saldırgan.




https://leventerturk1961.files.wordpress.com/2014/11/yahudi-alman-poster.jp…
Bu profil, malum Arap-İsrail gerginliğinin gündemde olduğu her dönemde çeşitli ressamlar ve karikatüristler tarafından benzer şekillerde işlenmiştir. Öyle ki, “Yahudi” denildiğinde, bazı insanların kafasında hep çuvallar dolusu parayla oynayan sömürücü bir tip canlanmaktadır. Oysa, yayıldıkları geniş coğrafyada, her tür Yahudiye rastlamak mümkündür. Bunların arasında dar ve orta gelirli sınıfa mensup küçük esnaf, doktor, maden işçisi, halı dokuyucusu, çifti vb her sınıftan insana rastlanabilir. Dinsel-ideolojik planda baktığımızda ise, onların da kendi aralarında birbirlerine taban tabana zıt ayrılıkları gözlemlenebilir. “Vaadedilen topraklar” idealine bağlı son derece tutucu, fanatik dinci yahudilerden tutun da liberal, sosyal demokrat, sosyalist, komünist her tür grupları bulunmaktadır. Esasen, bunca farklı millet ve devlet dokusu içinde yaşamış olan Yahudilerin sanki tek örnek “prototipler” gibi yaşayacağını düşünmek feci bir yanılgıdır.




https://leventerturk1961.files.wordpress.com/2014/11/toplama-kampi.jpeg
Pek iddialı konuşmadan diyebilirim ki, II Dünya Savaşında uğradıkları soykırım, Yahudilerin inanç, duygu ve düşünce dünyasında bir “kırılma” etkisi yaratmıştır. Aralarından bazıları, böyle şeylere izin veren bir Rab’be olan inançlarını kaybetmişler ve din dışılığa, ateizme yönelmişlerdir. Fakat buna rağmen, inançlı-inançsız Yahudiler arasında binlerce yıllık Yahudi gelenekleri yaşatılmıştır. Bu durumu, bir dine körü körüne bağlılık yerine, bir halkın kendi varlığına ve tarihine sahip çıkma çabası olarak yorumlamak sanırım daha gerçekçi olacaktır.
***
Bu yazı dizimi hazırlarken, sadece sözkonusu kitaba bakmadım. Konu gereği ihtiyaç duyduğumda, Ahmet Bedevi Kuran’ın “Osmanlı İmparatorluğunda İnkilap Hareketleri Ve Milli Mücadele” çalışmasına da başvurdum. Yüzlerce mektup, belge ile dolu olan yaklaşık 1000 sayfalık bu kitabı yakın tarihimizi merak eden herkese tavsiye ederim.
Trakya olayları ve Varlık vergisi konularında ise, Bernard Lewis’in “Modern Türkiye’nin Doğuşu” çalışmasına da göz gezdirdim.
Corry Guttstadt, çalışmasını, dönemin olaylarını aydınlatan doyurucu, ikna edici resim ve belgelerle zenginleştirmiş. Dolayısı ile, herhangi bir itirazı olanların lütfen ciddi, sağlam kaynaklarla gelmelerini rica ederim.
Son olarak, bir daha, açıkça tekrarlamak isterim; amacım ne Türklüğü ne de Cumhuriyetimizi  kötülemek değildir. Gayri müslimleri, özellikle Yahudileri karalamak veya öne çıkarmak gibi bir gayem de yoktur. Yüzyıllar boyunca bizlerle birlikte yaşamış, hem imparatorluğa hem de cumhuriyete katkı sağlamış Yahudi dostlarımıza yapılan haksız saldırıları, önyargıları bir parça olsun yumuşatabilirsem bu benim için yeterlidir.
Telif haklarından dolayı, kitaptan uzun alıntılar yapamam. Bunun yerine kısa özetler çıkarıp kendi yorumlarım ve ulaştığım resimlerle sizlere sunacağım.


-devam edecek-


Saygılarımla


Revenir en haut
Publicité






MessagePosté le: Sam 27 Fév 2016 - 10:36
MessageSujet du message: Publicité

PublicitéSupprimer les publicités ?
Revenir en haut
vahe2009
Modérateur Général
Modérateur Général

Hors ligne

Inscrit le: 07 Nov 2009
Messages: 23 500
Point(s): 67 042
Moyenne de points: 2,85

MessagePosté le: Sam 27 Fév 2016 - 10:37
MessageSujet du message: Türk-Yahudileri İçim Holokostlu 1941-1945 'li Yıllar Nasıl Geçti ?
Répondre en citant

← İNANÇ VE GERÇEKLİK ÜZERİNE MÜTEVAZİ BİR YAKLAŞIM
İNANÇ VE KANIT SORUNU ÜZERİNE – Bilimcilerin düşünceleri →

TÜRKİYE YAHUDİLERİ VE SOYKIRIM YILLARI -2-
Posted on 21 Kasım 2014 by leventerturk1961
Türkiye Cumhuriyeti’nin 10. yılı marşlar, resmî geçitler ve diğer çeşitli etkinliklerle coşku içinde kutlanırken Almanya’da Nasyonal Sosyalistler iktidara gelmişlerdi. Artık Yahudiler için Almanya’dan tüm Avrupa’ya hatta bunun ötesinde Türkiye gibi ülkelere uzanan acı dolu bir yolculuk başlayacaktı.
Naziler kendi ari ırk doktrinlerini toplumun her kesimine kabul ettiriyorlardı. Doktrine göre, Cermenler, kendilerinin “değersiz ırk” olarak kabul ettikleri Yahudilerden ve diğer halklardan üstündüler. Yahudiler birinci sırada hedeftiler ama onları takiben ari ırktan olmayan her halk, Alman muhalifler, sosyalist ve komünistler, eşcinseller, çingeneler de ayrıma ve soykırıma tabii tutulacaktı.
Kitabın yazarı sn Corry Guttstadt, Almanya’da yaşananlar ile Türkiye’de yaşananlar arasında paralellik kurmuş. Gerçekten de, benzerliklerin, taklitlerin, hatta resmî devlet uygulamalarının gözden kaçması imkansız. Fakat bunu yaparken bence 2 ayrı hataya düşmüş. Öncelikle, “Türkleştirme” uygulamalarına değinirken, tarihte sanki hiç Türk milleti yokmuş da birdenbire Cumhuriyet uygulamaları ile böyle suni bir millet icat edilmiş gibi bir hava vermiş. Bunu açıkça yazmamış ama “ima ettiği“, kitabın pek çok yerinden belli oluyor. İkincisi, Osmanlı millet anlayışı ile Türk millet anlayışını sanki aynı şeylermiş gibi kabul etmiş. Çok insan, bilhassa yabancılar bu hataya düşer. Oysa Osmanlı’nın ilk ve öncelikli kimliği hanedanlıktı. İmparatorluk içinde görev alan her tür unsur ve halk, tebaa, reaya bu gerçeği kabul etmek zorundaydı. Zaten devletin isminden bile belliydi: Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye (Yüce Osmanlı Devleti) Halkın ve gayri müslimlerin dini inançlarına karışılmıyordu ama devlet içinde görev alabilmek ve yükselebilmek için Osmanlı’ya sadakat yemini etmek ve islamlık kimliğini kabul etmek şarttı. Bu yüzden; paşalık, beylik, vezirlik, sadrıazamlık gibi mevkilere gelebilen tüm unsurlar dinlerini değiştirmek zorunda kaldılar. Böylece ortaya yarı-teokratik bir devlet çıktı. Osmanlı’nın yönetimi veya himayesi altında olan tüm bölgeler öncelikle “Kanun-i Al’î Osmanî” denen imparatorluk  buyruklarına uymalıydılar. Bunun dışında kendi dinî ve örfî hukuklarını tatbik edebilirlerdi. Osmanlı’nın çıkardığı buyruklar ise Sünni İslam şeriatına göre Şeyhülislam tarafından onaylanır ve bölge kadıları tarafından uygulamalar denetlenirdi. Çok uzun bir konu, açarsam, bu yazı tamamen amacından sapar. Kısaca; resmî devlet hukuku, devletler arası antlaşmalar, şer’î hukuk, gayri müslimlerin kendi şeriatları ve bölgelere göre değişiklik gösterebilen örfî hukuk karışımından doğan çoklu bir hukuk sistemi yürürlükteydi. Yemen’den tüm Kuzey Afrika’ya, Ortadoğu ve Arabistan içlerine; Karadeniz’in üstü ve Hazar Denizi kıyılarına, nihayet Avrupa içine kadar girebilmiş bir imparatorluğun zaten tek bir etnik kimlik ve hukuk sistemi ile yönetilebilmesi mümkün değildi. Esasen, zamanında Roma İmparatorluğunun yaptığı da buydu. Yönetim altındaki topraklara pek karışılmaz ve pek çok dava o bölgenin kendi hukuk sistemi içinde halledilirdi. Ama karışıklık doğrudan Roma’yı tehdit etmeye başladığında lejyon birlikleri devreye girerdi.
Oysa, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin derdi başkaydı. Türkiye Cumhuriyeti bir “reddi miras” yaparak yola koyuldu ve karşısına en büyük sorunlar olarak:
a) Vatandaşlık kimliği
b) Din-devlet ilişkileri
çıkmaya başladı. Vatandaşlık kimliğinde “Türklük” önce çıkarıldı. Bu, kalıtıma bağlı olan, seçilmiş bir ırk anlayışı değildi. Reformistler, bu Türklüğü bir dil, tarih ve ülkü birliği olarak işlediler. “Ne mutlu Türk olana!” değil, “Ne mutlu Türküm diyene!“. Din ve devlet ilişkilerinde, her ne kadar genç Türk Cumhuriyeti Türklük ve İslamlık bağlarını inkar etmese de, hatta “müslümanlığı” vurgulasa da, aslında bu müslümanlık, geleneksel Sünni İslam’ın anladığı İslamiyet ile hiç de aynı şey değildi. Çok net bir ifade ile; Sünni İslamiyet’in her tür hukuk uygulamaları resmen “budanmıştı” ve sadece ferd ile Tanrı’yı ilgilendiren ibadetlere ses çıkarılmıyordu.
Sanırım böyle olmak zorundaydı. Bülent Tanör, Uğur Mumcu gibi kalemler “Jakoben laiklik” anlayışına değinirlerken şunu vurgularlar. Avrupa’da din ve devlet dengesi büyük ölçüde kurulmuş ve bazı bölgelerde evrimci, tarihsel esnekliğe sahip bir sekülarizme geçiş yapılmıştı. Oysa cumhuriyetin kurucu kadrolarının böyle bir şansı yoktu. Tarihsel sürecin yaşanması ve özümsenmesi için yüzyıllarca bekleyemezlerdi; bu yüzden, tepeden inme, zorlayıcı ve bastırıcı bir laiklik uygulamasına yöneldiler.
Belirttiğim gibi, bunların hepsi ayrı ayrı açılabilecek ve tartışılabilecek konular. Kısaca, Cumhuriyet’in 10. yılına gelindiğinde, “bize özgü”  vatandaşlık ve dindarlık uygulamaları yurdun dört bir yanında etkili olmaya başladı.
Almanya’da ise tırpan tüm acımasızlığı ile devreye sokulmuştu. Yahudilerin resmen aşağılanmasından, evlere ve dükkanlara konulan işaretlerden sonra Yahudiler bütün toplumsal alanlardan dışlandılar. Yahudilerin Yahudi olmayanlar ile evlilikleri yasaklandı. Derken alenen evlerine, işyerlerine ve mal varlıklarına el koymaya başlandı. Hatta tüm bunlar için bir tür “jargon”, devlet lisanı bile geliştirilmişti. Yahudilerin yerlerinden edilmesi ve Almanya dışına sürülmesi, resmî kayıtlarda “yeniden iskan” olarak adlandırılıyordu. Buna gerekçe olarak, Yahudi halkının can ve mal güvenliğinin sağlanması için kendilerine emniyetli ve huzurlu mekanlar tahsis edildiği gibi gösterişli ve yuvarlak cümleler kullanılmaktaydı. Oysa pratikte, durum çok farklıydı. Yahudiler tek tek evlerinden toplanıyor, trenlere tıka basa dolduruluyor ve Führer’in onların hakkında “nihai çözüm” denilen son kararı vereceği güne kadar esir tutulacakları toplama kamplarına yollanıyordu. Önce uzun yolculuklarda, sonra toplama kamplarında dayaktan, işkencelerden, pis ve havasız ortamdan, salgın hastalıklardan dolayı toplu ölümler başlamıştı bile…
Türkiye’de durum bu kadar ileri gitmemişti.  Fakat, Cumhuriyet’in “azınlıklara ve gayri müslimlere” karşı şüphelendiği ve onları dışlamak için bahaneler aradığı veya bu bahaneleri icat ettiği de ayrı bir gerçeklikti. Osmanlı’nın yıkılışında oynadıkları rolden ötürü Ermeniler ve Rumlar güvenilmez ve her an isyana hazır potansiyel hainler olarak görülüyordu. Yahudilerin durumu ise belirsizdi ama onlara karşı da genel bir soğukluk havası hakimdi. Tam bu yıllarda tüm vatandaşların Türkçe konuşması için çalışmalar başlatıldı. Bu çalışmalar her yere yayılacak ve ilerde “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyaları ile sürdürülecekti.

Diğer gayri müslimler gibi, Yahudiler de bu Türkleştirme faaaliyetleri karşısında endişeye kapılmaya başladılar. Sanırım, bütünüyle dışlanmamak için çeşitli Yahudi cemaatleri Türkçe öğrenimini benimsediler, hatta bu amaçla kendi dil kurslarını açtılar. Dışardan bir bakışla, Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk kabul ediliyordu. Oysa pratikte “gerçek Türkler” ile gayri müslimler farklı muamele görmeye başlamışlardı. Ne yazık ki, başlangıçta, bir hanedanlık ve ümmet anlayışına karşı vatandaşlık şuuru yerleştirmeyi hedefleyen bu akım, giderek ırkçılığa dönüşüyordu. Artık sadece “vatandaş” olmak yetmiyor ama bu vatandaşlığın bizzat devlet tarafından resmî veya gayri resmî bir şekilde “onaylanması” gerekiyordu.

Almanya’da Yahudilere karşı başlatılan eylemlerdeki, basının kullandığı dil ile, Türkiye’deki dilin benzerlikleri tesadüf olamayacak kadar birbirleri ile örtüşmektedir. Tarihe Kristal Gece veya Kırık Camlar Gecesi olarak geçen Kristallnacht eylemlerinde ve diğer eylemlerde, hükümete bağlı basın organları, bunu “Yahudi sömürücülüğüne karşı Alman halkının şahlanışı” şeklinde manşetlerle duyuruyorlardı. Enteresandır ki, Türkiye’de Ermenilere, Rumlara, Yahudilere ve bazen komünistlere karşı yapılan eylemler de “Türk Gençliğinin milli şahlanışı” veya “Türk milletinin infiali” tarzı manşetlerle servis edilmekteydi. Almanya’da Gestapo’nun bu eylemleri, ajanları vasıtası ile nasıl başlattığı ve halkı kanalize ettiği bilinmektedir. Türkiye’de de önceleri “münferit” olarak gösterilen bu tarz uygulamalar, daha sonra 6-7 Eylül olaylarına kadar uzanacaktır. Yakın dönemlere geldiğimizde ise, Nazilerin yaptığı soykırımı alkışlayan gazete manşetlerine ve pankartlara rastlamak mümkündür.

Ermeniler ve Rumlar ile mukayese edildiğinde, başlangıçta Yahudiler birer örnek vatandaştı. Atatürk, tüm ülkede Türk hakimiyetini kesin olarak ilan ettikten sonra Yahudileri de güvenilir unsurlar olarak kabul ettiğini şu sözler ile ifade edecekti:
“Unsuru hâkim olan Türklerle tevhidi mukadderat etmiş sadık bazı unsurlarımız vardır ki, bilhassa Museviler’dir.” (İzmir İktisat Kongresinde Yahudi avukat Amato’nun Yahudiler hakkında ne düşünüldüğü sorusuna cevaben.)
Bu, salt gönül okşamak için söylenen bir söz değildi. Gerçekten de Yahudilerden bazıları kendilerini Türk aydınlanmasının ve Kemalist reformların gönüllü temsilcileri ve uygulamacıları olarak kabul etmekteydiler. Yahudi cemaatlerin tümü Cumhuriyete bağlılıklarını bildirmişler ve dilde sadeleştirme, kılık kıyafet devrimi gibi refomlara içtenlikle uymuşlardı. Fakat aslında her iki taraf da birbirlerine güvenmiyor ve sanki bir tür tiyatro oynanıyordu.
İşte bu sırada, basında Yahudi karşıtı kampanya başlatıldı. Artık ülkede Türk olmayanlar istenmiyordu. Aralık 1922 tarihinde İleri gazetesinde “Kanımızı emenler” başlığı ile bir makale yayınlandı. Bu makalede Rum ve Ermenilerin ihanetine ilaveten Yahudilerin iki taraflı oynadıkları, aslında samimi olmadıkları iddia ediliyordu. Makalenin sonu ise “Keşke Rum ve Ermenilerin gidişinden sonra Yahudiler de gitse” cümlesi ile sona ermekteydi. Bu dışlayıcı kampanya kısa sürede basına hakim olmaya başladı. İzmir’de yayınlanan Türk Sesi, Edirne’de Paşaeli, İstanbul’da Tevhid-i Efkâr gibi yayın organları birbiri ardınca saldırılara başladılar. Yahudiler sömürücü ve savaş fırsatçısı olmakla suçlanıyorlardı. Karagöz gibi mizah dergilerinde sömürücü şişman Yahudi tiplemeleri yer alıyor ve “çıfıt” denilerek alay ediliyordu. Trakya ve çeşitli yerlerde Yahudileri protesto eden gösteriler düzenleniyordu. Güvenlik güçleri, Yahudilerin korunması konusunda işlerini savsaklıyor, pek çok şeyi görmezden geliyor, hatta destek oluyorlardı. Başta İstanbul olmak üzere, çeşitli yerlerde Yahudi cemaatinin haham, haham başı, yardımcı vekili gibi yetkilileri gidişat karşısında duydukları endişeleri  resmî makamlara bildirdiler ama tatmin edici hiçbir sonuç alınamadı. Türk-Yunan savaşı sebebiyle evlerini terkeden Aydın Yahudilerinin geri dönüşleri engellendi ve tüm mal varlıklarına “Emvali metruke” (terk edilmiş, sahipsiz mallar) olarak el konuldu.
Bu arada Türk-Müslüman nüfus ile gayrimüslim nüfus oranları ülkeden kaçış, sürülme, mübadele gibi sebeplerle süratle gayrimüslimlerin aleyhine azalmaktaydı. Savaştan önce gayrimüslimlerin genel nüfus içindeki oranı %20, Yahudilerin oranı %1 kadardı. Burdan, Rum ve Ermenilerin gayrimüslim nüfus içinde en büyük ağırlığa sahip olduklarını anlayabiliriz. Savaştan sonraki yıllarda ise gayrimüslim nüfus %2,5 oranına gerilemişti. Rum ve Ermenilerin kitle halinde sürülmelerinin ardından, doğaldır ki Yahudi nüfusun yükseldiği gibi yanlış bir kanaate varılabilirdi. Gerçekte ise, diğer iki büyük gayrimüslim kitlenin gidişleri ile, elbette ki Yahudi nüfus “oranı” toplamda yüzdesel olarak artmıştı ama sayısal olarak onlar da azalmaya başlıyorlardı. İşte bu sırada “feci bir trajik yanılsama” olarak kabul edebileceğimiz bir duruma rastlandı. Türkiye’deki gidişattan endişe duyan bazı Yahudi aileler Avrupa’ya göçmeye başladılar. Bu insanlar, hiç farkında olmadan kendi ayakları ile kurdun inine gidiyorlardı. Fransa, Avusturya, İtalya, Almanya gibi ülkelere kaçan Yahudiler, buralara III Reich’in ve İtalyan faşist askerlerinin hakim olması ile tek tek toplanmaya başladılar.
Bunlardan sadece biri olan Sarah Kavayero 23 Aralık 1923’te İzmir’de dünyaya gelmişti. Ailenin iki çocuğu daha oldu ve daha sonra baskılardan bunalarak onlarca Yahudi aile ile birlikte Fransa’ya göç ettiler. Türkiye’den Avrupa’ya 20-30 bin kadar Türkiye kökenli Yahudinin göç ettiği düşünülmektedir. Fransa 1940 Mayıs’ında Almanlar tarafından işgal edildi ve derhal anti-semitik uygulamalar devreye sokuldu. 1942 yılından sonra Yahudiler toplanarak imha kamplarına gönderilmeye başlandı. Sarah Kavayero 11 Şubat 1943 tarihinde annesi ve iki kız kardeşiyle birlikte Auschwitz’e gönderildi ve orada öldürüldüler.
Kelimenin tam anlamı ile, Yahudiler iki ateş arasında kalmışlardı. Yüzyıllarca yaşadıkları topraklarda hain muamelesi görüyorlar, işten atılıyorlar ve özlük hakları, kağıt üzerinde kalsa bile, pratikte birer birer ellerinden alınıyordu. Avrupa’ya kaçmayı deneseler, orda, kendilerini yok etmeye yemin etmiş bir düşmana yem olmak zorundaydılar.
-devam edecek-


Revenir en haut
vahe2009
Modérateur Général
Modérateur Général

Hors ligne

Inscrit le: 07 Nov 2009
Messages: 23 500
Point(s): 67 042
Moyenne de points: 2,85

MessagePosté le: Sam 27 Fév 2016 - 10:37
MessageSujet du message: Türk-Yahudileri İçim Holokostlu 1941-1945 'li Yıllar Nasıl Geçti ?
Répondre en citant

TÜRKİYE YAHUDİLERİ VE SOYKIRIM YILLARI -3-
Posted on 22 Kasım 2014 by leventerturk1961
Cumhuriyet reformlarının bir bir yürürlüğe sokulduğu dönemlerde hem ideolojik, hem de kültürel planda “Türkleştirme” çalışmaları hız kazanıyordu. Bu Türkleştirme politikası salt sözkonusu alanlarla sınırlı kalmayacaktı. Önem verilen konulardan biri de ekonomik planda Türkleştirme idi. Anadolu halkı fakir ve eğitimsizdi. Yüzyıllardır bitmeyen savaşlar, sadece İstanbul ve İzmir gibi sınırlı bölgelere önem verilmesi gibi sebeplerle, Müslüman Türk nüfus ancak belli felaketlerde veya savaşa asker lazım olduğu zaman hatırlanıyordu. Gayrimüslim nüfus ise -ortalama olarak- Müslüman Türk nüfustan ekonomi, kültür ve iş kalitesi bakımında daha ilerdeydi.
Öyle görünmekte ki, Cumhuriyetin mimarları belli iş ve becerileri, dolayısı ile finansı ellerinde tutan gayrimüslimlere karşı millî, Müslüman-Türk burjuvazinin oluşması için kolları sıvadılar.  Aslında, gayrimüslim nüfus da bütünü ile zengin kapitalist değillerdi. Fakat, kendilerine göre acınacak durumda olan Müslüman Türk kitle tarafından öyle algılanıyorlardı. Kitaptan alıntılıyorum:
Sermaye, bankalar, sigortalar, az sayıdaki sanayi işletmesi -herhangi bir yabancı şirkete ait olmadıkları sürece- genel olarak dinî azınlıkların mülkiyetinde bulunuyordu. Ancak Hristiyanların ve Yahudilerin büyük çoğunluğu kesinlikle kapitalist değildi; aksine, işçi, zanaatkar ve küçük esnaftı. Hristiyan Rumların büyük çoğunluğu ise çiftçiydi. Bu durum, Osmanlı İmparatorluğu’nun dinî yapısının bir sonucuydu. Müslüman-Türk seçkin sınıfı, geçmişten beri Osmanlı ordusunu ve bürokrasisini elinde tutmuştu; ticaret ve zanaatı küçümseyerek bu alanları gayrimüslimlere bırakmıştı. Gelişen kapitalizmde gayrimüslim azınlıkların öne çıkmasından rahatsız olan Jön Türkler, bu iş dağılımını “gerçek bir iş bölümü değil” diyerek eleştirmişlerdi.
Sn Guttstadt’ın tesbitlerine katılmaktayım. Aslında el sanatları, zanaatkarlık, ticaret gibi alanların “hakir görülerek” azınlıklara bırakılması ve sonra bu durumun azınlıkların lehine gelişmesi kısmen Avrupa imparatorluklarında da görülen bir durumdur. Osmanlı’da ise durum daha vahim ve daha karmaşıktı. Vahimdi, çünkü, Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa’da sınıf bilincinin doğmasını da sağlayan bilimsel ve endüstriyel gelişmeleri hep dışardan takip etmiş, bazı uygulamaları burda taklit ederek günü kurtarmaya çalışmıştı. Kısaca, imparatorluk teknik bir devlet değil, askerî-bürokratik bir devletti ki, bunun getirdiği sorunlarla hâlâ boğuştuğumuzu söyleyebilirim. Günümüzde bazı siyasal islamcılar, Kemalist devleti tepeden inme buyruklar veren bir tür askerî elitizme dayalı devlet olmakla suçlasalar da, bu durum eskiden beri böyleydi ve başlıca sebebi bilim, teknik ve buna bağlı gelişen reformasyon sürecini kaçırmamızdı. Bu durum aynı zamanda karmaşıktı, zira sayın Guttstadt’ın vurguladığı “Müslüman-Türk seçkin sınıfın” ne olduğunu anlayabilmek de mümkün değildi. Yine imparatorluğun yapısı gereği, Müslüman ve Türk olarak kabul edilen seçkinlerin büyük bir çoğunluğu, kökenleri itibari ile ne Müslüman ne de Türk değildiler. Devşirme ve dönme sistemi yüzünden, bunlar, uzun zaman önce dinlerinden dönmüş, öncelikle “Osmanlılaşmış“, ulus-devlet süreci içinde ise “Türkleşmiş” gibi görünen seçkinlerdi. Bu durum, günümüzde hâlâ süren “dönme” tartışmalarına sebebiyet vermiştir.
Şimdi ise farklı bir “Türkleştirme” kampanyası yürütülmekteydi ve ekonomik gücün gayrimüslimlerin elinden alınması için arka arkaya yaptırımlar gelmeye başladı.
Her ne kadar 1924 anayasası tüm vatandaşları eşit şekilde kabul etse de, çeşitli kararnamelerle gayrimüslimlerin aleyhine düzenlemeler yapılmaktaydı. Çeşitli yabancı işletmelere en az kaç Müslüman-Türk personel çalıştırmaları gerektiği bildiriliyordu. Mart 1926 tarihli “Memûrîn” kanunu çok açık ve net şekilde, devlet hizmetinde yer alabilmek için gereken ilk şartı “Türk olmak” diye belirtiyordu. Kanun, öncelikle memurluğun tanımını yapmıştı. TBMM tutanaklarından aynen alıntılıyorum.
Memur ve müstahdemlerin tarifi
BİRİNCİ MADDE — Kendisine Devlet hizmeti tevdi olunan ve sicilli mahsusunda mukayyet olarak umumî veyahut hususî bütçelerden maaş alan kimseye memur denir.
Devlet işlerinde ücretle kullanılan ve memurin sicillinde mukayyet bulunmayan ve memurin hukuk ve salâhiyetinden müstefit olmayan kimseye müstahdem denir.
Bundan sonra ise, memurluğun hangi alanları kapsadığı belirtiliyor ve sonra memurlık şartlarına geçiliyordu:
Memur ve müstahdem olabilmek şartları
DÖRDÜNCÜ MADDE — Memur olabilmek için aşağıdaki şartları haiz olmak
lâzımdır :
A – Türk olmak,
B – Hukuku siyasiyesine sahip olmak,
C – Hüsnü ahlâk ashabından olmak … 
(Kaynak: TBMM tutanakları, memûrîn kanunu. Besmî Ceride ile neşir ve ilâm : 31/III/1926 – Sayı : 336)
Kanun, diğer maddelerde, suça bulaşmamış olmak, en az orta mektepten mezun olmak, askerlik görevini yapmış olmak gibi şartları da içermekteydi. Ben hemen geliyorum, en can alıcı madde olan “A” maddesine.
Resmen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayan ecnebilerin memurluğa alınmaması doğal. Fakat, memleketin tümünü kapsaması gereken kanunda neden “TC vatandaşı olmak” yazmıyordu da, özellikle “Türk olmak” şeklinde vurgulanıyordu ve bu Türklüğe kim karar verecekti ?
Kanunun neden böyle yazıldığı kısa sürede anlaşılmaya başlandı. Alıntılıyorum:
Kamuda çalışan personelin özlük dosyalarını tutan resmî makamların, ilgili memurun “gerçek” bir Türk olduğunu belgelemek için dinini, “milliyetini” ve -varsa ünvan ve lakaplarıyla birlikte- ismini kayıt altına almaları gerekiyordu. Bu hükümler kamu çalışanlarının tümünü, yani örneğin tramvay sürülüğü ve liman işletmeciliği gibi meslekleri de kapsıyordu.
Son derece açık. Bir “cadı avı” başlamıştı. Memuriyet için başvuran kişilerin sadece TC vatandaşı olmaları yetmiyordu. “İsimleri, ünvan ve lakapları” da onların aslında ne olduğunu ele veren göstergelerdi. Fakat daha tuhaf şeyler de yaşanmaya başlandı. Kanun hükmü keyfi şekilde geriye işletilerek, önceden memuriyette yer almış olan gayrimüslimler ve elbette yahudiler birer birer işten çıkarıldılar. Bu işten çıkarmalar işçi ve memur haklarını inceleyen çeşitli iş raporlarında detayları ile anlatılmıştır. Zaten  fakir durumda olan Yahudi aileler böylece sefalete sürükleniyorlardı.  1935 yılı nüfus sayımı sonuçlarına göre Yahudi erkeklerin %45,9’u düzenli bir meslek sahibi değildi ve gündelik işlerde çalışıyorlardı. %24 ticaretle uğraıyordu, %20,5 ise zanaatkârdı veya sanayide çalışıyordu.
Ama cendere bununla sınırlı kalmadı. Kamu personeli için yapılan düzenlemelerden sonra serbest meslek sahibi gayrimüslimler de çeşitli baskılarla işlerini bırakmaya zorlandılar. İlgili kanunlarda yapılan yeni düzenlemelerle eczacı, avukat, hekim, ebe, hemşire vs olmaları ya çok zorlaştırılıyor veya tamamen engelleniyordu.  Bunlara ek olarak, Lozan antlaşmasının azınlık hakları ile ilgili çeşitli hükümleri, örneğin kendi eğitim kurumlarına gitme hakları, alenen yok edilmiyor fakat finansal kaynaklar kesilerek bunun gerçekleşmesi sağlanıyordu. Aslında genç Türkiye Cumhuriyeti, farkına varmadan, kendi bindiği dalı kesmekteydi. Zira bu tür okullardan yabancı dilleri iyi bilen, devrinin düşünsel ve siyasal gelişmelerini takip edebilen insanlar yetişmekteydi ve bunlar Cumhuriyete büyük katkılar sağlayabilirlerdi. Anayasal düzenlemeler yapılırken kimlerin “gerçekten” Türk, kimlerin “kanunen” Türk olabileceği gibi tartışmalar dahi vekiller arasında yaşanıyordu. Bazı milletvekilleri, Anayasa aracılığı ile herkesin Türk kabul edilmesi fikrine karşı çıktılar. Onların görüşüne göre, dinî azınlıklar vatandaş olabilirdi, ama Türk olamazlardı. Bunu, H.Suphi şu şekilde dile getiriyordu: “Lâfzen biz bir tefsir bulabiliriz .. fakat bir hakikat vardır: Onlar Türk olamazlar!” (TBMM Zabıt Ceridesi, Devre II, Cilt 1, 8/1:908-11)
Bunun ardından “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyası başlatıldı. Atatürk, Türklük şuuruna ve ülküsüne sahip olabilmek için gereken ilk şartın Türkçe konuşmak olduğunu defalarca dile getirmişti. “Türkçe konuşmayan bir insan Türk harsına (kültürüne), camiasına mensubiyetini iddia ederse buna inanmak doğru olmaz.” (Aktaran Sadoğlu, 2003, s214)

Türkçe konuşmaya zorlamak, azınlıkların asimilasyonunu hedefleyen bir kampanya mıydı? Belki, kısmen öyle fakat pratikte ise onların Türkçe bilgisine, şive ve aksanlarına bakılarak “gerçek Türk” olmadıklarına da karar veriliyordu. Böylece şive ve aksanı Ermeniceye, Rumcaya, Yahudi dillerine kaçan bir kişi kamu veya özel her alanda ayrımcılığa maruz kalabiliyordu. Cadde ve sokaklara, toplu taşıma araçlarına vatandaşlara “düzgün Türkçe” konuşmayı tavsiye eden ilanlar asılmıştı. Bazı öğrencilerden ve Milliyetçi Türk Ocakları mensuplarından oluşan çeteler ortalıkta dolaşıyor, Türkçeden başka dil konuşan insanları taciz ediyorlardı. Alıntılıyorum:
Yahudiler bilhassa İzmir, İstanbul ve Trakya’da baskı altındaydılar. Müslüman Türklerce “gavur şehir” diye anılan liman şehri İzmir ile İstanbul’un kozmopolit ilçesi Pera -bugünkü Beyoğlu- Türk milliyetçilerini son derece rahatsız ediyordu. Türkleştirme kampanyaları özellikle buralarda ateşli bir şekilde sürdürülüyordu. Türkçeden başka bir dil kullanılmasının cezalandırılması teklifi birkaç kez meclise getirildi. O zamanlar her ne kadar böyle bir yasa çıkmadıysa da, Edirne, Tekirdağ, Bursa, Bergama ve Balıkesir’deki idareciler aldıkları kararlarla Türkçeden farklı dil kullananlara para cezası uygulamaya başladılar. 
Doğrusu nasıl yorumlayacağımı şaşırıyorum. Tarihin cilvesine bakın ki, Cumhuriyetin erken dönemindeki yoğun Türkleştirme kampanyasından on yıllar sonra, bu sefer 2000’li yılların Türkiye’sinde sünni islamlaştırma kampanyaları devreye sokuldu. Dış görünüşte, herkesin din ve vicdan hürriyeti olduğu savunulsa da, fikren savunmasız çocuklardan ve büyük çoğunluğu erkeklerin iradesine bağlı olan kadınlardan başlanarak Sünni İslam’ın hayat tarzı tüm topluma dayatılmakta. Bu da ayrı bir konu…

Yahudiler kendilerinin de gerçek Türk olduklarını ispatlamak için ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Yahudi cemaatinin ileri gelenleri devlete olan sadakatlarini ispat etmek için,  1935 yılına kadar Hilali Ahmer olarak bilinen Kızılay’a ve diğer yardım kuruluşlarına bağışlar yapıyorlardı. Fakat bunların tümü boşunaydı. Yahudiler karşılıklı yumuşama için bir adım daha attılar. İzmir Yahudileri 1932 yılında bir dernek kurdular ve şehirdeki Yahudi sakinlere şu bildiriyi imzalattılar:
Türk harsını benimsemeye ve vatandaşlarım arasında millî kaynaşmayı temin etmeye çalışacağımı, bu gayeye vüsûl için (varmak için) her vakit Türk diliyle konuşacağımı ve bütün tanıdıklarımı da Türkçe konuşmaya teşvik edeceğimi ve bu fikri her tarafta neşrü tamime (yerleşmesine, benimsenmesine) gayret edeceğimi beyan ederim. (24.11.1932 tarihli Milliyet gazetesinden aktarma.) 
Bitmedi. Yahudiler nihayet isimlerini değiştirmeye başladılar. Katı Türk milliyetçilerine hoş görünmek için, özellikle İslam öncesi Türklüğü çağrıştıran Oğuz, Altay gibi isimler tercih ediliyordu. İsmini Tekin Alp yapan Moiz Kohen kendi dindaşlarını Türkleşmeleri için uyaran ve onlara “uygun” isimler tavsiye eden “Evâmir-i Aşere” yayınladı. Evâmir-i İaşere aslında dinî bir terimdir ve Yahudi dini, Müslüman dini gibi dinlere mensup insanların mutlaka bilmeleri gereken dinî şartları anlatır. Öyle görünüyor ki, Yahudileri bu işe ikna etmek için din faktörü de devreye sokulmaktaydı.
Evet, bu insanlar isimlerini değiştirdiler. Yıllar sonra ise, siyasal islamcılar ve ulusalcı Türkler tarafından “iki yüzlü, içten pazarlıklı” olmakla suçlandılar. Şimdi bu çarpık mantığı hangi vicdan kurallarına göre izah edebiliriz ?
Gayrimüslimlere, yani özellikle Yahudilere karşı yürütülen bu savaşla birlikte, işsizlik ve baskılardan bunalan Yahudi ailelerin Türkiye’den göç etmeleri artık kaçınılmazdı. Ne yapsalar yaranamıyorlardı. Sürekli hedefteydiler ve tüm bu ideolojik, kültürel baskılardan daha da önemlisi … açtılar, geçinemiyorlardı.
Böylece, Yahudiler kitle halinde ülkeyi terk etmeye başladılar. Fakirlikten, ayrımcılıktan kaçarken toplama kamplarına ve krematoryumlara gidiyorlardı.
-devam edecek-


Revenir en haut
vahe2009
Modérateur Général
Modérateur Général

Hors ligne

Inscrit le: 07 Nov 2009
Messages: 23 500
Point(s): 67 042
Moyenne de points: 2,85

MessagePosté le: Sam 27 Fév 2016 - 10:38
MessageSujet du message: Türk-Yahudileri İçim Holokostlu 1941-1945 'li Yıllar Nasıl Geçti ?
Répondre en citant

TÜRKİYE YAHUDİLERİ VE SOYKIRIM YILLARI -4-
Posted on 23 Kasım 2014 by leventerturk1961
Osmanlı İmparatorluğu’nun girdiği savaşlar, Balkanlar’daki yıkım ve hezimet, Türkiye’nin işgal yılları ve nihayet cumhuriyetin kuruluşu sürecinde, kendilerini emniyette hissetmeyen pek çok Yahudi aile gruplar halinde Avrupa’ya göç etmişlerdi. En çok tercih edilen ülkeler Fransa, İsviçre, Belçika, Hollanda, İtalya ve Rodos, Avusturya ve elbette Almanya idi. Türkiye’den göç eden Yahudiler, o topraklarda mevcut Yahudi cemaatlerine ek olarak kendi cemaatlerini de biraraya getirdiler. Böylece, Avrupa içinde Türkiye Yahudisi diye bir gruplaşma ortaya çıktı. Ortada çok ciddi kimlik sorunları vardı. Zira bu insanlar Türkiye’de iken gerçek Türk olarak görülmezken, Avrupa’daki yerleşik halk hatta kendi soydaşları tarafından da soğuklukla karşılandılar. Türkiye’de Türk olduklarını ispat etmeye çalışıyorlardı, Avrupa’da ise Yahudi olduklarını ispatlamak zorunda kaldılar! Toplandıkları sinagoglara dahi “Türk sinagogu” gibi isimler verilebiliyordu. Elbette, onları tanımayanlar, dışardan bakışla hepsini aynı “göçmen” kategorisine soksalar da, Türkiye Yahudilerinin kendi içlerinde kümeleşmeleri söz konusuydu. Bir örnek vermem gerekirse, Aşkenaz Yahudileri Berlin, Antwerpen ve Paris’te ağırlıktaydılar. Sefarad ve Karaim Yahudileri de benzer şekilde birbirlerine yakın bölgelere yerleşmişlerdi.
Yaklaşık olarak, Osmanlı ve Türkiye Yahudilerinin toplu göçleri 19. yüzyılın ortalarında başlayıp 20. yüzyılda 1930’lu yılların sonuna kadar sürdü. Yazımda Avrupa’daki Türkiye Yahudilerinin üzerinde durmayacağım. Bu alanda, çeşitli tarihçiler gerçekten çok ciddi ve zengin çalışmalar yapmışlar. Kısaca şunu belirtebilirim. Türkiye’den göçen Yahudiler, Avrupa’da kendi meslek ve becerilerine uygun işlere atıldılar. Çoğu işportacılık yaptı. Başlarını sokacak bir yer bulduklarında ise halı dokumacılığı ve tamirciliği, tekstil başta olmak üzere çeşitli zenaat alanlarında yer aldılar. Konuyu burda kapatıp, Türkiye’ye geri dönüyorum.

Yahudiler kendi içlerinde bir sürü kimlik sorunu ile yaşarken, Avrupa’da faşizm ve nasyonal sosyalizm yükseliyordu. Benito Mussolini, Roma meydanlarında mağrur bir eda ile “artık bugün faşizmin güneşinin doğduğunu ilan ediyorum!” derken, Almanya’da ise milyonlarca insan “ein reich ein volk ein führer” tek devlet tek halk tek lider ülküsü ile coşmaya başlamışlardı. Savaş kaçınılmazdı, Ankara hükümeti de bunun farkındaydı ve nasıl bir siyaset izleneceğine dair kafa yoruluyordu. Türk siyasetçilerinin öncelikli hedefi savaştan mümkün olduğunda uzak kalabilmekti, Eğer, I Dünya savaşında olduğu gibi “yanlış ata oynanırsa” zaten zayıf durumda olan cumhuriyet bunun altından kalkamazdı. Böylece Türkiye pasif, “havayı koklayan” ve savaşın tarafı devletlerle doğrudan çatışmaya girmeyen bir orta yol siyaseti takip etti.
Almanya’nın süratle Avrupa’da yayılmaya başlaması ve Fransa’nın altı haftada teslim olması Türkiye’de az çok endişe ile karşılandı. Bu yayılışın ucu Türkiye sınırlarına kadar genişleyecek miydi ? Görüldüğü kadarı ile Almanya da Türkiye’nin en azından kısa bir süreliğine tarafsız kalmasından memnundu. Almanya’nın Ankara büyük elçisi Franz Von Papen kendi amirlerinden Türkiye’yi tarafsız tutmak için her şeyi yapma emrini almıştı. Franz Von Papen aynı zamanda Türkiye’de Nazi sempatizanlığının gelişmesi için aktif rol oynuyordu. Papen aracılığı ile Türkiye gelişmelerden duyduğu rahatsızlığı Almanya’ya iletince, Hitler, cumhurbaşkanı İnönü’ye bir mektup gönderdi ve Türkiye’nin toprak bütünlüğüne saygı duyduklarını yazdı. Ama mektupta “aba altından sopa gösterme” ifadesi de vardı. Eğer Türkiye, Alman siyaseti doğrultusunda “gereken önlemleri almazsa” bu barışçıl tavırlarının uzun sürmiyeceği de vurgulanıyordu. (Papen’in 24.2.1941 tarihli yazısı. Dışişleri bakanlığı siyasal arşivi, Ankara büyükelçiliği, No: 560)
Almanya etrafı silindir gibi ezip geçerken, Türkiye’de siyasetçiler, basın, sanat çevreleri ve halk içinde Nazi sempatizanlığı giderek güçlenmekteydi. Büyükelçi Franz Von Papen, basın mensuplarını topluyor, onlara Almanya’nın durdurulamaz bir güç olduğunu anlatıyor, alttan alta tehdit etmekten de geri kalmıyordu. Tam bu sırada, Hitler -bence son derece yanlış- bir karar alarak, SSCB ile Baltık ülkelerinin paylaşılmasına dair yapmış olduğu antlaşmayı bozdu ve Alman orduları Rusya’ya girdiler. Bu gelişme Türkiye’de genel bir sevinç havasıyla karşılandı. Ruslar zaten yüzyıllardır Osmanlı’nın can düşmanıydı ve halkta hem Ruslara karşı hem de komünist doktrine karşı genel bir soğukluk hakimdi. Elbette bu dönemde, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün mesajları da dahil olmak üzere, siyasetçilerin sözlerini dönemin şartları içinde değerlendirmek gerekir. Zira, bu sözlerin bazıları diplomatik manevralardır ve Türkiye’nin Nazilerle doğrudan işbirliği yaptığını göstermez. Örneğin, Hitler’in şansölye ilan edilmesinden tutun çeşitli başarılarına kadar, Türkiye bunları tebrik ve takdir ettiğini belirten diplomatik mesajlar göndermiştir ki bunları doğal karşılamak gerekir. Ama meclis içinde, Sovyetlere yapılan bu saldırıyı, sadece diplomatik olarak değil, gönülden sevinçle karşılayanlar da vardı. Meclis koridorlarında bazı vekiller birbirlerini “gazamız mübarek olsun!” sözleri tebrik ediyorlardı. Milletvekili Faik Ahmet Barutçu, “Alman-Sovyet savaşı ülkemizde bir bayram havası yaratmıştır; bütün kalpler Almanya’nın zaferi için çarpmaya başlamıştır” sözleri ile meclisteki genel havayı yansıtmaktaydı. Bu gelişmelere paralel olarak 1941 Ekim ayında üst düzey bir Türk askerî heyeti Almanların doğu cephesini ziyaret etti ve 1942 yılında dört büyük gazetenin baş redaktörleri, basın yayın yetkilileri de Alman cephelerini gezdiler. Tüm gruplar Almanya’nın başarısından hayranlıkla söz ediyorlardı.

Almanya’nın askerî ve doktrine dayalı başarıları Türkiye’de de yansımasını bulmaya başladı. Hazır, Sovyetler kendilerini zayıflatacak bir savaşa girmişken Pan-Türkizm yanlıları Turancılar, bundan yararlanılması ve dağılmış Türk halklarının birleştirilmesi derdine düştüler. Esasen, Kemalist Milli Şef rejimi, Turancı ideallere şüpheyle yaklaşmaktaydı. Bunun sonu bir felaketle de sonuçlanabilirdi. Dönem içinde, bazı Turancı hareketlenmeler olduysa da bunlar Türkiye hükümeti ve Almanya tarafından pek ciddiye alınmadılar. Bu hareketler yurtdışında öylece geçiştirilirken, yurt içindeki etkileri derinleşiyor ve ciddi bir ırkçı tehdide dönüşüyordu. Vekiller arasında bile, Türkiye’de “Hitler gençliği” yapılanmasına benzer ocaklar kurulmasını teklif edenler vardı. Milli Şef rejimi zaten baskıcıydı. Basın Yayın Kanununda değişiklikler yapılmış ve aleyhte konuşanları cezalandıran hükümler getirilmişti. Dönemin baskıcı zihniyeti yine “bize özgüydü“. Kısmen Amerika’nın komünizm karşıtlığı, kısmen Almanya’nın tek lider idolu, bir parça dinî heyecan ve bol bol milliyetçilik karışımı, tuhaf bir oluşum olarak kabul edilebilir.  Elbette ki fatura “azınlıklara” çıkarılacaktı. Savaşın ölümcül tehdidinin yanında, getirdiği ekonomik sıkıntı katlanılır gibi değildi ve bir yerlerden mutlaka para bulunması gerekiyordu. Türkiye o yıllarda belki tarımda kendine yetebiliyordu ama gelişmiş ülkeler ile kıyaslandığında sanayisi hemen hemen yok gibiydi. Diğer yandan Türkiye’deki Nazi sempatizanları boş durmuyorlardı. Bir edebiyatçı da olan Nihal Atsız coşkulu bir Nazi hayranıydı ve açıkça antisemitistti. Onun Türkçülüğü kan ve ırk bağına dayalıydı, dolayısı ile İslamiyet etkilerine de karşı çıkmaktaydı. Bir başka Yahudi karşıtı Cevat Rıfat Atilhan ise İslamî heyecan ile dolu bir sentezi savunmaktaydı ve Alman nasyonal sosyalistler ile doğrudan ilişki içindeydi. Irkçı Alman dergisi “Der Stürmer” ve çeşitli Nazi gazetelerinde bazı yazıları yayınlanmıştı. Milliyetçiliği, vatanseverliği çoktan aşmış ve düpedüz faşizme yönelmiş dergilerde aynen Nazi propagandalarına benzer şekilde Türk kanının, Türk ırkının asaleti ve üstünlüğü anlatılıyor, bazı Nazi yayın organlarından alınmış Yahudi düşmanı resimler kullanılıyordu. Orhun, Bozkurt, Atsız Mecmua, Kopuz, Gök-Börü, Tanrıdağ, Çınaraltı, Ergenekon, Türk Amacı gibi dergiler de gerek duyduklarında Yahudi konusunu işliyorlardı.

Üst resimdeki mesaj: Yahudi asırlardan beri beşeriyeti ölüm havası ile uyutarak inci dizginlerle felakete sürüklüyor. Irk ve milliyet aşkı, bu tehlikeye karşı en emin tahaffuz (korunma) çaresidir. 
Fakat bunlar sadece bir kaç örnektiler ve Yahudi düşmanlığı hem meclis içinde, hem basın yayın camiası içinde, dolayısıyla halk içinde kök salmaktaydı. Tüm bunların doğal bir bileşkesi olarak, Türkleştirme siyaseti saldırganlaştı ve Yahudilere karşı şüpheci tutumunu bir tarafa atıp harekete geçti. Artık, nüfusun mutlaka “Türkleştirilmesi” lazımdı ve zaten gereken adım 10 Haziran 1934 tarihinde kabul edilen İskân Kanunu ile atılmıştı. Yasa aslında, Türkiye’ye sığınan veya getirilen, sayıları bir milyonu aşan Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya muhacirlerinin yerleştirilmesine yönelikti. Bunların hayat şartlarının iyileştirilmesini, kendilerine toprak ve tohumluk malzeme yanında vergi kolaylığı sağlanmasını hedef tutuyordu ama gayrimüslimler için gizli tehlikeler de içermekteydi. Böylece mevcut nüfus daha çok Müslüman-Türk üstünlüğüne dayanacaktı. Yasalar harıl harıl çıkarılır ve kararnameler devreye sokulurken Yahudilere fiziksel saldırılar başlamıştı. İzmir’deki Amerikan konsolosu Perry George, ta 1934 yılında bile İzmir Yahudilerinin evlerine kapandığını ve saldırı korkusu ile dışarıya çıkamadıklarını ifade ediyordu. Basın da, bu uzun dönem içinde, aynı doğrultuda yayınlarına devam etmekteydi. Başlangıçta, antisemitism, milliyetçi bir coşku ile “ithal edilmişti”. Savaş yıllarının ardından, bir süre uykuya yatar gibi göründükten sonra, 1980 darbesinin ardından, bu sefer Siyasal İslam doğrultusunda ortaya çıkacaktı. Hemen savaş yıllarına geri dönersem; basında Yahudileri tefeci, riyakar, kan emici gösteren yüzlerce yazı ve karikatür yayınlanıyordu. Irkçı-milliyetçi veya islamcı-milliyetçi yazarların antisemitik makaleleri artık alışılmış bir durumdu.
Alıntılıyorum:
Atilhan çok aşırıya gitmekteydi; tahrikleri Türkiye’de çok sayıda entellektüelin sert eleştirileri ile karşılandı ve çıkardığı Millî İnkılâp mecmuası Trakya olaylarından sonra yasaklandı. Ancak antisemitik içerikler diğer yayınlarda kendilerine yer buluyorlardı. Örneğin Mayıs ve Haziran 1934’te Vakit gazetesi, o zamanlar Almanya’da yaşayan Mustafa Mermi’nin açıkça antisemitist bir çok makalesini yayınladı. (…) O dönemin en büyük tiraja sahip gazetesi Cumhuriyet, nasyonal sosyalistler tarafından örgütlenen 1 Nisan 1933 tarihli Yahudi karşıtı boykotu bir “müdafaa hareketi” olarak tanımlıyor ve bu eylemin NSDAP’nin “demir gibi kuvvetli zapturaptı sayesinde sükun ve intizam içinde tatbik olunduğundan” övgü ile söz ediyordu. Nadir Nadi, “Hitler Viyana’sından Röportajlar” başlıklı bir yazı dizisinde, Avusturya’nın 1938’deki ilhakına eşlik eden korkunç Yahudi pogromundan büyük bir anlayışla söz ediyordu: “senelerden beri zavallı Avusturyalıların Yahudilerden neler çektiğini iyi biliyorum. Yahudiler, (Avusturya’nın) millî benliğine tamamiyle yabancı olarak halkın sırtına bir sülük gibi yapıştı.”
Bu tür yayınlara karikatüristler de eşlik etmekteydi. Akbaba ve Karikatür dergileri Yahudileri para canlısı, dolandırıcı, sömürücü vs gösteren karikatürlerle doluydu. Bu karikatürlere göre, Türkiye’deki Yahudilerin ülke sevgisi göstermelikti, aslında sadece paraya tapıyorlardı.

Türk siyasetinin yanında, Türkiye’deki basının egemen dış güçlerden nasıl etkilendiği bence ayrı bir araştırma konusu olabilir. II Dünya savaşı yıllarında Alman siyasetinden etkilenen basınımız, Almanya’nın harbi kaybetmesi ve Amerikan siyasal-kültürel üstünlüğünün sağlanması ile kolaylıkla çizgi değiştirebilmiştir. Cumhuriyet, Hürriyet gibi yayın organlarında bazen ılımlı milliyetçi, bazen sol ve emekten yana çizgiler hakim olsa da, zamanında tuhaf ve traji-komik yayın politikalarına rastlamak mümkündür. Örneğin, Nazım Hikmet’i büyük vatan şairi olarak öven ve okurlarına onun kitaplarını hediye eden Cumhuriyet gazetesi, soğuk savaş yıllarında, okurların Nazım’ın yüzüne “bol bol tükürebilmeleri için” resmini yayınlamıştı ! Fakat şunu söyleyebilirim ki, politik değişiklikler olsa da Yahudi düşmanlığı ortak bir tema olarak derinlere işlemiştir.

Basın-yayın saldırıları, devlet politikasındaki sert değişim, ekonomik sıkıntı ve nüfusun Türkleştirilmesi gibi faktörlerin tümü birleşince hadiseler hızlanmaya başladı. Bundan sonra, Trakya Olayları, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları gibi toplumsal patlamalarla sonuçlanan saldırılar kapıda bekliyordu.
-devam edecek-
Bu reklamlar hakkında



Bunu paylaş:


Revenir en haut
vahe2009
Modérateur Général
Modérateur Général

Hors ligne

Inscrit le: 07 Nov 2009
Messages: 23 500
Point(s): 67 042
Moyenne de points: 2,85

MessagePosté le: Sam 27 Fév 2016 - 10:38
MessageSujet du message: Türk-Yahudileri İçim Holokostlu 1941-1945 'li Yıllar Nasıl Geçti ?
Répondre en citant

← TÜRKİYE YAHUDİLERİ VE SOYKIRIM YILLARI -4-
TÜRKİYE YAHUDİLERİ VE SOYKIRIM YILLARI -6- →

TÜRKİYE YAHUDİLERİ VE SOYKIRIM YILLARI -5-
Posted on 24 Kasım 2014 by leventerturk1961
Türkiye Cumhuriyeti’nin utanç dolu tablolarından biri olan Trakya Olayları 21 Haziran 1934 tarihinde Çanakkale’de Yahudilere ait dükkanlara ve Yahudilere sözlü ve fiziksel saldırıların gerçekleştiği boykotlarla başladı. Hadiseler çok kısa sürede çığrından çıktı ve Trakya’ya yayıldı. Aradan geçen uzun yıllar içinde devlet yetkilileri ve bazı tarihçiler tarafından, hadiseler -hep olduğu gibi- “üç beş çapulcunun işi” şeklinde savsaklansa da, yapılan araştırmalar, ortaya çıkarılan raporlar bu saldırılardaki devlet desteğini netlikle ortaya koymakta. Aslında Trakya olaylarına yol açan zemin, zaten çoktan hazırlanmıştı. Devlet hem ekonomik anlamda, hem de nüfus çoğunluğu ve kültürel anlamda her yerin Türkleştirilmesi politikasını güdüyordu.  Yahudilerin bölgeden kovulması ile hem taşınmaz mallarına ucuza el konulacak, hem de buralara muhacirler de dahil olmak üzere Müslüman Türk nüfus yerleşecekti. Halkı Yahudilere karşı kışkırtmak için, her tür antisemitik yayın yapılıyordu. Kulaktan kulağa dolaşan rivayetlerle, Yahudilerin tünel kazarak Türklerin evlerine girdikleri, onları boğazladıkları gibi asılsız iftiralar atılmaktaydı. Kısaca, bomba artık patlamaya hazırdı.

Çanakkale’de Yahudiler, şehri hemen terketmezlerse öldürüleceklerine dair imzasız tehdit mektupları almışlar ve çoğunluğu şehirden ayrılmışlardı. Edirne’de, önceden organize edildiği belli olacak şekilde, Türk milliyetçileri Yahudi mahallelerini ele geçirdiler. Güvenlik güçlerinin gözleri önünde saldırılar ve yağma gerçekleşiyor ama buna karşılık polisler Yahudilere şehri hemen terketmeleri için anonslar yapıyorlardı. Kırklareli bölgesinde ise olaylar adeta bir pogroma dönüşmüştü. Yahudilerin evleri ve dükkanları saldırıya uğradı, yağmalandı, bazı kadın ve hahamlara şiddet uygulandı. Yahudiler panik halinde İstanbul’a kaçtılar ve Yahudi cemaatleri tarafından okullara veya cemaate ait merkezlere yerleştirildiler. Bir süre sonra hükümet duruma el koydu. Başbakan İsmet İnönü “yaklaşık yüz mülteci” diyerek hadiselerin gerçek boyutunu olduğundan küçük göstermeye çalıştı. Sanıyorum, olayların bir kitlesel yıkıma doğru ilerlemesinden ve dış dünyaya karşı zor durumda kalmaktan korkarak hükümet kanadı da geri adım atmıştı. Hemen bir rapor hazırlandı ve yeni bir demeç verildi. Bu demeçte: “çapulcu anasır harekete geçerek Yahudi evlerine tecavüzle hırsızlığa ve soygunculuğa koyulmuşlardır… ve bu esnada 65 ev soygunculuğa uğramıştır” deniyordu. Soruşturmalar yapıldı ve gerçekten de yağmalanan malların bir kısmı sahiplerine iade edildi. Bazı kişiler tutuklandı ve kışkırtıcı yayın yapan Millî İnkılâp dergisi yasaklandı.

Oysa bu göstermelik tedbirlerin pek de önemi yoktu. Çünkü bu olaylar ile Yahudilere, istenen mesaj verilmişti: “Derhal buraları terkedin, yoksa …” İstenen sonuç elde edilmişti. Yahudi aileler şehirleri terkettiler ve evleri, işyerleri yok pahasına yerli nüfusa satıldı. Aslında, bölgeyi tamamen Türkleştirmeyi hedefleyen Iskân Kanunu devreye sokuluyordu. 1934 Şubat ayında Trakya bölgesi için bir umumî müfettişlik kurulmuş ve başına da İbrahim Tali Öngören tayin edilmişti. İttihat ve Terakki’nin eski yöneticilerinden biriydi, Birinci Dünya Savaşında Teşkilat-ı Mahsusa’nın lider kadrosu içindeydi ve Yahudilere karşı nefretle doluydu.  Bölgeye atanınca haftalarca incelemeler yaptı, parti ve hükümet makamlarına 90 sayfalık bir rapor sundu. Bu rapor, Başbakanlık Arşivinde 490.01.643.30.1 etiketi ile saklanmaktadır. Rapordan bazı bölümleri alıntılıyorum:
Trakya Yahudisi göze batacak kadar ahlâkî fesat ve karaktersizlik içindedir. Muzurdur. (…) Yahudiliğin yılışık, hilekâr zamirini gizler, kuvveti daima alkışlar, altına tapar. (…) Yahudi terbiyesinde şeref ve haysiyetin yeri yoktur. Trakya Yahudisi harplerin Türk unsuru üzerinde yaptığı tahripkâr tesirleri üzerinde yükselmiş, zenginleşmiş ve kuvvet bulmuştur. Trakya Yahudileri, Trakya’yı Filistin’e eş yapma davasındadır. Trakya’nın bütün iktisadî kaynaklarına elini uzatmış bu unsurun Trakya Türkü’nün kanını daha fazla emmesine müsaade etmemek Trakya’nın inkişafı için en büyük ihtiyaçtır. 
Bunlar sıralandıktan sonra, elbette konuyu Komünizm tehlikesine getirmemek de olmazdı. Raporda, Yahudilerin işçi kulüpleri ile ilişkide oldukları ve memlekette komünizmin çekirdeğini kurmak için faaliyetlerde bulundukları da iddia edilmekteydi. Sonunda ise, artık bu meseleyi kat’i olarak halletmenin zamanı gelmiştir denilerek, açıkça Yahudilerin kovulması hedefi konuyordu.
Olayların ardından, bazı tutuklamalar ve ortamı yumuşatan millî birlik-beraberlik demeçleriyle konu kapatıldı. Yahudilerin uğradığı zarar ise felaket boyutlarındaydı. Yahudiler öldürülmemişti, hatta, olaylarda tek ölen kişi bir Türk Jandarma çavuşuydu. Ancak Yahudilere ağır bir darbe vurulmuştu ve Türkiye’ye duydukları güveni ciddi şekilde kaybetmişlerdi. Kaçan Yahudilerin bir kısmı İstanbul’a yerleşti veya ülkeyi terketti. Birçoğu tehditlere boyun eğerek, sahip oldukları malları komik denecek bir fiyata sattılar. Edirne’de 7000 olan Yahudi nüfusu 2500 rakamına geriledi. Fakat bu tertipler bile iskân ve Türkleştirme kampanyalarının sadece başlangıcıydı.
İlerleyen yıllarda Yahudiler apar topar, mecburî askerlik hizmetine alındılar. 1941 yılında, yaşları 25-45 arasında değien erkekler toplanarak askere alındı. Konya, Yozgat, Eskişehir ve Kandıra’ya nakledildiler. Adeta evlerine baskınlar yapılıyordu. O günleri yaşayan işadamlarından Vitali Hakko, anılarında yaşanılan hayret ve dehşeti anlatmıştır. Pek çoğu askerlik vazifesini yapmış ve dönmüş oldukları halde, hiçbir uyarı yapılmadan birer kaçak, suçlu gibi toplanmışlardı. Nereye götürüldüklerini bilmiyorlardı, kendilerin kimse bilgi vermiyordu. Tarihe “20 Kur’a” olarak geçen bu mecburi askerlik hizmetine tabi tutulanlar, bir çeşit iç tehdit, casus gibi görülmekteydiler. Başbakanlık arşivlerinde gayrimüslim ihtiyatların yol yapımı çalışmalarında kullanılmak için askere alınmalarını emreden hükümet kararları bulunmaktadır. Genelde gayrimüslimler askere alınırken, sonradan İslamiyete geçmiş bazı kişiler bile yol yapımında çalıştırıldılar. 1942 Temmuz’unda, yine hiçbir açıklama yapılmadan terhis edildiler. 1943 yılında da gayrimüslimlerin askere alınmasına ve çalıştırılmasına devam edildi.
Bu bölümde, aslında Trakya Olayları’na çok az değindim ve sadece bu olayların hangi gaye ile planlandığını anlatmaya çalıştım. Yaşananlar, burda anlatılanlardan çok daha korkunçtu. Halk, Trakya Paşaeli gazetesi başta olmak üzere, çeşitli yayın organları ile yeterince doldurulmuştu. Yahudiler resmî makamlara defalarca başvurmuşlar, fakat her seferinde kendilerine “endişeye gerek yoktur” tarzı cevaplar verilmişti. Yıkım ve yağma yaklaşık 15 gün sürdü. Ev ve dükkanlardan sonra, gruplardan bazıları sinagoglara da saldırmaya niyetlendi. Bu arada, yerli halktan birkaç vicdan sahibi Müslüman insan Yahudileri korudular. Çanakkale’de halkın sinagoga yöneldiğini gören Hasibe isimli Müslüman bir hanım, seccadesini sinagog önünde açıp namaz kılmaya başlayınca saldırganlar çekildiler. Fakat maalesef bunlar bireysel çabalardı ve toplu saldırıyı durdurmaya yetmiyordu. Geleneksel Kırkpınar güreşlerinin Loryalo parkına alınması ile şehre yabancılar gelmiş ve provakasyonlar için gereken kalabalık toplanmıştı. Güreşin ardından aniden “Yürüyün, Yahudi yağması var!” diye naralar gelmişti. Zaten fakir durumda olan insanlar, kolay kazanç hevesi ile gruplara uymuşlar ve ilk etapta 65 ev yağmalanmıştı. Sonra Arasta çarşısındaki dükkanlara saldırıldı, birkaç Yahudi kadına tecavüz edildi. Cemaat hahamının elbiseleri parçalandı ve zorla sakalları kesildi. Yüzükleri almak için bir kaç genç kızın parmakları koparıldı. Hadiseler için kalabalık toplandığı o kadar belliydi ki, normalde 3 vagonun beklediği Kırklareli-Alpulu istasyonunda o gün 15 vagon bulunuyordu. Yaklaşık 400 Yahudi, tüm varlıklarını bırakarak süratle İstanbul’a kaçtılar, bazıları ise Yunan ve Bulgar sınırlarına varmaya çalışıyorlardı.
***
Tüm bu uygulamalar dahi, Yahudi nüfusun yeterince azalmasına, dahası, acilen ihtiyaç duyulan bütçenin toparlanmasına yetmiyordu. Nihayet, gayrimüslimlere ve bilhassa Yahudilere karşı en ağır darbe indirildi: 11 Kasım 1942’de 4305 sayılı kanun olarak yürürlüğe sokulan Varlık Vergisi.
-devam edecek-


Revenir en haut
vahe2009
Modérateur Général
Modérateur Général

Hors ligne

Inscrit le: 07 Nov 2009
Messages: 23 500
Point(s): 67 042
Moyenne de points: 2,85

MessagePosté le: Sam 27 Fév 2016 - 10:39
MessageSujet du message: Türk-Yahudileri İçim Holokostlu 1941-1945 'li Yıllar Nasıl Geçti ?
Répondre en citant

TÜRKİYE YAHUDİLERİ VE SOYKIRIM YILLARI -6-
Posted on 25 Kasım 2014 by leventerturk1961
Varlık vergisi
Resmen 11 Kasım 1942 günü yürürlüğe sokulan Varlık Vergisi, cumhuriyet tarihimizin en çok tartışılan konularından biridir ve öyle görünmektedir ki, “tarafların” kendi bakış açılarından tartışılmaya devam edecektir. Ben elimden geldiğince Türkiye Cumhuriyeti’ni suçlamadan fakat haksızlıkları da savunmadan orta yoldan gitmeye çalışacağım.
Varlık Vergisi ile ilgili söylenebilecek ilk şey dönemin olağanüstü şartlarıdır. Hemen tüm Dünya yıkıcı bir savaşın içindedir ve Türkiye sıcak savaşa girmiş olmasa dahi bunun ekonomik etkilerini fazlası ile hissetmektedir. Ekmek başta olmak üzere bazı temel gıda maddeleri karneye bağlanmıştır. Savaşa girme ihtimaline karşı bir milyona yakın genç silah altında tutulmakta ve askerî masraflar bütçeyi çok zorlamaktadır. Türkiye’nin Almanya ve İngiltere gibi mecburen iyi ilişkiler kurmak zorunda olduğu ülkelerle ticari faaliyetlerinde daralma gözlenmektedir. Dönemi inceleyen tarihçilere göre bu faktörlere ek olarak arz-talep dengesinin bozulması, karaborsacılık, tefecilik, alım gücünün düşmesi, işsizlik ve yolsuzluklar Cumhuriyeti son derece zor durumda bırakmıştır. Bazı kişilerin savaş ortamından yararlanıp aşırı derecede şiştiği, olağanüstü kârlar elde ettiği de sanırım gözden kaçırılamaz. Fakat, devletin yanlış ekonomik politikaları ve kendi içindeki yolsuzluklar da ayrı iddialar olarak öne sürülmüştür. Örneğin, devletin çeşitli malları kendisinin satın alması ve nerdeyse %500 oranına varan fiyat artışları, tarım mahsullerinin yetersiz olması, tüm bunlar yapılırken devlet bürokratlarının yolsuzluklara karıştığı iddiaları da vardır. Halk durumdan şikayetçidir ve halkın bu şikayeti gizli veya açık olarak gayrimüslimlere yönlendirilmekte, onların halkın sırtından zengin olduğu temaları gazete ve dergilerde işlenmektedir.

Varlık Vergisi’ne gelmeden önce zaten bazı ekonomik tedbirler yürürlüğe sokulmuştu. Bunların başında 18 Ocak 1940’da kabul edilen Milli Korunma Kanunu gelmektedir. Bu kanunla devlet, ekonomiyi tamamiyle kontrol altına almak istiyordu, fakat kanunun uygulanmasıyla fiyatlar bir parça kontrol altına alınsa da karaborsacılık, stokçuluk önlenememiş, bir süre sonra fiyatlar yine yukarı fırlamıştı. Para basarak giderlerin karşılanması yoluna gidildiğinde ise enflasyon olgusu devreye girmiş ve hükümet sürekli artan kamu masraflarını karşılamak için ek vergiler getirmişti: Toprak Mahsulleri Vergisi, Hayvan Vergisi ve Yol Vergisi gibi. Mecliste yapılan tartışmalarda büyük tüccarların ve bazı zümrelerin hile ile vergi kaçırmaları, eksik gelir beyanında bulunmaları ve şaibeli bir şekilde aşırı servet sahibi olmaları da ele alınıyordu. Dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu bir meclis konuşmasında ekonomik problemlerin temelinde üretim azlığı, ithalat eksikliği ve “yanlış tedbirlerin” yanı sıra vurgunculuk, karaborsacılık ve stokçuluğun da bulunduğunu ifade ediyordu. Tedavülde bulunan paranın bir kısmının, bir sefere mahsus çıkarılacak bir kanun ile geri alınması gerektiğine dikkat çekmişti. Böylece, uzun tartışmalardan sonra 11 Kasım 1942 tarihinde kanun yürürlüğe sokuldu.

Yürürlüğe girdiği tarihten, kaldırıldığı 15 Mart 1944 tarihine kadar, Varlık Vergisinin uygulanma şekline hem içerden, hem dışardan sert eleştiriler geldi.  Kanun, açıkça gayrimüslimleri hedef tutmuyordu. Zaten hiçbir kanun, anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olacak şekilde, herhangi bir sınıfa, etnik veya dinsel gruba yönelik olarak çıkarılamazdı. Fakat kanun içindeki “elastik” ve yorumlanması çok zor maddeler, her tür haksız ve keyfi uygulamaya yol açmaktaydı. Ayrıca kanun ile hedeflenen verginin çok kısa bir süre içinde tahsil edilecek olması da vergi mükelleflerini zor durumda bırakacaktı. Varlık Vergisi kanununun sadece gayrimüslimleri ezdiği iddiaları ise pek de doğru değildir. Çünkü aynı yıllarda Türk köylüsü de büyük maddi sıkıntılar içindeydi. Hayvan Vergisi, Toprak Mahsülleri Vergisi gibi yaptırımlar, zaten fakir olan köylüyü daha da zor duruma sokmuştu. Köylünün elindeki mahsul çok ucuz fiyata alınıyor, bunlar sonra piyasada üç misli fiyatına satılabiliyordu. Bazıları, tohumluk olarak ayırmak zorunda oldukları ürünü dahi vergileri karşılayabilmek için sattılar, bu da tarım üretiminin düşüşü ile sonuçlandı. Onbinlerce köylü yıllık 6 Lira olan Yol Vergisi’ni ödeyemedikleri için taş kırma işlemlerinde çalıştırıldılar.  Diğer yandan, köylünün ödediği toplam vergi ile, gayrimüslimlerin ödediği toplam vergiyi, sadece rakamsal olarak karşılaştırmak doğru kabul edilebilir miydi ? Evet, genel toplamlarda köylü ve diğer çalışanların ödediği vergi elbette gayrimüslimlerin ödediği vergiden fazlaydı. Mesela 1941-1944 yılları arasında köylünün sadece Toprak Mahsulleri Vergisi için 330 milyon lira, gayrimüslimlerin ise İstanbul’da ödediği verginin bunun yarısı kadar olduğu ifade edilmektedir. İyi de, oranlar nedir ? 330 milyon Lira kaç kişiden alınmıştır, bunun yarısı olduğu iddia edilen yaklaşık 160 milyon Lira ise kaç gayrimüslimden toplanmıştır? Savaş ve korkutma gibi sebeplerle gayrimüslim nüfusun düştüğü de gözönüne alınırsa, gayrimüslimlerden çok insafsızca vergiler alındığı tahmin edilebilir. Elbette, o dönemin vergi kayıtları, tutanaklar ve rakamlar, matematiksel hesaplamalar ayrı bir konudur ve öncelikle ekonomiden iyi anlayan uzmanların takdirine bırakılmalıdır. Tüm bunları geçip, Varlık Vergisi kanun metninin bazı maddelerini alıntılamaya başlıyorum.
1. Verginin mevzuu
Madde 1 —. Servet ve kazanç sahiplerinin servetleri ve fevkalâde kazançları üzerinden alınmak ve bir defaya mahsus olmak üzere (Var­lık Vergisi) adiyle bir mükellefiyet tesis edilmiştir.
İlk olarak “fevkalâde kazançlar” terimi dikkat çekmekte. Savaş yıllarında bazı kişiler gerçekten de fevkalâde, olağanüstü kazançlar temin etseler de, bunun takdiri neye göre yapılacaktır ? Mükelleflerin bir kısmından vergi beyannamesi bile istenmemesi, Varlık Vergisi’nin en göze çarpan özelliklerinden biridir. Böylece tamamen keyfî ve hatta belli zümrelere yönelik vergi değerlendirmelerinin yolu açılmıştır. Kanunda daha sonra bu verginin kimlerden alınacağı belirtilmiştir. Çeşitli kanunlarla önceden vergi mükellefi olarak kabul edilenler, büyük kazanç sahipleri, büyük çiftçiler, belli bir değerin üzerinde gayrimenkul sahipleri; komisyonculuk, simsarlık, tellallık, arabuluculuk gibi işleri yaptığına kanaat getirilen kişiler vergi kapsamı içindeydi. Verginin nasıl takdir edileceğine ise şehir, köy ve kasabalarda kurulacak komisyonlar karar verecekti. Bölge mülkî amirin denetim ve gözetiminde, bu komisyonlara kimlerin alınacağı da kanunda belirtilmişti.
Geldik en önemli yere. Komisyonlar, kimlerden ne kadar vergi alınacağına nasıl karar vereceklerdi ? Aynen alıntılıyorum:
Yedinci maddede yazılı komisyonlar, ikinci maddede yazılı mükelleflerin mükellefiyet derecelerini, her mükellef namına 1941 yılında ve ticaretini terk, devir veya tasfiye etmiş olanlar için terk, devir veya tasfiyeye tekaddüm eden son yılda tarhedilmiş veya tahakkuk et­tirilmiş vergi miktarlarını, çiftçilerde mükellefin zirai vaziyetini ve gay­rimenkul sahiplerinin de irat ve vergi kıymeti miktarlarını gözden geçir­mekle beraber bunlarla mukayyet olmaksızın edinecekleri kanaate göre takdir ve tesbit ederler.
Mükelleflerin gelir ve gayrimenkullarinin,  daha önceden takdir edilmiş ölçülere göre gözden geçirilmesi gerektiği belirtilmekle birlikte, “bunlarla mukayyet olmaksızın edinecekleri kanaate göre” ifadesi düpedüz her tür aşırı, haksız, kötü niyetli uygulamaya doğrudan kapı açar ki zaten pratikte gayrimüslimlere yapılan da budur. Bazı gayrimüslim mükellefler ev ve işyerleri de dahil olmak üzere, tüm mal varlıklarını satmalarına rağmen, kendilerine “takdir edilen” vergiyi karşılayamamışlardır. Daha sonra bir kaç örnek vereceğim. Kanunu alıntılamaya devam ediyorum. 8. madde de, komisyonlara bu “fevkalade” kazançları araştırma yetkisi veriyordu:
Madde 8 — Komisyonlar, şirketlerin mükellefiyetlerini tesbit ettik­leri sırada şeriklerin de servetleri derecesini ve fevkalâde kazançlarını araştırarak bunların da mükellefiyetlerini takdir ederler. 
Verginin tahsil edilme usül ve zamanına gelince:
Madde 11 — Komisyon kararları, şehir ve kasabalarda varidat dai­relerinin kapılarına ve köylerde münasip mahallere listeler yapıştırılmak suretiyle ilân ve tebliğ olunur. Listelerin asıldığı, gündelik gazete çıkan yerlerde gazetelerle ve gündelik gazete çıkmıyan mahallerde belediye tellâlları marifetiyle halka ayrıca haber verilir. 
Bundan sonra ise, hiçbir itirazın kabul edilmeyeceği belirtilmişti:
Komisyon kararları nihaî ve katî mahiyette olup bunlara karşı idari ve adli kaza mercilerinde dâva açılamaz. Ancak bir mükellef namına aynı mükellefiyet mevzuundan dolayı mükerrer vergi tarh edilmiş ol­duğu takdirde bunlardan en yüksek olanı ipka edilerek diğerleri tarhiyatı yapan komisyonların vazife gördüğü mahallerin en büyük mal me­muru tarafından mükelleflerin müracaatı üzerine silinir. 
Verginin tahsil edilme müddeti ise acımasızdı:
Madde 12 — Mükellefler vergilerini, talik tarihinden itibaren on beş gün içinde mal sandığına yatırmağa mecburdurlar. On beş günlük müddetin geçmesini beklemeden mahallin en büyük malmefhuru, lüzum gördüğü mükelleflerin menkul ve gayrimenkul mallariyle alacak, hak ve menfaatlerinin ihtiyaten haczine karar verebilir. On beş günlük müddet içinde yatırılmıyan vergilerin Tahsili Emval Kanununa tevfikan tahsiline tevessül edilmekle beraber vergi miktarına müddetin dolmasından itibaren birinci hafta için yüzde bir ve ikinci hafta için yüzde  i ki zammoluııur. Talik tarihinden itibaren bir ay zarfında borçlarını ödemiyen mü­kellefler borçlarını tamamen ödeyinceye kadar memleketin herhangi bir yerinde bedeni kabiliyetlerine göre askerî mahiyeti haiz olmıyan umumî hizmetlerde veya belediye hizmetlerinde çalıştırılırlar.
Böylece, maddi yaptırımın yanında, vergilerini ödeyemeyenlerin  ağır işlerde çalıştırılmasının yolu da açılmıştı.
Varlık Vergisi’nin kapsamına, uygulanma şekline dış basın da ilgi göstermiş ve çeşitli gazetelerde uygulamayı eleştiren makaleler çıkmaya başlamıştı. Sn Ferudun Ata, “THE REFLECTION OF VARLIK TAX TO THE PUBLIC OPINION IN THE USA
(According to New York Times Newspaper), Newyork Times Gazetesi üzerinden Varlık Vergisi’nin ABD genel kanaatine göre yansımaları, isimli çalışmasında bu eleştirilere detayları ile yer verir. Bazı yabancı yayın organlarına göre, Varlık Vergisi özellikle gayrimüslimleri ezmek amacını taşımaktaydı. Veya, hadi iyi niyetle düşünelim, böyle bir özel gaye olmasa bile, uygulamada gayrimüslim kesimi büyük ölçüde ekonominin dışına atması kaçınılmazdı. Kapalı kapılar ardında yapılan konuşmalarda, bu verginin özellikle azınlık sermayedarlarını zayıflatacağı, Türk sermayedarların ise uygun bir şekilde korunacağı dile getirilmekteydi. Sabiha Sertel, Ankara’ya yapılan bir seyahat sırasında Akşam gazetesinin yayın kurulu başkanı ve CHP milletvekili Necmeddin Sadak ile Vakit gazetesi sahibi Hakkı Tarık Us arasında konunun bu şekilde ele alındığını da belirtmiştir.
Varlık Vergisi konusunda daha fazla ilerlemeden, bir şeyi belirmek isterim. Maksadım herhangi bir partiyi, zümreyi önce çıkarmak veya kötülemek değildir. Varlık Vergisi konusunda yorum yapanların bazen sadece kendilerini savunmaya yönelik tavırları bilinmektedir. Örneğin, verginin sadece gayrimüslimlere özellikle Yahudilere karşı olduğunu iddia edenler, aynı yıllarda tüm halkın çektiği sıkıntıları adeta görmez gibi davranmaktadırlar. Diğer yandan, Türkiye’de stokçuluk, karaborsa, rüşvet, yolsuzluk gibi işleri sadece gayrimüslimlerin marifeti gibi göstermek isteyenlere de katılamam. Tarihimiz gerçekçilikle ele alındığında devlet yetkilileri ile, önde gelen çeşitli kişiler arasındaki karanlık ilişkilerin, haksız ve muazzam kazançların ta o muhteşem Sultan Süleyman zamanına kadar uzandığı görülebilir. Yolsuzluk, hem Osmanlı tarihinin hem de Cumhuriyet tarihinin maalesef derinlere işlemiş özelliklerinden biridir.
-varlık vergisi konusuna devam edilecek-


Revenir en haut
vahe2009
Modérateur Général
Modérateur Général

Hors ligne

Inscrit le: 07 Nov 2009
Messages: 23 500
Point(s): 67 042
Moyenne de points: 2,85

MessagePosté le: Sam 27 Fév 2016 - 10:40
MessageSujet du message: Türk-Yahudileri İçim Holokostlu 1941-1945 'li Yıllar Nasıl Geçti ?
Répondre en citant

TÜRKİYE YAHUDİLERİ VE SOYKIRIM YILLARI -7-
Posted on 27 Kasım 2014 by leventerturk1961
Varlık Vergisi -2-
Varlık Vergisi ile Yahudilere ağır yaptırımlar sürerken Türk basınındaki antisemitik yayın politikası da dikkat çekmekteydi ve bu duruma Alman makamları bile şaşırıyorlardı. Alıntılıyorum:
SS Dış İstihbarat şefi Walter Schellberg, Berlin’deki Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Martin Luther’e bir dizi Türk karikatürü göndererek şu yorumda bulunuyordu: “Ekteki karikatürlerin hepsi (…) yanlış anlamaya meydan vermiyecek bir şekilde Yahudileri kötü giden her şeyin sorumlusu, halka zararlı haşarat olarak tasvir ediyor. Türkiye’de ne bizim bildiğimiz anlamda antisemitist bir hareket olduğu, ne de kanunlarında sadece Yahudilere yönelik hükümler bulunduğu düşünüldüğünde, bu durum daha da tuhaf bir hâl alıyor. (…) Bilindiği gibi, son derece sıkı bir şekilde yönlendirilen Türk basınında Yahudilere bu kadar etkili bir şekilde saldırılması, oldukça dikkat çekici olmalı.
Walter Schellberg’in “bizim bildiğimiz anlamda antisemitist bir hareket” derken tam olarak neyi kastettiğini anlayamadım. Eğer, katı ırkçı Nazi propagandası ile karşılaştırıyorsa, elbette -bir kaç gazete ve dergi hariç- Türkiye’de bu şiddette antisemitik yayınlar yoktu. Diğer yandan, Schellber sanırım, Türk halkının ezici çoğunluğunun Sünni Müslüman olduğu gerçeğini gözden kaçırmıştı. Tıpkı Hristiyanlıkta olduğu gibi İslamiyette de tarihten gelen bir Yahudi karşıtlığı vardı. Her ne kadar Kur’an bu konuda çelişkili ifadelere yer verse de, Müslümanların Medine’de yerleşik Yahudilerle olan savaşları ve günümüze kadar süren dinsel nefret ihmal edilemezdi. Gerçi Cumhuriyet rejimi, geleneksel Sünni İslam’a doğrudan cephe almıştı ama bireylerin bilinçaltındaki dinsel motifler kolayca silinemezdi. Cumhuriyetin erken dönemlerindeki antisemitism ağırlıklı olarak milliyetçi renklere sahipti, dinsel inançlar ve heyecanlar da buna eşlik ediyorlardı. İlerleyen dönem içinde, 1950 seçimlerinden 1980 darbesine ve nihayet AKP’nin ezici seçim üstünlüklerine uzanan dilimde eksen yavaş yavaş milliyetçilikten, dinsel tabana kaymaya başladı. Bu sefer durum tersine dönmüştü. Dinsel hassasiyet ön plana çıktı; MHP ve hatta CHP gibi partiler, müslüman kesime hoş görünmek gayesi ile kendi ulusal ve milliyetçi söylemleri ile katkıda bulundular.

Varlık Vergisi kağıt üzerinde belli bir zümreye yönelik değil gibi görünürken, uygulamada ise ayrımcılık başlamıştı. Vergi listelerinde mükelleflerin dinî durumları harflerle ifade ediliyordu: M-Müslüman, G-Gayrimüslim, E-Ecnebi, D-Dönme demekti. Bu hususu Bernard Lewis de  “Modern Türkiye’nin Doğuşu” çalışmasının “Varlık Vergisi” bölümünde anlatmıştır. Hatta harflerle belirtilen bu kesimlere göre ne tür hesaplamaların yapılacağını gösteren anahtarlar bile vardı. Şimdi, gayrimüslimler açısından durumu tüm vahameti ile gösteren bir bölümü alıntılıyorum:
İstanbul için 349,5 milyon liralık bir vergi tesbit edilmişti. Bu toplam meblağın yüzde 90’ı gayrimüslimlere tahakkuk ettirilecekti. Türkiye’nin toplam nüfusu içindeki oranları yüzde 2’yi bile bulmamasına rağmen, vergilendirilenlerin yüzde 87’sini gayrimüslimler oluşturuyordu. Serbest meslek sahiplerinin alt gelir grubunda yer alan (işportacılar, gündelik atölye işçileri, hizmet alanındaki işçiler gibi seyyar işlerde çalışanlar, ücretli büro çalışanları, hizmet sektörü çalışanları vb) çalışanlardan sadece gayrimüslim olanlara Varlık Vergisi tahakkuk ettirildi. İstanbul’da vergi tahakkuk ettirilen insanların yüzde 43’ü bu gruba mensuptu. Herbirinden istenen vergi ortalama 624 Lira idi ve bu, bir öğretmenin veya küçük memurun yıllık kazancına tekabül ediyordu.
Küçük gelir sahiplerine bu tarz uygulama yapılırken, kendine ait dükkanı, fabrikası, herhangi bir ticari işletmesi olanlara bıçak indirildi. Takdir edilen bazı vergiler şirket sermayelerini çok aşmaktaydı. Varlık Vergisi’nin “yerli sermaye” oluşturmaya yönelik amacı saklanılacak gibi değildi. Başbakan Saraçoğlu bunu zaten açıklıkla ifade etmişti:
Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldıracak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz. (Barutçu, Siyasal Anılar içinde, s263, aktaran Berkes 1997, s245)
Kanunda belirtilen 15 günlük ödeme süresi başladığında pek çok aile dükkanlarını, evlerini, şirketlerini, halılar ve mobilyalara kadar her şeylerini sattılar. Ödeyemiyeceği belli olanların mal varlıkları haczedildi. İntihar eden kişiler oldu. İki haftalık bir ek ödeme süresi tanındı ama iki hafta içinde kimsenin bunca parayı bulabilmesi mümkün değildi. Ödeme süresi sona erdiğinde polis kuvvetleri vergi mükelleflerini tutuklamaya başladılar. Kanuna zıt şekilde, 55 yaşını geçmiş insanlar dahi tutuklanıyor ve bunlar Sirkeci gibi tren istasyonlarında toplandıktan sonra trenle Doğu Anadolu’ya, Erzurum ile Bayburt arasındaki Aşkale kampına gönderiliyorlardı. O yılları yaşamış olan Salomon Ergas’ın, ABD’de yaşayan kardeşi Jak Ergas’a yazdığı mektubu alıntılıyorum.
Uzunca bir süredir sana yazamadım, çünkü bilhassa azınlıklar ve ailemiz için son derece ağır bir mesele olan varlık vergisi yüzünden aklım karmakarışıktı ve yazacak durumda değildim. (…) Bizden, yani Isaac Ergas şirketinden 450.000 Lira varlık vergisi ödememizi istiyorlar. Oysa bizim sermayemiz sadece 200.000 Lira. Hüsamettin Eren’e 15.000 lira vergi tahakkuk ettirildi, oysa onun 500.000’den fazla parası var. Brod’a ise 600.000 Lira tahakkuk ettirildi, onun da sadece 300.000 Lirası var. (…) Aşkale’ye gönderilmiş olan birkaç kişinin isimleri şöyle: Moise ve Robert Benbasat. (…) 50.000 Lira vergi tahakkuk ettirilen Raphael Kazse ve oğlu Sam, 400.000 Lira vergi tahakkuk ettirilen avukat Gad Franco ve 300.000 Lira ödemesi gereken Şekip Adut.
Evvelsi gün ikinci grup da Aşkale’ye gönderildi. Aralarında senin de tanıdığın birkaç kişi var: 350.000 Lira ödemesi gereken yaşlı Satarasvili (72 yaşında).Herbirine 35.000 Lira tahakkuk ettirilen Joshuah (74 yaşında) ve Eliah Menda (72 yaşında, ikisi d hasta) kardeşler. Bu kardeşler iki Müslüman Türk ortakla birlikte bir tekstil atölyesi işletiyorlar. Müslümanlara pek az vergi tahakkuk ettirildi, oysa Yahudiler sürgüne gönderiliyor. Bu yukardakilerin hepsi yaşlı ve hasta, fakat onları yine de havanın sıfırın altında 30 derece olduğu Aşkale ve Kopdağ dağlarına gönderiyorlar.
Her gün evlerimizin ve mobilyalarımızın satılmasını bekliyoruz. Her gün aleni müzayedeler yapılıyor ve alıcılar sadece Müslüman Türkler. Nasıl sona ereceği bilinmeyen bir felaket bu.
Türkiye’de böyle şeyler olabileceği kimsenin aklına gelmezdi.
Solomon Ergas’ın, ABD’de yaşayan kardeşi Jak Ergas’a yazdığı 13 Şubat 1943 tarihli mektup.

Vergisini ödeyemediği için Aşkale kampına gönderilen insanlara günlük 2,5 Lira ödeniyor, bunun bir kısmı “iaşe ve konaklama ücreti” olarak kesiliyor, geri kalanın yarısına da vergi borcuna karşılık el konuyordu. Kamplarda soğuktan ölenler oldu.
Bu sırada, icra memurları haczedilen ticari veya ev eşyalarını satmaya başlamışlardı. Gazeteler satışa sunulan eşyaların listesini yayınlıyorlardı. Bu dönemde bazı Yahudiler servetlerini, gayrimenkullerini tamamen yitirdiler. Paniğe kapılmışlar, Türkiye’ye olan güvenlerini kaybetmişlerdi.

Ocak 1943 ve Haziran 1944 arasında 3.150 Türkiye Yahudisi Filistin’e göç etti, sayı zaman içinde 4.500’ü aştı. 6-7 Eylül olayları ve benzer azınlık ve Yahudi karşıtı devlet politikalarına bağlı olarak, yakın dönemlere kadar, Yahudiler Türkiye’den ayrıldılar. Bir kısmı, artık bir devlet haline gelmiş olan İsrail’e yerleşti ve orda Yahudi Türk grupları oluşturdular.
Sonuç:
Varlık vergisi, yoksul köylülere ve Türk girişimcilere de uygulanmasına rağmen, gayrimüslimler, özellikle Yahudiler üzerindeki yıkıcı etkileri görmezden gelinemez. “Modern Türkiye’nin Doğuşu” kitabında Bernard Lewis, Varlık Vergisi’nin çok aşırıya kaçtığını ve uzun vadede Türkiye’nin aleyhine işlediğini belirtmiştir. Lewis’e göre:
a) Her şeyden önce, hedeflenen vergi toplanamamış ve tabiri caiz ise altın yumurtlayan tavuk kesilmiştir. Mükellefleri tümü ile batırmadan, uygun bir vergi almak ve düzenli, insaflı vergilerle devlete sürekli gelir sağlamak dururken, bu yapılan uygulama ile bir seferlik bütçe toplanmış ama bu para da kısa sürede eriyip gitmiştir.
b) Türkiye’nin kültürel zenginliği biraz daha tahribata uğramış, geride kalan Yahudiler de sinip içlerine kapanarak kısmen marjinalleşmiştir.
c) Genç Türkiye Cumhuriyeti’ne ilgi duyan ve ülkeye yatırım yapmayı düşünen girişimciler ürkütülmüş ve kaçırılmıştır.
Elbette Varlık Vergisi’ni savunanlar da vardır. Dönemin maliye müfettişlerinden Cahit Kayra, kendisi ile yapılan bir söyleşide Varlık Vergisinin o günün şartları içinde zorunlu olduğunu, hatta Türkiye’nin o sayede ayakta kaldığını söylemektedir. Bu söyleşiden bazı bölümleri aşağıya alıntılıyorum ve kişisel yorumlarımı ekliyorum. Herkesin fikir ve eleştirilerine saygım vardır. (Gazeteci Şenol Çarık’ın söyleşisi.)
***
(Şenol Çarık) -Tarihimizle yüzleşmek adı altında birçok çalışma ortaya atılıyor. Varlık Vergisi konusu da biraz böyle değil mi, siz nasıl yorumluyorsunuz bunları?
(Cahit Kayra) -Tarihimizle yüzleşmek tabi iyi bir şeydir ama, bu Varlık Vergisi’nin kurcalanması tarihimizle yüzleşmek değil, tarihimizi özellikle de geçmiş yönetimleri kötülemek şeklinde oluyor.
Buna katılıyorum. Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları gibi uygulamalar bilinmeli ve bir daha böyle şeylerin yaşanmaması için çaba sarfedilmelidir. Fakat, o dönemi açan İslamcı kadrolar bu ve benzeri hadiseleri bütünüyle Cumhuriyet düşmanlığı yapmak için bir koz olarak kullanmaktadırlar. Ana hedefleri ise Mustafa Kemal Atatürk ve onun Türk toplumuna gösterdiği idealleridir. Buna ek olarak, işlerine geldiğinde “tarihle yüzleşen” İslamcı kadroların Yahudi düşmanlığı da artık saklanamayacak bir duruma gelmiştir.
– 11 Kasım 1942’de çıkarılan 4305 Sayılı Varlık Vergisi kanununun içeriğinden söz edebilir misin biraz?
– Belli ölçülerde devlet ciddi bir finansmana ihtiyaç duyuyordu. Bu finansmanı sağlayacak kaynaklar da nelerse varlık vergisi onlardan alınmıştır. Kimin varlığı varsa ondan alınmıştır. Yani varlığı olmayanlardan alınmamıştır.
1939’da İkinci Dünya Savaşı başladı. Türkiye bu savaşa girmemeye çalıştı. Fakat bir gün savaşa girmek zorunda kalınabileceği veya yabancı kuvvetlerin ülkeyi işgal edebileceği endişesiyle 7 yıl süreyle sınırlarda 1 milyon askeri konuşlandırmak, beslemek zorunda kaldı. O yıllarda nüfusumuz 18 milyondu. Askere gidebilecek yaklaşık 4 milyon erkeğin 1 milyonu sınırlara gönderilmişti. 1 milyon insanı beslemek, sınırlarda tutmak büyük masraftı. Devletin 1939’da 390 milyon TL olan bütçe harcaması 1942’de 900 milyon TL’ye çıkmıştı. Katlanan harcamaları karşılamak için vergi toplanamadığından önce piyasaya para sürüldü. Dolaşımdaki banknot 1939’da 300 milyon TL dolayında iken 1942’de 800 milyon TL dolayına çıkarıldı. Piyasaya banknot sürüldükçe fiyatlar arttı. Enflasyon iki katına çıktı.
Eh, aşağı yukarı, yazımın önceki bölümünde yer verdiğim koşullardan söz etmekte.
-Uygulamada gayrimüslimlere, azınlıklara yönelik haksızlıklar, çifte standart uygulandığı fikrine katılıyor musunuz?
-Az önceki sorunuzun devamı aslında bu. Bu yanlış bir şey. Kanunda böyle bir şey yok! Mehmet İzbey ve bazı arkadaşlar böyle bir ayrıma gitti. Tahakkuk rakamları üzerinde duruyoruz ama tahsilat çok daha önemliydi. Verginin yüzde 20-25’i tahsil edilememiştir. Biz biliyoruz ki, Türkler vergilerinin tamamını verdiler. Ben o zaman Maliye Müfettişiyim. Maliye Bakanlığı, gelir kurumlar vergisi düzenini kuracak, aşırı kazançları kontrol edecek, itirazlar gelecek, itirazlar gidecek. Bu durumda Maliye Bakanlığı getirdi Varlık Vergisi’ni. O zamanki İstanbul, küçük bir sosyetedir, herkes birbirinin ne kadar zengin olup olmadığını bilir. Buna dayanarak zenginlerden, hatta herkesten vergi alınacak dendi. Asıl kıstas kimlerin zengin olduğuydu. Ki dediğim gibi zaten kimlerin zengin olduğu biliniyordu. Ben diyorum ki, bunlar belirlenirken ayrıcalık yapılmadı. Varlık Vergisi dediğimiz şey, acele kimde para varsa, kimin varlığı varsa ondan para almak istiyoruz. Ayrıntılara ve rakamlara kitabımda da değindim. Ticaret Odası’nın kayıtlarındaki işadamlarının yüzde 87’si azınlık ve yabancı. Onlardan da alındı Varlık Vergisi. Gayet tabi, kimden alınacaktı ki?
Vergi alınmasına alındı da, bunun, girişimcileri batıracak şekilde mi yapılması gerekiyordu?  Ayrıca vergi tahakkuk usülünün olmaması ve bunun “takdir edilerek” yapılması da tuhaf bir durum. Sn Kayra, vergide bir ayrımcılık yapılmadığını “Kanunda böyle bir şey yok!” sözü ile savunuyor. Alay mı ediyor, yoksa muhatabını akılsız yerine mi koyuyor? Elbette, kanunda böyle bir şey olmayacak !  Ama bütün mesele şu, komisyonların “takdir haklarında” yatıyor.
– Uygulamada yanlışlar yapılmadı mı peki?
– Hem de çok yanlışlar oldu. Savaş yapıyorsunuz Şenol Bey. Yahu siz ne diyorsunuz. Siz yaşamadınız savaş nasıl bilmiyorsunuz. Bu lafları bırakalım. O zaman ki savaşı düşünün. 70 milyon insan ölmüş hudutlarınızda. Herkes her şey yanıyor, siz bir köşede devleti ayakta tutmak ve savaşa girmemek istiyorsunuz. Hepsi bu kadar, yanlışlık her yerde olabilir.
“Yanlışlık her yerde olabilir” … doğru. Ama nedense bu yanlışlıklar özellikle gayrimüslimlere yapılmış ve nasıl oluyorsa, basın tarafından da desteklenmiş. Ben bu savunmayı, sistemli ve kasıtlı olarak başlatılan kampanyayı örtbas etme çabası şeklinde yorumlamaktayım. Zannımca, Varlık Vergisinin açılmayan bir yönü daha vardır. Türk köylüsü, esnafı ve diğer varlık sahiplerinden vergi alınırken, acaba araya kişisel hesaplaşmalar, geçmişe dayalı düşmanlıklar, kolayca arazi ve mal sahibi olma hesapları ne derece girmiştir ? Umarım bu konuda da tatmin edici çalışmalar yapılır.
– Varlık Vergisi ne kadar süre yürürlükte kaldı?
– Uygulama 1943 yılında kaldırıldı, tahakkuklar hesaplandı ve hesap kapatıldı. Vergilerden tahsil edilen 315 milyon liranın içinde Gayrimüslimlerden 30 milyon lira alınmıştır. Yabancılardan da 130 milyon lira alınmıştır. Yani, 315 milyon liranın 160 milyonu onlardan alınmıştır.
Varlık Vergisi, Türkiye’deki gayrimüslimlerin yanında, “ecnebi” statüsünde bulunan diğer yabancılara, yabancı firmalara bile uygulanmış ve araya konsoloslar, bazı hatırlı iş adamları girerek buna engel olmuşlar veya uygulamayı yumuşatmışlardı.
Sn Kayra’nın verdiği rakamlar ne kadar doğrudur bilemiyorum. Fakat, Varlık Vergisi’nin öncesi ve sonrasındaki devlet uygulamalarını, basın-yayın politikalarını düşündüğümde, Varlık Vergisi aracılığı ile, artık haddini aşmış bulunan Türkleştirme politikalarının ekonomik yönünün devreye sokulduğuna inanmaktayım. Ayrıca, genel rakamlar üzerinden yapılan oran hesapları, vergi tahakkuk ettirilen gayrimüslimlere diğerlerinin 3-4 misli yük getirdiğini ortaya koymakta.
-devam edecek-


Revenir en haut
vahe2009
Modérateur Général
Modérateur Général

Hors ligne

Inscrit le: 07 Nov 2009
Messages: 23 500
Point(s): 67 042
Moyenne de points: 2,85

MessagePosté le: Sam 27 Fév 2016 - 10:40
MessageSujet du message: Türk-Yahudileri İçim Holokostlu 1941-1945 'li Yıllar Nasıl Geçti ?
Répondre en citant

TÜRKİYE YAHUDİLERİ VE SOYKIRIM YILLARI -8-
Posted on 28 Kasım 2014 by leventerturk1961
Dünya savaşı sona doğru ilerlerken Avrupa’daki Yahudiler için kabus daha da derinleşmişti. Yahudiler, başlarına neler geleceklerini anlamışlardı. Naziler adım adım “nihai çözüm” denilen hedefe doğru ilerliyorlardı ve amaçları belliydi: bütünü ile Yahudilerden arındırılmış bir Avrupa. Kiev’de yaklaşık 60.000 kişinin öldürüldüğü Babi Yar katliamından sonra içlerinden bazıları artık pasif duruşu bırakmış, Almanlara karşı savaşan her tür milis kuvvetlere katılmaya başlamışlardı. Önemli bir kısmı ise, yetkili makamlara rüşvet vererek veya sahte evrak temin ederek Almanya’dan ve Avrupa’dan kaçmaya çalışıyorlardı. Böyle Yahudilerin Avrupa’dan kitlesel göçü başladı.

Az sayıda Yahudi Türkiye’ye iltica etmişti, bunlar basın ve devlet tarafından birer asalak gibi kabul ediliyorlardı. Yahudilerin Türkiye’de çalışabilmeleri çok zordu zira 1932 yılında çıkarılan “Türk Vatandaşlarına Tahsis Edilen Sanat Ve Hizmetler Hakkında Kanun”, kendilerine kısıtlamalar getirmekteydi.
Kanun Numarası : 2007
Kabul Tarihi : 11/6/1932
Yayımlandığı R.Gazete : Tarih : 16/6/1932 Sayı : 2126
Yayımlandığı Düstur : Tertip : 3 Cilt : 13 Sayfa : 512
Madde 1 – Türkiye Cumhuriyeti dahilinde aşağıda gösterilen sanat ve hizmetler münhasıran Türk vatandaşları tarafından yapılır. Bu sanat ve hizmetlerin Türk vatandaşı olmayanlar tarafından yapılması memnudur. (Yasaktır)
A) Ayak satıcılığı; çalgıcılık; fotoğrafçılık; berberlik; mürettiplik; simsarlık; elbise, kasket ve kundura imalciliği; borsalarda mubayaacılık; Devlet inhisarına tabi maddelerin satıcılığı; seyyahlara tercümanlık ve rehberlik; inşaat, demir ve ahşap sanayi işçilikleri, umumi nakliye vesaiti ile su ve tenvir ve teshin ve muhabere işlerinde daimi ve muvakkat işçilik; karada tahmil ve tahliye işleri; şoförlük ve muavinliği; alelümum amelelik; her türlü müesseselerle ticarethane, apartman; han, otel ve şirketlerde bekçilik, kapıcılık, odabaşılık; otel, han, hamam, kahvehane, gazino, dansiğ ve barlarda kadın ve erkek hizmetçilik (garson ve servant); bar oyunculuğu ve şarkıcılığı.
B) Baytarlık ve kimyagerlik
Madde 2 – İcra Vekilleri Heyeti karariyle ruhsatı mahsusa ita kılınmadıkça aşağıda sayılan sanatlar ecnebiler tarafından icra edilmez.
A) Tayyare makinistliği ve pilotluğu,
B) Devlete veya vilayetlere merbut müessesat veya belediyeler ile bunlara merbut tesisat hizmetleri.
Türkiye’ye giren Yahudiler kaçak hükmündeydiler ve yukardaki kanundan doğrudan etkileniyorlardı. Bu kanuna ek olarak, Türkiye, Yahudi göçünü engellemek için çeşitli tedbirler almıştı. 1937 yılında, ilgili konsolosluklara ve diğer resmî makamlara gönderilen tamimlerle Yahudilerin Türkiye’ye göç etmelerinin engellenmesi için tedbir alınması emredilmişti. Bu arada, Avrupa’dan Yahudi göçü artık uluslararası bir sorun haline gelmişti. Elbette, Almanya da boş durmuyor ve Yahudilerin pasaportlarına “J” (Jude-Yahudi) damgası vuruluyordu. Böylece Yahudiler Avrupa’nın her yerinde tanınacaklardı. Bu damga, Yahudilerin çeşitli ülkelerde yerleşmesini de engelliyordu. Aynı dönemde, Türkiye, ülkede geçici olarak ikamet eden Yahudileri vatandaşlıktan çıkardı ve pasaportlarına “Haymatloz-Yahudi” (Vatansız) ibaresi vuruldu.
Yahudilerin göç için tercihlerinin başında Filistin gelmekteydi ve Türkiye, Filistin’e giden yolda önemli bir köprü görevi görüyordu. Bulgaristan üzerinden karayolu, Tuna veya Romanya Köstence limanından Karadeniz’e açılan denizyolu Türkiye’den geçmekteydi. O tarihlerde Filistin, İngiliz himayesindeydi ve Yahudilerin göçü İngiliz makamlar tarafından denetlenmekteydi. Türkiye ise 2/9498 ve sonra onu daha da güncelleştiren 2/15132 nolu gizli kararnameleri çıkarmıştı. Bu kararname:
Tebaasından bulundukları devlet arazisinde yaşama ve seyahat bakımlarından takyidata tabii tutulan musevi fertlerin -bugünkü dinleri ne olursa olsun- Türkiye’ye duhulleri (girişleri) ve Türkiye’de ikametleri memnudur…  (yasaktır)
cümlesi ile başlıyor, Yahudilerin Türkiye üzerinden göçü buna dayanarak engelleniyordu.
Yahudilerin Avrupa’dan kaçış çabalarına daha fazla değinmiyorum. Aslında bu, yüzlerce sayfa ile anlatılabilecek büyük bir drama gönderme yapmaktadır ve Holokost tarihini inceleyen araştırmacılar tarafından binlerce belge ile günışığına çıkarılmıştır. Yahudiler, bazen resmî makamlara rüşvet vererek, bazen yüksek bedellerle sahte evrak düzenleterek ve bazen tamamen yasadışı (illegal) olarak Avrupa’yı bir an önce terketmek istiyorlardı; zira Gestapo’nun eline düşmeleri onlar için ölüm  anlamına gelmekteydi. Resmî kaçış yollarının çoğunun tıkanmasının ardından, geriye Yahudiler için tek yol kalmaktaydı: denizyolu üzerinden kaçak göçüş. Türk limanlarına da gelen bu Yahudi göçmen gemileri, Türk basınında alay edilerek hicvediliyor, gemilerdeki yolcuların karaya çıkmasına izin verilmiyordu. Bu gemilerin bazıları kötü hava koşullarında battılar, bazıları ise denizaltılar tarafından batırıldılar. Elbette bu gemilere yolcu olarak binebilmek de kolay değildi. Yasadışı göçü düzenleyen kişiler fahiş fiyatlar istiyorlardı ve gemilerin çoğu uzun deniz yolculuğunu kaldırabilecek niteliğe sahip değildi. Örneğin, Bulgaristan’ın Varna şehrinden yola çıkan ve 327 yolcu barındıran Salvador isimli gemi, İstanbul’da kısa bir mola verdikten sonra Silivri açıklarında fırtınaya yakalanarak batmıştı. Buna benzer daha pek çok örnek bulunmaktaydı.

Tarihe geçen bir başka örnek ise, “Struma trajedisi” olarak bilinen ve 769 Yahudi mülteci taşıyan geminin akibetidir. Panama bandıralı Romanya yolcu gemisi Struma, kapasitesinin çok üstünde yolcu taşımaktaydı ve makineleri bozuk olduğu için açık denize açılmaya elverişli değildi. 1941-1942 kış ayları arasında Struma yetmiş gün Boğaz’da bekletildi. Gemiye asılmış olan “Bizi kurtarın!” afişi İstanbullular tarafından rahatlıkla görülebiliyordu. Yahudi yardım kuruluşlarının, tüm masrafları karşılama tekliflerine rağmen, mültecilerin karaya çıkmasına izin verilmedi. Ancak bir kaç kişi ülkeye alındılar. 25 Şubat 1942’de gemi Türk sahil koruma birlikleri tarafından Türkiye karasularını terketmeye zorlandı ve açık denize çekildi. Burda Struma muhtemelen Sovyetlere ait bir denizaltı tarafından vurulup batırıldı. Bu hadisede de hem Yahudiler hem Türkler arasında anlaşmazlıklar çıkmış, sonradan taraflar birbirlerini karşılıklı olarak suçlamışlardır. Türkiye’yi Yahudi soykırımına doğrudan alet olmakla suçlayan Yahudilere karşılık, Türk tarafında ise, gemiye İstanbul’da kaldığı günler içinde Kızılay tarafından yiyecek yardımı yapıldığı, Türk hükümetinin elinden gelen gayreti sarfettiği savunması yapılmıştır. Bazıları ise doğrudan gemi kaptanını sorumlu tutmuşlardır. Bu tartışmaya girmeden, neticede gerçeklik şudur ki, gemi bir Sovyet denizaltısı tarafından batırılmış, sadece bir kişi kurtulabilmiştir ve geminin enkazı Şile açıklarında denizin dibinde yatmaktadır.
Avrupa’da ise “Holokost” dönemi açılmıştı. Avrupa’nın dört bir yanı toplama kamplarıyla doluydu. O dönemi fazla incelemeyen kişiler, Yahudilerin sadece yakılarak öldürüldüklerini zannetseler de, asıl kayıplar kamplardaki açlık, pislik ve hastalıklar yüzünden gerçekleşmekteydi. Yahudilerin çoğu, zehirlenip öldürülme faslına gelemeden, ya toplu halde infaz ediliyorlar veya ağır çalışma şartlarında hayatlarını kaybediyorlardı. Bu kamplarda Türkiye kökenli Yahudiler de bulunmaktaydı. Ne yazık ki bu Yahudilerin başlarına gelenler on yıllar boyunca saklı almış ve ancak yakın dönemdeki araştırmalarla kimlikleri, kamp yerleri ve numaraları belli olmuştur. 1942-1944 yılları arasında Naziler artık ufak çözümleri bırakmışlar ve toplu halde, sistematik imhaya başlamışlardı. Kamplarda ölenler ile mukayese edildiğinde, bir yolunu bulup kaçabilen Yahudilerin sayısı gerçekten çok düşük oranlardaydı. Türkiye üzerinden gidenleri ele alırsak, 1943 yılı boyunca legal yollardan 1352 Yahudi Filistin’e gidebildi. Aynı dönemde ise, Varlık Vergisi yüzünden ikibinin üzerinde Yahudi Türkiye’yi terketmişti.
Nazi Almanyasından kaçamayan ve orda kalmaya mecbur olan Yahudilerin durumu ise hiç de iyi değildi. 1938 Kasım pogromundan sonra Yahudilerin hakları ellerinden alınmıştı ve kitleler halinde Almanya dışına götürülüyorlardı. Yahudilere yapılan muamelenin artık “normal” hale gelmesi ile birlikte, Almanya’daki Türkiye Yahudileri de saldırılarla karşılaşmaya başladılar. Daha 1933’te Berlin’de bir dükkan işleten Mahim Seidmann isimli Yahudi, ortakları tarafından işyerinden kovuldu. Göttingen’de ise bazı Türk öğrenciler Yahudi zannedilerek Naziler tarafından dövülmüştü. Öğrenciler, kendilerinin Türk olduğunu, Yahudiler ile bir ırk bağı olmadığını anlatarak zar zor kurtulabilmişler ve bu hadise Türk basınında geniş yer bulmuştu. Türklerin Yahudilerle karıştırılarak saldırılara uğraması başka yerlerde de gerçekleşiyordu. Almanlar arka arkaya ekonomik düzenlemeler yapıyorlar, Yahudilerin tüm ticari faaliyetlerini ellerinden alıyorlardı. Örneğin 1938 tarihli, Yahudilerin Servet Beyanı Yönetmeliği gibi.
Sadece 3-4 yıl içinde, ekonomik kısıtlamalardan, ölüm kamplarına giden yol açıldı. Yahudiler, artık mal varlıklarından bile vazgeçmiş ve sadece canlarını kurtarmayı düşünerek imha kamplarının yolunu tutarlarken, Türkiye çeşitli kanun ve düzenlemelerle Yahudileri vatandaşlıktan çıkarmaya başladı. Aslında bu öykü, cumhuriyetin kurulmasından önceye uzanıyor, 1922 tarihli geçici hükümet, 1514 ve 1745 sayılı kararnameler ile, ülkeyi terkeden gayrimüslimlere pasaport ve vatandaşlık belgesi verilmesine engel oluyordu. Gayrimüslimler kurtuluş savaşına katılmamakla suçlanıyorlardı. Mayıs 1927 tarihinde çıkan 1041 nolu kanun ile Bakanlar Kurulu’na “kurtuluş savaşına katılmamış ve kanunun yayınlanmasına kadar Türkiye’ye geri dönmemiş kişileri” vatandaşlıktan çıkarma yetkisi verildi. Bu uygulama bir sürü çelişkilerle doluydu. Zira gayrimüslim vatandaşların bir kısmı İtilaf Devletleri işgali altındaki bölgelerde yaşıyorlardı ve bunların Türk ordusuna katılabilmeleri mümkün değildi. Geride kalanlar ise kurtuluş ordusunun çekirdeğini oluşturan Müslüman-Türk askerlere dahil edilmemişler, kendilerine silah verilmemiş ve amele taburlarına kaydırılmışlardı. Öyle görünmekte ki, Türkiye Cumhuriyeti lider kadroları, işgal yıllarında İstanbul, İzmir gibi kentlere asker çıkaran işgalcileri coşku ile karşılayan bazı gayrimüslimlerle “hesaplaşmaya” başlamıştı. Gerçekten de, bu kentlerin işgali sırasında onları karşılayan, bayraklar asan, gösterilere katılan gayrimüslimler vardı. Fakat bunların ne kadarının işbirlikçi olduğunu, ne kadarının can ve mallarından olmamak için duruma ayak uydurduklarını kestirebilmek pek mümkün değildi. Neticede, cumhuriyet bu kişilerle de hesaplaşma yoluna gitti. 1928 tarihli 7559 nolu hükümet kararnamesi daha da garipti. Bu kararname, kurtuluş savaşına katılmamış olan “kadınların” bile vatandaşlıktan çıkarılmasını mümkün kılıyordu. 1935 tarihli 2848 nolu kanun ise Bakanlar Kurulu’na kimlerin “Türk sayılacağını” belirleme yetkisi vermişti. Böylece hükümet kendi kriterlerine göre Türklüğe uygun bulmadığı insanları vatandaşlıktan çıkarabilirdi. Bu ve benzeri kanun ve düzenlemelerle; Ermeni, Yahudi ve Rumlara ilaveten sakıncalı görülen siyasi muhalifler ve komünistler de vatandaşlıktan çıkarıldılar. Elbette, vatandaşlıktan çıkarılan kişilerin taşınmazlarına ve diğer mal varlıklarına da el konuluyordu. Vatandaşlıktan çıkarma işlemlerinin bir diğer hedefi ise, savaş yıllarında ülkeden kovulan bazı Ermenilerin ve mübadele yolu ile gönderilen Rumların ülkeye geri dönüşlerinin önünü kesmekti.
Bu arada Nazi rejimi Almanya’da durdurulamaz bir şekilde yükseliyor, askeriyeye ve bürokrasiye hakim oluyordu. Türkiye Yahudileri de dahil olmak üzere, Almanya’da ve Almanya’nın işgali altındaki ülkelerde yaşayan Yahudilerin durumu tam bir çorbaya dönmüştü. Kimlerin vatandaş sayılacağı, kimlerin sayılmayacağı, kimlerin sakıncalı olduğu belli değildi. Aslında Naziler açısından fazla bir kafa karışıklığı yoktu. Belgelerine “J” harfi vurulmuş olan herkes Yahudi ve sakıncalıydı. Ama Alman devleti ile diğer devletlerin diplomatik makamları arasındaki ilişkiler karmakarışıktı ve bazı Alman yetkililer de Nazilerin her yaptığını onaylamıyorlar, karşı çıkıyorlar veya en azından “çekincelerini” belirtiyorlardı. Türkiye’de 1932-37 arasında yaklaşık 3000 kişi Bakanlar Kurulu kararıyla vatandaşlıktan çıkarılmıştı. Derken, Türkiye bürokrasisi ile Alman askeri makamları ve bürokratları arasında köprü kuruldu. Almanya’da ise, Nazilerin tartışılmaz şekilde iktidarı ele alacakları zamana kadar, hemen tüm birimler arasında çatışmalar yaşanıyordu. Alman ordusunun düzenli askerleri ile SS birimleri uyuşmazlık içindeydiler. Hitler’in giderek artan saldırganlığına karşı bazı Alman subayları arasında da hoşnutsuzluk vardı. Nihayet Naziler kesin çözümü buldular; 1934 yılında “Uzun Bıçaklar Gecesi” denilen operasyonda, bir gece içinde, en az 85 üst düzey SA subayı Hitler’in emri ile SS subayları tarafından öldürüldü. Artık Naziler askerî hakimiyeti büyük ölçüde ele almışlardı, bunun ardından hem askerî hem sivil bürokrasiye kendi adamlarını getirmeye başladılar.
Bu arada Türkiye, dönemin güçlü ülkesi Almanya ile ilişkilerinin bozulmasını istemiyordu. Almanya’ya silah sanayi için gerekli olan krom madeni satılmaktaydı. Ticaret ilişkilerinin ötesinde, Türkiye zaten Almanya’ya doğrudan cephe alabilecek ekonomik, siyasî ve askerî güce sahip değildi. Almanlar, çeşitli diplomatik kanallarla Türkiye’yi yanlarına çekmek, en azından tarafsız bırakmak için uğraşıyorlardı. Türk makamları ise durumu “idare etmeye” çalışmaktaydılar. Savaşın ne yöne gideceği belli değildi ve Türkiye kendine bir taraf belirleyip riske girmek istemiyordu.

Yahudiler açısından ise, hangi ülkenin vatandaşları olarak kabul edilecekleri bir ölüm kalım sorunu haline gelmişti. Türkiye ve benzer ülkeler tarafından “haymatloz” vatansız kabul edilen Yahudiler bütünü ile korunmasızdılar. Bunlar Nazi takipçiliğinin bir numaraları hedefi oldular. Almanya’da yeni bir güç devreye girmişti. Gestapo, Kriminal Polis teşkilatı ve SS örgütü güvenlik dairesi tek çatı altında birleştirilmiş ve Reich Merkez Güvenlik Dairesi kurulmuştu. RSHA denilen bu yapı, Yahudi takibatında Alman Dışişleri Bakanlığının onayına bile ihtiyaç duymadan kararlar alıp uygulayabiliyordu. Türkiye’nin çeşitli aralıklarla vatandaşlıktan çıkardığı Yahudiler de vatansızdılar, bunların bir kısmı Avrupa içinde tutuklanıp toplama kamplarına gönderildiler.


Revenir en haut
vahe2009
Modérateur Général
Modérateur Général

Hors ligne

Inscrit le: 07 Nov 2009
Messages: 23 500
Point(s): 67 042
Moyenne de points: 2,85

MessagePosté le: Sam 27 Fév 2016 - 10:41
MessageSujet du message: Türk-Yahudileri İçim Holokostlu 1941-1945 'li Yıllar Nasıl Geçti ?
Répondre en citant

TÜRKİYE YAHUDİLERİ VE SOYKIRIM YILLARI -9-
Posted on 30 Kasım 2014 by leventerturk1961
Yazı dizimi bu bölüm ile sonlandıracağım. Aslında, referans aldığım “Türkiye, Yahudiler ve Holokost” isimli kitapta daha pek çok konu bulunmakta. Fakat kitaptan bundan daha fazla alıntı yapmak istemiyorum. Telif hakları ciddi bir konu, ayrıca bunu yapmak ahlaken de uygun değil.
“Türkiye, Yahudiler ve Holokost” İletişim yayınları tarafından çıkarılmış. Kitaptan 300’den fazla kaynağa yer verilmekte. Bunların arasında, konu ile ilgili diğer kitaplar, çeşitli dönemlerde çıkarılan kanun ve kararnameler, o dönemleri yaşayan insanların hatıraları ve çeşitli resmi kurumlarda arşivlenmiş belgeler bulunmakta. Kısaca, gerçekten ciddi ve titiz bir çalışma hazırlanmış. II Dünya Savaşı yıllarında Türkiye’nin gayrimüslimler politikasını merak eden herkese tavsiye ederim.
Kitapta yer verilen diğer konulara çok kısaca değinirsem … Yahudilerin Avrupa’dan kaçış çabaları, Türk makamlarının mülteci göçünü engellemek için aldığı tedbirler, bazı Türk diplomatların Türkiye Yahudilerini kurtarma girişimleri, çeşitli kamplara öldürülen Türkiye Yahudilerinin kimlikleri ve başlarına gelenler, Fransa gibi ülkelerden toplama kamplarına tehcir edilen Türkiye Yahudileri … gibi konulara yüzlerce sayfa ile yer verilmekte.
Şimdi, bir neticeye varmak ve tüm yaşananları kendi bakış açımdan yorumlamak istiyorum. Hemen belirtmeliyim ki, ben değerlendirmemi bir “taraf” sıfatı ile yapıyorum, dolayısı ile bu konuları Türkiye ve Türk düşmanlığı ile ele alabilmem mümkün değildir. Ben, daima Türkiye Cumhuriyeti’nin, büyük önderimiz Atatürk’ün ve ülkemizin ulusal bütünlüğünün yanındayım. Fakat, geçmişteki bazı ayıplarımızı da, kendimizi bütünü ile kötüleme yoluna gitmeden, kabul etmemiz gerektiğine inanmaktayım.
Her şeye rağmen, evet, her şeye rağmen, Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki temel felsefelerini doğru kabul etmekteyim. Cumhuriyet sadece basit bir iktidar değişikliği değildir. Atatürk başta olmak üzere, Cumhuriyet’in kurucu kadroları Türkiye’nin rotasını Batı alemine çevirmeye kararlıydılar. Bu, kör bir Avrupa hayranlığı değildi. Esasen, emperyalist kuvvetlere karşı bizzat savaşmış olan Atatürk, Batı medeniyetinin sırasında ne kadar acımasız ve yağmacı olabileceğini biliyordu.  Buna rağmen, savaştan sonra, savaştığı ülkelere dostluk elini uzattı ve Türkiye’nin çağdaş dünyanın bir parçası olabilmesi için var gücü ile çalıştı. Cumhuriyet rejimi her şeyden önce, köhnemiş, Arap etkisinde uyuşmuş, dünya gidişatından habersiz bir “insanlar topluluğunu” vatandaşlık bilincine kavuşturma çabasıdır. Bu bağlamda;
kılık kıyafet düzenlemeleri,
alfabe değişimi,
takvim, saat uygulamalarındaki değişiklikler,
saltanat ve hilafetin kaldırılması,
tekke ve zaviyelerin kapatılması,
tevhid-i tedrisat, eğitimde birliğin sağlanması,
Türk dilinin sadeleştirilmesi ve gereksiz Arapça-Farsça kelime ve terkiplerden kurtarılması
ve buna benzer tüm reformlar bence yerindedir, haklıdır.
Yüzyıllar boyunca bir “kul, tebaa” anlayışı ile yaşamış olan insanlara ulus bilinci kazandırmak hiç de kolay değildi. Fakat, öyle görünmekte ki, Türk milliyetçiliğine ve vatandaşlığına geçiş yapılırken, o dönemde tüm dünyayı saran Faşizmin ve Nasyonal Sosyalizmin de etkisi ile “kantarın ayarı kaçırıldı” ve kısmen ırkçılığa sapıldı. Cumhuriyet rejimi bazı kadrolarla açıkça bir hesaplaşmaya girmişti. Bunların arasında saltanat ve hilafet yanlıları, din tabanlı devleti savunanlar, mütareke basını, İstanbul ve İzmir’in bazı zengin çevreleri, işgal yıllarında düşmana destek veren Ermeniler ve Rumlar bulunmaktaydı. Bu hesaplaşmadan sadece onlar zararlı çıkmadılar. Dinsel taassuba karşı verilen kavgada bazı müslümanlar da hedef haline geldiler ve içten içe cumhuriyete karşı bilendiler. Bu kavga halen devam etmektedir.

Ekonominin Türkleştirilmesi çabaları da görmezden gelinemez. Ülkenin hemen tüm sanayi kuruluşlarını, çeşitli ticarethaneleri ellerinde tutan azınlık sermayesine karşı, millî bir sermaye oluşturulmak istendiği gayet açık. Fakat, bunun yöntemi böylesine acımasız olmamalıydı. Maalesef, bu topraklarda yüzyıllarca bizlerle birlikte yaşamış insanlar, suçlu suçsuz demeden, net bir ayrımcılığın kurbanları olmuşlar ve -bence- hemen tamamı bilinçli, devlet destekli eylem ve kampanyalarla bu insanların büyük kısmı ülkeyi terk etmeye mecbur edilmişler. 6-7 Eylül olayları da dahil olmak üzere, çeşitli dönemlerde gayrimüslim vatandaşlarımız hedef alınmışlar, toplu saldırılara maruz kalmışlardır.

Neticede, Türkiye’de az sayıda azınlık kaldı. Artık geçmişteki ırkçı, militer kafa yapısına kapılmamak ve soyu sopu ne olursa olsun tüm vatandaşlarımızı bizlerle eşit kader dostlarımız olarak görmemiz gerekir.
Türkiye’de Yahudi düşmanlığı, başlangıçta aşırı milliyetçi, hatta ırkçı söylemlere sahipken, 80 askeri darbesinin ardından “islamcı” bir kimliğe kavuşmuş durumda. Sanıyorum, bu durum daha uzun süre etkisini sürdürecektir.
Köken, soy, aile, din vs farklılıklarını bırakıp ortak vatandaşlık bilincinde buluşmamızı diliyorum.
Saygılarımla
Levent Ertürk


Revenir en haut
vahe2009
Modérateur Général
Modérateur Général

Hors ligne

Inscrit le: 07 Nov 2009
Messages: 23 500
Point(s): 67 042
Moyenne de points: 2,85

MessagePosté le: Sam 27 Fév 2016 - 10:41
MessageSujet du message: Türk-Yahudileri İçim Holokostlu 1941-1945 'li Yıllar Nasıl Geçti ?
Répondre en citant

Category Archives: Türkiye Yahudileri ve soykırım
TÜRKİYE YAHUDİLERİ VE SOYKIRIM YILLARI -9-
Posted on 30 Kasım 2014 by leventerturk1961
Yazı dizimi bu bölüm ile sonlandıracağım. Aslında, referans aldığım “Türkiye, Yahudiler ve Holokost” isimli kitapta daha pek çok konu bulunmakta. Fakat kitaptan bundan daha fazla alıntı yapmak istemiyorum. Telif hakları ciddi bir konu, ayrıca bunu yapmak ahlaken de uygun değil. … Okumaya devam et →

Türkiye Yahudileri ve soykırım içinde yayınlandı | Yorum bırakın

TÜRKİYE YAHUDİLERİ VE SOYKIRIM YILLARI -8-
Posted on 28 Kasım 2014 by leventerturk1961
Dünya savaşı sona doğru ilerlerken Avrupa’daki Yahudiler için kabus daha da derinleşmişti. Yahudiler, başlarına neler geleceklerini anlamışlardı. Naziler adım adım “nihai çözüm” denilen hedefe doğru ilerliyorlardı ve amaçları belliydi: bütünü ile Yahudilerden arındırılmış bir Avrupa. Kiev’de yaklaşık 60.000 kişinin öldürüldüğü … Okumaya devam et →

Türkiye Yahudileri ve soykırım içinde yayınlandı | Tagged naziler, soykırım, struma, yahudi göçü | Yorum bırakın

TÜRKİYE YAHUDİLERİ VE SOYKIRIM YILLARI -7-
Posted on 27 Kasım 2014 by leventerturk1961
Varlık Vergisi -2- Varlık Vergisi ile Yahudilere ağır yaptırımlar sürerken Türk basınındaki antisemitik yayın politikası da dikkat çekmekteydi ve bu duruma Alman makamları bile şaşırıyorlardı. Alıntılıyorum: SS Dış İstihbarat şefi Walter Schellberg, Berlin’deki Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Martin Luther’e bir dizi … Okumaya devam et →

Türkiye Yahudileri ve soykırım içinde yayınlandı | Yorum bırakın

TÜRKİYE YAHUDİLERİ VE SOYKIRIM YILLARI -6-
Posted on 25 Kasım 2014 by leventerturk1961
Varlık vergisi Resmen 11 Kasım 1942 günü yürürlüğe sokulan Varlık Vergisi, cumhuriyet tarihimizin en çok tartışılan konularından biridir ve öyle görünmektedir ki, “tarafların” kendi bakış açılarından tartışılmaya devam edecektir. Ben elimden geldiğince Türkiye Cumhuriyeti’ni suçlamadan fakat haksızlıkları da savunmadan orta … Okumaya devam et →

Türkiye Yahudileri ve soykırım içinde yayınlandı | Yorum bırakın

TÜRKİYE YAHUDİLERİ VE SOYKIRIM YILLARI -5-
Posted on 24 Kasım 2014 by leventerturk1961
Türkiye Cumhuriyeti’nin utanç dolu tablolarından biri olan Trakya Olayları 21 Haziran 1934 tarihinde Çanakkale’de Yahudilere ait dükkanlara ve Yahudilere sözlü ve fiziksel saldırıların gerçekleştiği boykotlarla başladı. Hadiseler çok kısa sürede çığrından çıktı ve Trakya’ya yayıldı. Aradan geçen uzun yıllar içinde … Okumaya devam et →

Türkiye Yahudileri ve soykırım içinde yayınlandı | Yorum bırakın

TÜRKİYE YAHUDİLERİ VE SOYKIRIM YILLARI -4-
Posted on 23 Kasım 2014 by leventerturk1961
Osmanlı İmparatorluğu’nun girdiği savaşlar, Balkanlar’daki yıkım ve hezimet, Türkiye’nin işgal yılları ve nihayet cumhuriyetin kuruluşu sürecinde, kendilerini emniyette hissetmeyen pek çok Yahudi aile gruplar halinde Avrupa’ya göç etmişlerdi. En çok tercih edilen ülkeler Fransa, İsviçre, Belçika, Hollanda, İtalya ve Rodos, … Okumaya devam et →

Türkiye Yahudileri ve soykırım içinde yayınlandı | 2 Yorum

TÜRKİYE YAHUDİLERİ VE SOYKIRIM YILLARI -3-
Posted on 22 Kasım 2014 by leventerturk1961
Cumhuriyet reformlarının bir bir yürürlüğe sokulduğu dönemlerde hem ideolojik, hem de kültürel planda “Türkleştirme” çalışmaları hız kazanıyordu. Bu Türkleştirme politikası salt sözkonusu alanlarla sınırlı kalmayacaktı. Önem verilen konulardan biri de ekonomik planda Türkleştirme idi. Anadolu halkı fakir ve eğitimsizdi. Yüzyıllardır … Okumaya devam et →

Türkiye Yahudileri ve soykırım içinde yayınlandı | Yorum bırakın

TÜRKİYE YAHUDİLERİ VE SOYKIRIM YILLARI -2-
Posted on 21 Kasım 2014 by leventerturk1961
Türkiye Cumhuriyeti’nin 10. yılı marşlar, resmî geçitler ve diğer çeşitli etkinliklerle coşku içinde kutlanırken Almanya’da Nasyonal Sosyalistler iktidara gelmişlerdi. Artık Yahudiler için Almanya’dan tüm Avrupa’ya hatta bunun ötesinde Türkiye gibi ülkelere uzanan acı dolu bir yolculuk başlayacaktı. Naziler kendi ari … Okumaya devam et →

Türkiye Yahudileri ve soykırım içinde yayınlandı | 4 Yorum

TÜRKİYE YAHUDİLERİ VE SOYKIRIM YILLARI – 1: Giriş
Posted on 20 Kasım 2014 by leventerturk1961
Bir “dostun” tavsiyesi ile okunmaya değer, titizlikle hazırlanmış bir kitap aldım ve okumaya başladım: “Türkiye, Yahudiler ve Holokost“, Corry Guttstadt, İletişim yayınları. Yaklaşık 600 sayfalık bu kitapta II Dünya Savaşı ve Yahudilere yönelik soykırım süreci içinde, Türkiye’de devletin, basın çevresinin, … Okumaya devam et →

Türkiye Yahudileri ve soykırım içinde yayınlandı | 2 Yorum


Revenir en haut
Contenu Sponsorisé






MessagePosté le: Aujourd’hui à 21:25
MessageSujet du message: Türk-Yahudileri İçim Holokostlu 1941-1945 'li Yıllar Nasıl Geçti ?

Revenir en haut
Montrer les messages depuis:   
Armenian on web Index du Forum -> Courant / Contre-courant (points de vue - Տեսակետ - Görüş açısı) -> Documents - Փաստաթուղթեր (Archives/Dossiers - Arşiv/Dosya - Արխիւ) Toutes les heures sont au format GMT + 1 Heure
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet
Page 1 sur 1
Sauter vers:  

 



Portail | Index | Créer un forum | Forum gratuit d’entraide | Annuaire des forums gratuits | Signaler une violation | Conditions générales d'utilisation
phpBB
Template by BMan1
Traduction par : phpBB-fr.com