Welcome Guest: S’enregistrer | Connexion
 
FAQ| Rechercher| Membres| Groupes
 
TUTSAK NİŞANYAN Kardeşimize TAHLİYE YOLU Gözüktü
 
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet
Armenian on web Index du Forum -> News et articles - Լուրեր, Յօդուածներ - Haber ve makaleler -> News en bref ... Օրուան կարճ լուրեր ... Güncel kısa haberler
Sujet précédent :: Sujet suivant  
Auteur Message
vahe2009
Modérateur Général
Modérateur Général

Hors ligne

Inscrit le: 07 Nov 2009
Messages: 23 454
Point(s): 66 906
Moyenne de points: 2,85

MessagePosté le: Mer 17 Aoû 2016 - 11:28
MessageSujet du message: TUTSAK NİŞANYAN Kardeşimize TAHLİYE YOLU Gözüktü
Répondre en citant

TUTSAK NİŞANYAN Kardeşimize TAHLİYE YOLU Gözüktü








Cezaevlerinden 38 bin kişi tahliye ediliyor

Denetimli Serbestlik kapsamında kapalı ve açık ceza infaz kurumlarından yaklaşık 38 bin kişi tahliye olacak.Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, Resmi Gazete'de yayımlanan 671 S.Kanun Hükümde Kararnameyle Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'a eklenen geçici maddeyle ilgili twitter hesabından açıklama yaptı.

Bozdağ, "Düzenleme, bir af değildir. Koşullu salıverilme tarihine kadar geçecek sürede ceza, dışarıda denetimli serbestlik olarak infaz edilecektir. Bu düzenlemenin sonucu ilk etapta kapalı ve açık ceza infaz kurumlarından yaklaşık 38 bin kişi tahliye olacaktır" diye yazdı

Bozdağ ayrıca düzenlemenin 1 Temmuz 2016'dan önce işlenmiş suçları içermekte olduğunu, 1 Temmuz 2016'dan sonraki suçlarında da kapsam dışında olduğunu belirtti.

Bozdağ'ın açıklamaları şöyle;

Resmi Gazete'de yayımlanan 671 S.Kanun Hükümde Kararnameyle Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'a eklenen geçici maddeyle 1 Temmuz 2016 tarihine kadar işlenen suçlar nedeniyle mahkum veya mahkum olacaklar bakımından iki önemli düzenleme yapılmaktadır.

Birincisi, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 105/A'daki koşullu salıverilmeye dair “bir yıl”, "iki yıla" çıkarıldı. Buna göre; koşullu salıverilmesine iki yıl veya daha az süre kalan iyi hâlli hükümlülerin cezalarının,koşullu salıverilme tarihine kadar olan kısmı, denetimli serbestlik tedbiri uygulanmak suretiyle infaz edilebilecektir. Diğer ifadeyle, bir yıl erken tahliye olacaklardır.

İkinci düzenleme Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 107. maddesinde düzenlenen koşullu salıvermeye ilişkindir. 107. maddenin ikinci fıkrasına göre, süreli hapis cezalarına mahkûm edilmiş olanlar,cezalarının “üçte ikisini” infaz kurumunda çekmeleri halinde koşullu salıverilmeden yararlanabilmektedir.KHK’da yapılan düzenlemeyle “üçte ikilik(2/3)"oran,“yarısına (1/2)"ye indirilmektedir.

Buna göre, süreli hapis cezalarına mahkumlar, cezalarının 1/2'sini infaz kurumunda çektikleri takdirde,koşullu salıvermeden yararlanabilecek. Ancak aşağıdaki suçları işlemiş olanlar bu düzenlemenin kapsamı dışındadır.

Bu suçlar şunlardır:

a) Kasten öldürme (madde 81,82)

b) altsoya,üstsoya, eşe veya kardeşe ya da beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumunda bulunan kişiye karşı işlenen..

kasten yaralama veya neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçları;

c) cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar (madde 102,103,104,105)

d) özel hayata ve hayatın gizli alanına karşı suçlar (madde 132,133,134,135,136,137,138)

e) uyuşturucu veya uyarıcı madde imal veya ticareti (madde 188)

f) devletin güvenliğine karşı suçlar

g) anayasal düzene karşı suçlar

h) milli savunmaya karşı suçlar

ı) devlet sırlarına karşı suçlar

i) Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar

Bu düzenlemenin sonucu ilk etapta kapalı ve açık ceza infaz kurumlarından yaklaşık 38.000 kişi tahliye olacaktır. Düzenleme, bir af değildir. Koşullu salıverilme tarihine kadar geçecek sürede ceza, dışarıda denetimli serbestlik olarak infaz edilecektir.

Düzenlemenin mahkumlar,yakınları,milletimiz ve ülkemiz için hayırlı olmasını dilerim. Ayrıca düzenleme,kapsamındaki 1 Temmuz 2016'dan önce işlenmiş suçları içermektedir.1 Temmuz 2016'dan sonraki suçlar da kapsam dışındadır.

Odatv.com

http://odatv.com/cezaevlerinde-38-bin-kisi-tahliye-ediliyor-1708161200.html


vahe2009 a écrit:
Herkese Adalet Var Ermeni Kökenli Gazeteci Yazar Nişanyan'a Adalet Yoksa AİHM'e Gitmekten Başka Yol Kalmamıştır.







Sevan Nişanyan’ın uzun süreli hapis cezası almasına neden olan Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’na (KTVKK) muhalefet suçuna dair davalar için Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) yapılan itiraz reddedildi. Dava AİHM’e taşınıyor.

30 Ocak tarihli kararda, AYM, Nişanyan’ın yargılanma sürecinde açıkça keyfilik bulunmadığı gerekçesiyle söz konusu itirazın ‘açıkça dayanaktan yoksun olduğuna’ hükmüne vardı. Nişanyan’ın avukatı Ergin Cinmen, artık iç hukuk yollarını tükettiklerini ve meseleyi önümüzdeki günlerde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşıyacaklarını dile getirdi.
İtirazın gerekçeleri.



23 Eylül 2014 tarihli itiraz, Nişanyan’a isnat edilen söz konusu kanunun 65. maddesinde yer alan “korunması gerekli taşınmaz kültür varlıklarının zarara uğramasına kasten sebebiyet vermek”ten cezaları kapsıyordu ve bu suçun Nişanyan’a tebliğ edilmediği ve dolayısıyla Nişanyan’ın hangi eyleminin suç kapsamına girip girmediğini bilmediği gerekçesiyle yapılmıştı. AYM’nin daha önce söz konusu yasayı iptal etmesini de itirazın bir diğer gerekçesi olarak sunulmuştu.

Bu itirazlara karşılık, AYM ise kararında cezayı veren yerel mahkeme ile onayan Yargıtay’ın karar gerekçelerini haklı görerek, Nişanyan’ın isnat edilen suçu işlediği yerlerin SİT alanı olduğunu bildiği görüşünü kabul etti. Aynı zamanda, AYM, Yargıtay’ın AYM’nin henüz ilgili yasayı iptal etmeden işlenmiş bir suçu onayladığı hükmünü verdi. Kararın sonuç bölümünde ise AYM, itirazın özü mahkeme tarafından delillerin değerlendirilmesinde ve yorumlanmasında isabet olmadığına ve esas itibarıyla yargılamanın sonucuna ilişkin olduğunu belirtti. Davalarda bariz takdir hatası veya açıkça keyfilik oluşturan herhangi bir durum olmadığı hükmünü içeren kararda, AYM’nin bu durumdaki davaları incelemeyeceği açıkça belirtildi ve bu sebeple, başvurunun ‘açıkça dayanaktan yoksun olması’ sebebiyle kabul edilemez olduğuna karar verildi.
AİHM’e başvuru

Nişanyan’ın AYM başvurusuyla ilgilenen avukatı Ergin Cinmen, kararla ilgili şunları söyledi: “AYM, Nişanyan’ın hapiste bulunduğu suçun Anayasa’ya aykırı olduğuna daha önce hükmetmişti. Dolayısıyla AYM’nin, şu anda Anayasa’ya aykırı olduğu kendisi tarafından tescillenmiş bir suç isnat edilerek Nişanyan’ın hapiste tutulmasını onayladığını söyleyebilirim. AYM’den sonra iç hukuk yolları tükendiği için önümüzdeki günlerde AİHM’e başvuracağız. Fakat maalesef oradaki süreç de çok yavaş işliyor.”

Ocak 2014’ten bu yana cezaevinde bulunan Nişanyan hakkında bir kısmı henüz Yargıtay tarafından onanmamış İmar Kanunu’na ve KTVKK’ye muhalefetten 14 yıl 2 aylık hapis cezası bulunuyor. Ayrıca Nişanyan, halihazırda bu suçlardan ötürü kapalı cezaevinde yatan tek kişi.

Emre Can Dağlıoğlu

http://www.agos.com.tr/


Revenir en haut
Publicité






MessagePosté le: Mer 17 Aoû 2016 - 11:28
MessageSujet du message: Publicité

PublicitéSupprimer les publicités ?
Revenir en haut
vahe2009
Modérateur Général
Modérateur Général

Hors ligne

Inscrit le: 07 Nov 2009
Messages: 23 454
Point(s): 66 906
Moyenne de points: 2,85

MessagePosté le: Sam 27 Aoû 2016 - 08:49
MessageSujet du message: TUTSAK NİŞANYAN Kardeşimize TAHLİYE YOLU Gözüktü
Répondre en citant

Affedersiniz

Şimdilik günü kurtarmayı amaçladığı anlaşılan bir kararla 38.000 kişi cezaevlerinden tahliye edildi. Bakanlığın verdiği rakamlara göre, Türkiye’de cezaevi kapasitesinin 180.000 civarında olduğunu, buna karşılık tahliyelerden önce tutuklu ve hükümlü sayısının 214.000’i bulduğunu biliyoruz. Tahliyelerden sonra bu sayı 176.000’e düşmüştür. Cezaevlerinin aylık normal artış hızı iki-üç bin civarında olduğuna göre, demek ki, OHAL tutuklamalarını hesaba katmasak bile kapasite limiti bir iki ay içinde yeniden aşılacaktır. Dolayısıyla yeni ve daha kapsamlı bir düzenlemenin kısa sürede gündeme gelmesi kaçınılmaz görünüyor.


İki olguya parmak basalım.

Birinci olgu. 15 Temmuz’dan önce çıkarılan bir dizi yasayla Türkiye’de temyiz yargısının yapısı ve işlevi ciddi ölçüde değiştirildi. Yargıtay’ın daire ve yargıç sayısı yarı yarıya azaltıldı, üst limiti beş yılın altında olan ceza davaları Yargıtay’ın asli yetki alanından çıkarıldı, öbür davaların çoğunda alt mahkeme ile Yargıtay arasına ikinci bir yargı kademesi eklendi. Böylece bir buçuk ila iki yıl olan Yargıtay bekleme süresinin radikal bir şekilde kısaltılması hedeflendi.

Ama bu hedefin önünde büyük bir engel vardır: Birikmiş dosya yükü. Tam rakamlar elimin altında değil, ancak temyizde bekleyen ceza dosyası sayısının yüz binlerle ifade edildiğini sanıyorum. Şimdi, yarı yarıya küçülmüş, tüm üyeleri yenilenmiş, 15 Temmuz’dan sonra büyük bir travma yaşamış olan Yargıtay bu yükün altından nasıl kalkacaktır? Yeni görev tanımının dışında kalan yüz binlerce dosyayı ne kadar sürede tasfiye edecek, yeni yasayla kendisine verilen içtihat mahkemesi işlevini temiz bir ajandayla ne zaman icra etmeye başlayacaktır?

Tahmin ediyorum ki bu konuda radikal bir kararla defterleri temize çekmekten başka sağlıklı bir çözüm yolu bulmak kolay değildir.

İkinci olgu, 15 Temmuz sonrası yargının içine düştüğü sürreel durumdur. Ülkede 14.000 civarında olan yargıç ve savcı kadrosunun resmi beyanlara göre dörtte biri, terör örgütü mensubu olmak, ya da en azından terör örgütü tarafından özel maksatla yerleştirilmiş olmak suçlamasıyla yakalanıp hapse atılmıştır. Bildiğim kadarıyla dünya ihtilaller ve darbeler tarihinde bu çapta bir yargı kırımının benzeri yoktur. Böyle bir alt üst oluşun hukuki sonuçlarının olmaması düşünülemez. Öyle anlaşılıyor ki son yıllarda Türkiye’de verilmiş olan yargı kararlarının dörtte biri teröristler tarafından, yahut en azından doğal hâkim ilkesine aykırı olarak atanmış, “hâkim ve savcı kılığına girmiş” suç örgütü mensupları tarafından verilmiştir.

Bu vahim durumun, medyada sık sık boy göstererek siyasi-askeri mağduriyet ağıtları yakan bir kesimin söylemlerinin aksine, çok dile düşmüş bir takım siyasi dosyaların yeniden açılmasıyla giderilemeyeceği kanısındayım. Mesele sadece Ergenekon-kumpas davaları değildir. En sıradan hırsızlık ve adam şişleme davalarında dahi, en azından, doğal hâkim ilkesi çiğnenmiştir. Falan kişi gerçekten o marketi soymuş olabilir veya olmayabilir. Ama bunun kararı, yargıç ve savcı cübbesi taşımaya yetkili olmayan kişiler tarafından verilemez. O kişilerin vermiş olduğu hüküm geçerli bir yargı kararı sayılamaz.

Kuşkunuz olmasın, 5 Eylül’de adli yıl açıldığında, yahut bilemediniz bayram tatilinden sonra, memleketin hapishanelerinde yatan yüz küsur bin kişi ile hukuk mahkemelerinde çile çeken bir diğer yüz bin kişi, “benim mahkemem dandikmiş, hak isterim, hukuk isterim” feryadıyla devletin kapılarına dayanacaktır. Bunun mercii Anayasa Mahkemesi midir, bilmiyorum. Ama o yüz binlerce başvurunun velev ki bir gün bir tanesi bile kabul görecek olursa kopacak olan kızılca kıyameti tahmin edebiliyorum.

Sadede gelelim. Bu iki düğümün genel ya da genelimsi bir aftan başka çözümü yoktur. Adı af olur, olmaz, bilemem. Belki dosya başı beş yıl gibi bir ceza indirimi ya da “ertelemesi” olur. Yahut başka bir formül bulunur. Ama eğer devlette taze bir başlangıç yapmaktan söz ediliyorsa, sayın cumhurbaşkanının kendisine yönelik “hakaret” davalarını toptan sildirmesi gibi radikal bir adımdan aşağısının amaca hizmet etmeyeceğini düşünüyorum.

Hırsızla uğursuzu salacak mıyız?

Dillerde dolaşan üç itiraz ya da soruya değinerek konuyu toparlayalım.

Birinci soru: “Katilleri, hırsızları, tecavüzcüleri, efendime söyleyeyim, çocuk istismarcılarını, uyuşturucu satanları, teröristleri salamayız. Sınırı nerede çizeceğiz?”

Bunca yıllık hapishane müdavimi olarak şöyle söyleyeyim: Geçmişteki suç tipi ile gelecekteki suç tipi arasında hiçbir korelasyon yoktur. Katiller arasında dünyanın en mülayim, en efendi insanları vardır. Bir katilin cezaevinden çıkar çıkmaz gene katil olacağı düşüncesinin dayanağı yoktur, hatta yanlıştır. Tecavüzcülerin çoğu büluğ çağının fırtınaları arasında yolunu kaybetmiş âşıklardır. Uyuşturucu satanlar arasında Breaking Bad vakaları zannettiğinizden daha yaygındır. Elbette az da olsa öbür türlüsü de vardır. Ama insanları suç tipine göre tasnif ederek varılabilecek bir yer pek yoktur.

En iyisi bence suç tipi ayrımı yapmadan insanlara eşit şans tanımaktır. Kaldı ki kanun zaten ceza sürelerini ayırarak suç tipleri arasında gereken farklılaşmayı getirmiştir. Katille tecavüzcünün cezası zaten kredi kartı dolandırıcısından ya da sit alanına kulübe yapandan yıllarca daha fazladır. Af ya da indirim verirken bu farkı daha da katmerlendirmenin akla ya da vicdana uyan bir yanını göremiyorum. Herkesten maktu şu kadar yıl ya da yüzde şu kadar oran kesilirse, ağır suçu olan hafif suçu olana göre daha fazla ceza almış olur ve adalet yerini bulur.

İkinci soru: “Bunlar gene suç işler. Neden bu riski alalım?”

Doğrudur, işlerler. Aynı suçu olmasa da başka bir suç işlerler. İçeridekilerin dörtte üçü, senin ve benim “aman bunlar çıkmasın, hep içerde kalsın” diyeceğimiz tiplerdir. Topluma intibak etme ihtimali, balığın kavağa çıkması ihtimali kadardır. Kuşkunuz olmasın, afla çıkacak olanların matematiksel olarak kestirilebilir bir oranı altı ayda, bir başka oranı, belki üçte ikisi, bir yılda kendini yeniden demir parmaklıklar arkasında bulacaktır.

Peki neden o riski alalım? Aslında risk almıyorsun, yarın ister istemez almak zorunda olduğun riski bugüne aktarıyorsun. Bu insanların yüzde kaçı cezaevinde ölür, bilmiyorum. Ama çok büyük bir bölümü eninde sonunda dışarı çıkacaktır ve bugün afla çıktığında icra edeceğinden korktuğunuz marifeti o zaman icra edecektir. Af vermekle problemi büyütmüyorsunuz, sadece süre açısından konsantre ediyorsunuz. Ayrıca böylece afla çıkanları daha yakından izleme ve mükerrirleri daha ağır cezalarla cezalandırma fırsatı bulursunuz.

Daha önemlisi: İnsanlara ikinci bir şans tanımak her zaman iyidir. O şansı iyiye mi, kötüye mi kullanırlar bilemezsin. Ama iyiye kullanacak olanlarla kötüye kullanacak olanları ayırmanın bundan başka bir sağlam yöntemini bilmiyorum.

Üçüncü soru: “Cezalarla olur olmaz oynayınca cezaların caydırıcılığı ilkesi zedelenmez mi?”

Vallahi cezaların caydırıcılığının Türk adaletine duyulan güvenden kaynaklandığını zanneden birine “Allah ıslah etsin” dışında ne cevap verilir, ben bilmiyorum. Yani kümes gibi bir odada sabah akşam hakaret işiterek yirmi sene değil otuz sene oturacağını bilen adam, mesela karısına göz koyan herifi şişlemekten vazgeçecek, ya da o son marketin kasasını soyarsa hayatının nihayet düzene gireceği inancını terk edecek, öyle mi? Biraz ciddiyet lütfen!

Sevan Nişanyan / -@t24.com.tr

http://t24.com.tr/yazarlar/sevan-nisanyan/affedersiniz,15311


Revenir en haut
guest
Super Membre
Super Membre

Hors ligne

Inscrit le: 10 Avr 2011
Messages: 334
Point(s): 859
Moyenne de points: 2,57

MessagePosté le: Sam 17 Sep 2016 - 08:22
MessageSujet du message: TUTSAK NİŞANYAN Kardeşimize TAHLİYE YOLU Gözüktü
Répondre en citant

Son Cinnete Dair

• “Nişanyan […] akıl almaz bir şekilde o paçoz cümleyi kurup tecavüzcülerin çoğunun büluğ çağında romantikler olduğunu söyledi,” demiş bir adet Metin Solmaz. “Romantik” ne demek emin değilim. Ben pek öyle dememişim, “büluğ çağının fırtınaları arasında yolunu kaybetmiş âşıklar” demişim. Aynı şey değil sanki. Bilemiyorum, belki pembe dizi kültürüm yetersiz, “aşk” deyince benim aklıma mesela mum ışığında bir restoran yahut pembe balonlar filan gelmiyor. Romeo ve Jülyet geliyor. Medea geliyor. Othello ile Desdemona geliyor. Anna Karenina, Emma Bovary geliyor. Héloise ile Abelard geliyor. D’Urberville’lerin Tess’i geliyor. Genç Werther’in acıları geliyor. Benjamin Constant’ın Adolphe’u geliyor.
1 Hepsinde kan, acı, gözyaşı, cinnet, cinayet, intihar vardır. Eski Yunan’da Aphrodite yalnızca Aşk Tanrıçası değildir, Yıkım ve Felaket Tanrıçasıdır aynı zamanda. Boşuna mı?

Şimdi diyeceksin ki, küçük burjuva ahlakının sığ sularına kendini hapsetmiş, pembe balonların ve “ayıp sözlerden” arındırılmış küçük hayatların ötesinde bir dünya olabileceğini çoktan unutmuş insanlara bunları anlatmaya çalışmanın manası ne? Haklısın belki. Bilemedim. Belki anlamsız bir çaba.

• Bir sonraki cümlede yazar “Sevan bu cümleyi neden kurdu” diye merak edip üç şık saymış. Doğru cevap üçüncüsüdür: “c) cümleyi beğenip silmeye yahut tekrar kurmaya kıyamadığı için.”

Aynen öyle oldu. O paragrafın meramı neydi? Suç TİPİ ile tekerrür riski arasında kayda değer bir ilişki kuramazsın; dolayısıyla af yahut ceza indirimi çıkarırken, “ay ay ay çok ayıp, ona indirim veremeyiz” diye ayrım yapamazsın, yaparsan cühelanın önyargılarına boyun eğersin. Meramım buydu. Mümkün mertebe renkli ve somut bir dille dört örnek verdim. Sonra üslup bakımından sakıncalı bulduğum için birini sildim. Tecavüzlü cümle de olabilirdi sildiğim. Ama “büluğ çağının fırtınaları” deyimiyle, orada elektrik gibi çarpan “aşıklar” kelimesine, doğrusu kıyamadım.

Tecavüzlerde cezadan sonra tekerrür oranının sıfıra yakın olduğunu tahmin ediyorum; bazı işler hayatta bir defa yapılır. Katillerde de tekerrür oranı düşüktür, ama belki kapanmamış hesaplar yüzünden yüzde onları, yirmileri bulabilir.

• Yazının devamında Metin Solmaz tecavüzü “korkunç bir erkek suçu” olarak tanımlıyor. “Tecavüz kötü değildir, çok kötüdür. Rezildir. Başka suçlara benzemez. Cinayet gibi değildir. Haklı cinayet olabilir. Haklı tecavüz olamaz.”

Korkarım ki Metin Solmaz konu hakkında yeterli bilgiye sahip değil. Önemli bir ayrımı göz ardı ediyor. Belki de Batı toplumları için üretilmiş literatürden hareketle bu kanılara varmış. Tecavüzü eğer “kadının isteği ve iradesi dışında girilmiş cinsel ilişki” olarak tanımlarsak söyledikleri haklı veya haklıya yakın olabilir, peki. Lakin Türkiye’de, uygulamada, tecavüzün tanımı bu değildir. Tecavüz, “ailenin ve toplumun iradesi dışında girilmiş cinsel ilişki”dir. Nitekim kadının cinselliğini kontrol altında tutmayı ailenin ve toplumun varoluş davası olarak gören bir kültürde başka türlü olması düşünülemezdi.

Birkaç örnek vereyim.
Benim tanıdığım ilk tecavüzcü, 2001-2002’de Selçuk Kapalı’da koğuş ortağım olan biriydi. Kendi on sekiz -on dokuzundayken on beş yaşında bir kızı “kaçırmış”. Üç yıl beraber oturmuşlar; bir çocukları olmuş. Ancak kızın ailesi bir türlü yatışmamış. Başlık parası talep etmişler; sonunda bir şekilde kızı bunaltıp geri almışlar. Bizimki, kendi ifadesine göre çalışıp başlık parası biriktirmek için Almanya’ya gitmiş. Orada fikrini bozmuş, başka biri ile nişanlanmış, buradakini unutmuş. Ama kayınların hıncı dinmemiş. Kızın yaşını mahkeme kararı ile küçültüp, ilişkinin başladığı tarihte 15 yaş altı görünmesini sağlamışlar. Bizimki memlekete döndüğü gün yakalatmışlar. Tanıştığımda yedi yıldan beri yatıyordu. Benden sonra çıktı. Bremen’de lokanta açmış diye duydum.

Şirince’ye ilk geldiğimde, cahil bir şehirli olarak beni en çok şaşırtan şeylerden biri kız “kaçırma” vakalarının sıklığı idi. Köydeki evliliklerin galiba yarıdan fazlası, belki üçte ikisi “kaçırma” yoluyla gerçekleşiyordu. Bir iki olaya ister istemez biz de bulaştık. (“Sevan Abi sizin bahçedeki kulübe var ya, bir arkadaşım geceleyin şey…”) Zamanla olayın sosyal ve ekonomik nedenlerini daha iyi anlama fırsatı bulduk.

Sosyolojiyle sizi şimdi sıkmayayım. Burada sadece işin risk boyutunu düşünmenizi istiyorum. Her şey yolunda giderse sorun yok; aile ikna edilir, düğün yapılır. Ya gitmezse? Ya sinyal hatası varsa, yahut kız yarı yolda fikir değiştirirse, ne bileyim, “pöh, babacığımla bozuşmaya değmezmiş bu lavuk” sonucuna varırsa? Tecavüzün cezası TCK 102/2’de on iki yıldan az olmamak üzere hapis, kız on sekizden küçükse dört yıl daha eklenir. Ayrıcı kişiyi hürriyetinden yoksun kılma cezası 109/5’te on buçuk yıla kadar hapis. Ayrıca tehdit varsa ya da yanına bir arkadaşını almışsan 106/2’den iki ila beş yıl daha ekle. Kaydı mı hayatın? Hem öyle bir kaydı ki kış olimpiyatlarına girsen madalya alırsın.

Son dönemde tanıştığım tecavüzcülerden ikisi aklımda kalmış, onları da anlatayım. Biri bir Kürt, İzmirli hayata beş sıfır mağlup başlayanlardan, ama vahşi bir tür cinsel cazibesi olduğu inkar edilemez. Yemin billah ediyor, “karı” aylarca sinyal vermiş, göz süzmüş, manalı laflar etmiş. Kendi “manitası” varmış, o yüzden önce yüz vermemiş. Sonra “şeytana uymuş”, “extasy ayağına gelmişler.” Birkaç gün sonra polis kapısına dayanmış, tecavüzden on beş küsur yıl almış. İşin gerçeği nedir, bilemem tabii. Belli bir inandırıcılıkla bana anlatılanı aktarıyorum. Cezaevinde ayrıca, kimsenin hikâyesini çok fazla kurcalamaya gelmez.

Öbürü de bir Kürt, tecritte yatıyor, günlerini yüksek sesle Kuran okuyarak geçiriyor. Kendisi bir şey anlatmıyor. Ama başkalarının naklettiğine göre oğlancıymış. İş üstünde polis baskınına uğramış, öteki çocuk paniğe kapılmış, “beni buraya zorla getirdi” diye ifade vermiş. Sonuç: otuz sene mi, kırk sene mi ne hapis.

Sonra, gebe olduğu anlaşılınca paniğe kapılıp, “kola bayii oğlan gazozuma hap atıp her gece bana tecavüz ediyormuş” diye adamcağızı yakan Diyarbakırlı dinibütün dul hanımın vakası var, adeta çağdaş bir Endymion ve Selene hikayesi.

Duyduğum hikayelerin hemen hepsinde üç tema öne çıkıyor.

- Sinyal hatası. Kadının sinyali ile erkeğin algısı birbirini tutmayınca, en hafifinden rezalet, en ağırından cinayet oluyor. Belki de cinsler arası ilişkilerin patolojik bir ölçüde çarpıklaştığı, insanların küçük yaştan itibaren karşı cinsle sağlıklı bir iletişim kuramadan yetiştiği bir toplumda kaçınılmaz bir şey.

- Keçi kayınpeder sendromu ve başlık parası. Yanılmıyorsam, kız çocuğunu bir takas meta olarak gören geleneksel kültürle, bireysel heves ve tercihi ön plana çıkaran modern hayatın çatışması bu problemi besleyen bir faktör. Belki bu yüzden, özellikle Batıya göçmüş Kürt ailelerde çok sık görülüyor.

- Kimyasal ürünler. Kokain, extasy ve benzerleri bazı toplum kesimlerinde tahmin edemeyeceğiniz kadar yaygın ve hapı yuttuktan sonra, kızlı erkekli ortamda ne olup biteceğini, ertesi gün hasar tespitinin nasıl gelişeceğini kimse kestiremez.

Ha peki, Metin Solmaz kardeşimizin sözünü ettiği gerçek sapıklar, “büyük bir samimiyetle yedi yaşındaki çocuğa penetre edenler,” “tükürükler saçarak tecavüz anıları anlatanlar” yok mudur? Eminim vardır. Tabii ki ben de onları iğrenç buluyorum. Burada sosyopatın envai çeşidi ile tanıştıktan sonra dahi o hür safkan sapıklar bana tahammül ötesi geliyor. Ama kaç kişidirler bilmiyorum. Belki çoktur, cezaevlerinde tecrit edildikleri için yeterince fark edememişimdir. Belki de yazımda “tecavüzcülerin çoğu şöyledir” diye genellerken yanılmışımdır. Elimde istatistikler yok. Tek bildiğim şu: tanıma fırsatı bulduğum sekiz on tecavüzcü arasında Metin Solmaz’ın verdiği tipolojiye uyan kimse görmedim. Benim eksikliğim belki. Belki de değil.

• Deniz Karabacak “Nişanyan pek çok erkek entelektüel hayvanı gibi kadınlar konusunda hödük, seksist ve düşüncesiz” diyerek zarif bir dille önyargılarını ifade etmiş.

Kadınlar konusunda “hödük ve seksist” olduğumu sanmıyorum. Düşüncesiz belki. Genelde aptallığa ve riyaya fazla tahammülüm olmadığı için insanları kırdığım olmuştur; ama özellikle kadınlarla ilgili bir şey olduğunu sanmam.

Geldiğim aile çevresi açısından böyle bir şeyin pek mümkün olacağını da düşünmüyorum. Ermeni ailelerinde kadınlar saltanatı kuvvetlidir. Türklerin sosyal alışkanlıklarını bugüne dek etkileyen bazı tarihî yaralar (çok eşlilik, cariyelik, erkeğin karısını kolayca boşayabilmesi, tesettür...) bizde olmadığından, sanırım cinsler arasındaki denge farklı kurulmuş. Çocukluğumu en çok etkilemiş ortam olan anneannemlerin ailesinde, aklın, itidalin ve dolaylı da olsa iktidarın temsilcisi hiç şüphesiz anneannemdi; annemle teyzemler de bayrağı ondan almışlardır. Kendi çekirdek ailemizde, kültürlü ve artiküle bir insan olan babam bir nebze daha baskındı. Ben de belirgin olan bir entelektüel üstencilliği ondan almış olabilirim belki. Ama karımın dekoltesine yahut kızımın sevgilisine karışmak, ya da sırf kadın olduğu için birinin mesleğine yahut eğitimine burnumu sokmak gibi saçmalıklardan çok şükür hep uzak oldum, başkalarında da böyle şeyleri feci derecede avam bulurum. İğrenirim hatta.

Hayatımın çok büyük bir bölümünde akıllı, başarılı, cerbezeli kadınların çekim alanında yaşadım. İlk aşkım Robert Kolej’de sınıf birincisi idi. İlk karım parlak bir akademisyenin kızıydı. Kendisi de parlak bir akademisyen olabilecekken kariyer değiştirdi, Uluslararası Af Örgütü’nün Çin masasını yönetti. Sonra üç yıl birlikte yaşadığım sevgilim, Alman devlet televizyonunun Türkiye şefiydi. Müjde’yi hiç anlatmayayım, “gel seninle padişahlık kuralım” diye önerince “sen çekil ben kurarım” diyenlerdendir. Ne seksizmi yahu, bu kadar uzatılacak bir kavram mı seksizm?

Son devirde cabbar ve muktedir kadınlardan biraz sıkıldığımı itiraf etmeliyim. Allah onları sahiplerine bağışlasın, yollarını açık etsin. Bana daha genç, daha kırılgan, daha iddiasız kadınlar sanki daha iyi geliyor artık. Latan patriarkalizmin dışa kusması mıdır? Yorgunluk ve yaşlılık mıdır? Onu da bırak Deniz Hanım değerlendirsin.

• Dostça ve sağduyulu bir not yazan Hasan Demiroğlu “kadın konusunda biraz
özensiz” olduğuma hükmetmiş, bunun sebepleri üzerinde durmuş. “Kadın” yerine “feministler” ya da “feminist söylem” deseydi sanırım daha yerinde olurdu. Türk ve Türkçü, islam ve islamcı, sübyan ve sübyancı gibi aradaki ayrım. –ci’lere itiraz edince alttaki toplumsal gruba hakaret etmişsin gibi yaygara koparırlar, klasik bir üçkâğıt yöntemidir, uyanık olmazsan yanılırsın.

1970’lerde, 1968’in özgürlük mücadeleleri içinden modern feminist hareketin doğduğu yıllarda, o doğumun tam göbeğinde, ABD’de üniversitedeydim. Tabii ki coşkuyla karşıladık; “biz”e ait saydık; özgürlük davamızın doğal bir parçası olarak gördük. Gloria Steinem’i 1975’te Yale Politika Derneğinde alkışlayanlar arasında ben de vardım.

Görebildiğim kadarıyla o dönemde hareketin iki platformu vardı. Birincisi, kadınların cinsel özgürlüğü davası. O davayı tüm benliğimle, kayıtsız ve şartsız destekledim. Yeryüzünün en önemli meselelerinden biri saydım. Halâ da o pozisyondan bir milim geri adım atmış değilim. Uğruna mücadele etmeye değecek tek dava özgürlüktür. Kendi bedenine ve yaşam tarzına hâkim olamıyorsan kaç para eder o özgürlük?

İkinci platform, ekonomik fırsatlar ve özellikle istihdam alanında eşitlik talebi idi. O konuda biraz daha az heyecan duydum. Prensip olarak elbette doğru bir talepti. Kadının çalışmamasını ya da eksik maaş almasını, eşek değilsen, yahut vicdanını çeşitli dinlerin afyonuna teslim etmişsen nasıl savunabilirsin? Yine de, modern tüketim toplumu içinde eşit yer kapma talebi yüreğimde fazla yer etmedi. Özgür bir yaşam kurma ve türün biyolojik varlığını sürdürme meselelerini bireysel ekonomik refahın önüne koyan yaklaşımlar bana daha cazip geldi.

Bugün durum farklıdır. Bugünün Türkiyesinde -ve daha sınırlı oranda Batı dünyasında- “feminizm” bayrağını taşıyanların cinsel özgürlük ve ekonomik eşitlik davalarıyla fazla bir alakası kaldığını sanmıyorum. Sosyal mevzilenmeye bakın, yeter. Üniversite seminerlerinden Cihangir kahvelerine, oradan Hürriyet gazetesinin magazin eklerine kadar “feminizm” hakkında sesi en çok çıkanlar, bu memlekette cinsel özgürlük konusunda olsun, gelir ve kariyer fırsatlarına erişim konusunda olsun, en az sıkıntısı olan kesimlerdir. Cinsel kölelik ve ekonomik çaresizliğin gerçek mağdurları olan tarafta o söyleme zerrece ilgi yoktur; istihza ve kuşku egemendir. Size bu durum tuhaf gelmiyor mu? Bu paradoksu çözmeden sizce bu mevzuda anlamı olan bir laf edilebilir mi?

Kusura bakmayın, şimdi burada uzun boylu analize girmeyeceğim. Başımda yeterince dert var, bir de buna batmayayım. Özetleyeyim yeter.

Birincisi, bugünkü “feminizm”de cinsel özgürlük davası gözden kaybolmuştur; onun yerini yasaklayıcı ve norm koyucu bir yaklaşım almıştır. Öyle konuşmak yasak! Kadına höt demek yasak! Teenager yasak! Tarihi öyle değil böyle okumak yasak! Othello? Allah belasını versin seksist Arabın!

İkincisi, hayret bir şeydir ki konulan normlar, ufak tefek birtakım güncellemelerle, bin seneden beri bildiğimiz küçük burjuva ikiyüzlülüğünün kokmuş normlarının ta kendisidir. Ufak tefek yenilikler var dedik. Mesela LGBTİ eskiden yasaktı, şimdi neredeyse kutsal bir auraya bürünmüştür. Eskiden evlilik esastı, şimdi piyasası düşmüştür. Ama bu bir-iki madde dışında modern feminizmin yasaklarla çerçevelenmiş “kadın” imajını al, Victoria devri romancılarının onca acımasızlıkla alay ettikleri evde kalmış hala ahlakıyla kıyasla, fark bulursan alkışlar benden.

Üçüncüsü, her türlü dar ahlakçılık gibi, modern feminizm bir düşmanlık ve nefret ideolojisine evrilmiştir. Özellikle kalbindeki nefreti kusmak için fırsat kollayan kalabalıkların kol gezdiği diyarlarda bu eğilimin vahim boyutlara ulaştığını görüyoruz. Dil ve üslup, bin yıldan beri alışık olduklarımızdır. Gâvura merhamet mi gösterdi? Urun kahpeye! Komünisti mi savundu? Urun kahpeye! Vatan hainleriyle aynı kaptan mı yedi, teröristleri mi savundu? Urun kahpeye! Kadınlara saygısızlık mı etti –pardon “özensiz” mi davrandı? Urun kahpeye!

Bu zihniyetin adı, kelimenin en klasik ve en su katılmamış anlamıyla, faşizmdir. Bunun egemen olduğu yerde adalet duygusu yaşayamaz. Vicdan yaşayamaz. Akıl dumura uğrar ve çürür.

O yüzden, sonu –ci ile biten diğer nefret ideolojileri gibi, modern kafa-ve–kampus feminizmiyle de mücadele etmek gerektiğine inanıyorum. Vicdan körelmesiyle savaş bir bütündür. “Şuna dokunmayalım şimdi, bulaşır”, “şuna dokunmayalım bizdendir” hesabı yapmaya başlarsan kısa zamanda bataklığa saplanır kalırsın. “Bizim darbemiz iyidir” diyenlerle aynı çıkmazı paylaşırsın.

• Aykırı Zeynep adıyla iştihar ettiği halde bu topraklara özgü hayli düz bir yobazlıktan mustarip olduğu (“imanım mevzubahis ise gerisi teferruattır”) anlaşılan biri de “homofobik” olduğuma kanaat getirmiş. Hatta sanırım kelimenin sesini beğendiğinden, “hegemonik, homofobik” diye tekrar etme gereğini duymuş.

Hegemoniği anlarım, itiraz etmem. Ama homofobiğe aklım ermedi. Son üç yıldır en yakınımda olan iki insandan biri gaydir. Ona sordum, ben homofobik miyim diye. “Tutuksun o konuda” dedi. “Yüzleşmekten kaçınıyorsun.” “Hayatta kendime iyi kötü bir yol tutturmuşum,” diye kaçış yolu aradım. “Erkekleri döv, kadınları sev. Ona uymadığı için belki.”

Bu konuşmanın etkisiyle olacak akşam dilim çözüldü, koğuştakilere İrlanda’da eşcinsel evlilik meselesinin nasıl şahane bir demokratik süreçte çözüldüğünü anlattım. İrkildiler. “Nasıl yani abi, şimdi ibnelerin evlenmesini mi savunuyorsun” diye sordular. Gece yatakta biraz tedirgin yattılar gibi geldi bana : ))

• Kirli Beyaz adını kullanan biri başkanlık sistemi hakkında yazdığım yazı gibi bu yazıyı da “sipariş” olarak görmüş. İçinde bulunduğum bataktan kendimi kurtarmaya çalıştığımı düşünerek üstü kapalı sitem etmiş.

Bakın. Af (yahut ceza indirimi, yahut infaz yasası reformu, neyse), siz farkında olsanız da olmasanız da, hoşunuza gitsin veya gitmesin, bu ülkede güncel ve yalancı bir konudur. Bunun bir kaç sebebi vardır. Bir, 2005’teki ceza kanunu reformundan bu yana cezaevi nüfusu kontrolsüz bir şekilde artmaktadır. On yılda üç katına çıkmış genel nüfusu binde birinden binde üçüne yükselmiştir. Böyle devam etmesi fizikman imkânsız olduğu için, öyle ya da böyle birkaç yılda bir fazlalığın salınması gerekir, kaçınılmazdır. İki, memleketteki hakim ve savcıların dörtte biri geçtiğimiz ay “terörist” ilan edilip sokağa veya kodese atılmıştır. Bunların vermiş olduğu kararların meşruiyetinin sorgulanması kaçınılmazdır. Üç, farkındasınız veya değilsiniz, bir iki yıldan beri Türk yargı sisteminde kapsamlı bir yeniden yapılandırma süreci başlatılmıştır. Eldeki dosyaları temize çekmeden o süreç sağlıklı bir sonuca ulaştırılamaz.

Ayrıca, bütün bunlardan bağımsız olarak, Kürt meselesinin kapsamlı bir genel af olmadan çözülmeyeceğini aklı olan herkes görmektedir. Hatta Kürt meselesindeki tıkanma yüzünden normal adli süreçte kaçınılmaz hale gelmiş olan bazı iyileştirmelerin de bekletildiği kanısı, bazı çevrelerde yaygındır.

İmdi, kamuoyunun sesi cırtlak çıkan bir kısmında affa karşı bir yaklaşımın pompalandığını görüyoruz. Sözde ahlaki argümanların arkasına saklanan bu görüşün, gerçek bir vicdan muhasebesine, üzerinde düşünülmüş bir akıl yürütmeye dayandığını sanmıyorum. Olay kısmen küçük burjuva ahlakının mutat ikiyüzlülüğü, kısmen de son yıllarda ülkeyi teslim alan gözü dönmüş nefretin bir dışavurumudur. Kimi “teröristler gebersin” diye kendini yırtar, kimi “hazretlerimize laf edenlerin kafası kesilsin” diye tepinir, kimi de “genç kızlara lolipop yalatanlar insan değildir, hadım edilsin, bin sene yatsın” diye sinir krizi geçirir. Aynı şey. Aynı vicdan kararması.

İşte bu kesime bir laf anlatabilirim diye oturdum bir yazı yazdım. Başaramadım tabii. Her seferinde aynı tuzağa düşüyorum. İrrasyonellikle nasıl başa çıkılır bilmiyorum. Altmış sene oldu, öğrenemedim. Bundan sonra da öğrenmem zor herhalde.


Gönderen Sevan Nişanyan

Sevan Nişanyan

http://nisanyan1.blogspot.com.tr/2016/09/son-cinnete-dair.html?spref=tw


Revenir en haut
Contenu Sponsorisé






MessagePosté le: Aujourd’hui à 09:09
MessageSujet du message: TUTSAK NİŞANYAN Kardeşimize TAHLİYE YOLU Gözüktü

Revenir en haut
Montrer les messages depuis:   
Armenian on web Index du Forum -> News et articles - Լուրեր, Յօդուածներ - Haber ve makaleler -> News en bref ... Օրուան կարճ լուրեր ... Güncel kısa haberler Toutes les heures sont au format GMT + 1 Heure
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet
Page 1 sur 1
Sauter vers:  

 



Portail | Index | Créer un forum | Forum gratuit d’entraide | Annuaire des forums gratuits | Signaler une violation | Conditions générales d'utilisation
phpBB
Template by BMan1
Traduction par : phpBB-fr.com