Welcome Guest: S’enregistrer | Connexion
 
FAQ| Rechercher| Membres| Groupes
 
Daciklerin 90.000 DNA'sı bu laboratuvarda saklı ,MHP'li Bakan Durmuş
 
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet
Armenian on web Index du Forum -> Courant / Contre-courant (points de vue - Տեսակետ - Görüş açısı) -> Documents - Փաստաթուղթեր (Archives/Dossiers - Arşiv/Dosya - Արխիւ)
Sujet précédent :: Sujet suivant  
Auteur Message
vahe2009
Modérateur Général
Modérateur Général

Hors ligne

Inscrit le: 07 Nov 2009
Messages: 23 461
Point(s): 66 930
Moyenne de points: 2,85

MessagePosté le: Dim 2 Oct 2016 - 09:24
MessageSujet du message: Daciklerin 90.000 DNA'sı bu laboratuvarda saklı ,MHP'li Bakan Durmuş
Répondre en citant

Daciklerin 90.000 DNA'sı bu laboratuvarda saklı ,MHP'li Bakan Durmuş Durdurmuştu





Dr. Oktar Babuna ile başlayan, kan örnekleri alınması, DNA testleri ve Türkiye'de olası bir kemik iliği bankasının kurulması ile devam eden bitmemiş senfoninin ABD'deki baş aktörü Lifecodes Şirketi kapılarını Hürriyet'e açtı. Dünya'nın en büyük DNA testi yapan şirketi olan Lifecodes'un Başkanı Walt Fredericks ‘‘21. yüzyılda yaşıyoruz’’ diyerek, Türk Sağlık Bakanı Osman Durmuş'un ‘‘arkaik’’ yaşadığını söylüyor.

Dünya'nın en büyük DNA testi yapan şirketi olan Lifecodes'un Başkanı Walter Fredericks, Connecticut Eyaleti'nde bulunan dünyanın en gelişmiş DNA test laboratuvarının kapılarını Hürriyet'e açtı, Türkiye'den yollanan 90 bin kan örneğinin öyküsünü anlattı.

Türkiye'de barkod verilerek Lifecodes'a yollanan 90 bin Türk'ün kan örneği, ‘‘genetik parmak izleri belirlenmiş ve dondurulmuş’’ bir şekilde laboratuvarda bekletiliyor.

Lifecodes'un Connecticut'taki laboratuvarında, çoğu moleküler biyolog ve biyokimyacılardan oluşan 245 personel çalışıyor. Lifecodes'un, Maryland Eyaleti'nde, Kanada'da, Almanya'da, Hong Kong'da ve İsrail'de faaliyetleri var.

Lifecodes, kemik iliği nakilleri için Babuna gibi hasta alıcılara yaptığı testler sonucu ‘‘uyumlu’’ donör (verici) buluyor. Şirket, ayrıca, çeşitli durumlarda babanın belirlenmesi için testler yapıyor, ayrıca suç ve özellikle cinayet davalarında, olay yerinde polis tarafından ele geçirilen bedensel kanıtları değerlendiriyor.

Unabomber lakaplı ‘‘Matematik dehası’’ ünlü bombacı Theodore Kaczynski, Colorado'da katledilen ‘‘Minik Kraliçe’’ Jon Benet Ramsey davalarında ve ‘‘Asrın Davası’’ olarak bilinen O.J. Simpson'ın yargılanmasında, savcılar, cinayet yerlerinde ele geçirilen delilleri mahkemeye sunmadan önce Lifacodes'a inceletmiş.

DURMUŞ'LA DURDUK

Walter Fredericks, Babuna Vakfı'nın, 27 Nisan 1999'da Lifecodes'a başvurduğunu söylüyor. Vakıf, Babuna'ya ilik nakli için kan örneklerinin test edilmesini istemiş. Lifecodes'a, Türkiye'den toplam 90 bin adet örnek gelmiş.

Şirket Başkanı, ‘‘Test edip sonuçları onlara bildirmeye başlamıştık. Onlar da ödeme yapmaya başladı. Ancak, Türkiye'de hükümet değişti ve yeni Sağlık Bakanı Osman Durmuş, Haziran ayında her şeyin durdurulmasını istedi. Babuna Vakfı'ın üzerine gidildi, soruşturma başlatıldı’’ diyor.

Kan örneğiyle, kişilerin genetik özellikleri belirleniyor ve eldeki örneklerle karşılaştırılarak kemik iliği nakli için uyumlu donör bulunması kolaylaşıyor.

Fredericks, 3,5 milyon dolar almaları gerekirken sadece 300 bin dolar para alabildiklerini söylüyor. Şirket, kan örneklerinin kimlere ait olduklarını bilmiyor, elinde sadece barkodları var. Türkiye'den ya da başka bir yerden örnekleri Lifecodes'a yollayanlar, kod numarasına göre kişinin kim olduğunu belirleyebiliyor. Fredericks'e göre, dünyadaki en büyük Türk DNA bankası halen ellerinde bulunuyor. Fredericks, ‘‘Kemik iliği nakli gereken kişiye uyumlu donör belirliyoruz ve insan yaşamı kurtuluyor’’ diyor.

BU BİR SIR DEĞİL

Her etnik grup farklı bir genetik profile sahip. Bu nedenle Babuna ABD'de uyumlu donör bulunamazken, Türk örnek testlerinde birçok uyumlu donöre rastlanmış.

Lifecodes Başkanı Fredericks, şöyle anlatıyor:

‘‘Testlerimiz herhangi bir sırrı ortaya çıkarmıyor, sadece ilik nakli isteyen kişiye uyumlu olan bir donör belirliyoruz, bu da hayat kurtarıyor. Bakan Durmuş, genetik şifreleri manipüle edeceğimizi düşünüyor. Bizim işimiz bu değil. Bunu yapacak yetenek, kapasite ve gücümüz de yok. Osman Durmuş'un düşünceleri arkaik. Durmuş, akraba olmayalardan kemik iliği alınamayacağını sanıyor. Halbuki, ABD'de ve Almanya'da bu hep yapılıyor.’’

BANKA ENGELLENDİ

‘‘Türkiye'de bir kemik iliği bankası kurulmasına yardımcı olmayı önerdik’’ diyen Fredericks, Sağlık Bakanlığı'na temsilciler yolladıklarını, ancak işbirliği gösterilmediğini söylüyor. Almanya'daki kar amacı gütmeyen bir başka kuruluşu, Ankara'da ya da İstanbul'da bir kemik iliği bankası kurulması için araya koymuşlar duklarını, bundan da sonuç alınamadığını kaydetti. Fredericks, ''görüşmeler Sağlık Bakanlığı tarafından engellendi'' diye konuşuyor.

Walter Fredericks, karşılaştırma yapılamadığı için Türkiye'deki hastaların hala kendilerine örnek yolladıklarını ve son kez 20 Nisan'da kan örneği yollayan bir hastaya ellerindeki bankadan uyumlu birini bulduklarını ve para da almadıklarını ileri sürüyor. Fredericks, ‘‘Ancak, aynı hasta Türkiye'de yaşanan ertelemeler nedeniyle öldü’’ diye ilginç bir iddiada bulunuyor.

Bizi isteyenler tehdit edildiler

Fredericks, ‘‘Biz hala banka kurmak istiyoruz’’ diyor ancak, geçen zamanla, taşınmalar ve ölümler nedeniyle ellerindeki DNA örneklerinin değer kaybettiğini söylüyor. 90 bin Türk kan örneği, barkodlu ve dondurulmuş olarak bekletiliyor.

Walter Fredericks en fazla tepkiyi Sağlık Bakanı Osman Durmuş'a gösteriyor: ‘‘Osman Durmuş kişisel ya da dini nedenlerle akraba olmayanlardan kemik iliği ya da organ nakli konusunda bazı inanışlara sahip olabilir. Ama 21'inci yüzyılda yaşıyoruz. Bir insandan diğerine kan nakli sıradışı bir iş değil, kemik iliği nakli de aynen öyle. Yaşam kurtarmak için yapılır bunlar. Türkiye'de bizimle çalışmak isteyenler oldu, her defasında engellendiler, tehdit edildiler...’’

Fredericks, Osman Durmuş'un, 17 Ağustos depreminden sonra 150 yabancı hemşireye tepki gösteren kişi olduğunu da hatırlatıyor ve ‘‘Elimizden geleni yaptık, artık peşini bıraktım, çabalarıma son verdim. Belki ileride yine umutlanırım’’ diyerek sözlerini noktalıyor.

Kemik iliği bankası için riske hazırız

Fredericks, kemik iliği bankası için Türkiye'nin Washington Büyükelçisi Baki İlkin'in samimi olarak yardımcı olmaya çalıştığını ve bazı Kongre üyelerinin de çok çaba harcadığını, ancak Sağlık Bakanlığı'nın tutumu nedeniyle hiçbir sonuç alınamadığını öne sürüyor.

Lifecodes Şirketi Başkanı, ‘‘Bakan Durmuş örnekleri istiyor. Biz de Türkiye'de kemik iliği bankası kurulmasını talep ediyoruz. Para, banka insan yaşamını kurtarmaya başladıktan sonra ödenebilir. Biz bu riske de girmeye hazırız. Bankaya ortak olmak istiyoruz. Ama bu da reddedildi’’ diyor.

Fredericks, Sağlık bakanlığı ile aralarındaki yazışmaları da ‘‘çok tuhaf’’ diye nitelerken ayrıntılara girmek istemiyor.

Walter Fredericks, Babuna Vakfı'nın, 27 Nisan 1999'da Lifecodes'a başvurduğunu söylüyor. Vakıf, Babuna'ya ilik nakli için kan örneklerinin test edilmesini istemiş. Lifecodes'a, Türkiye'den toplam 90 bin adet örnek gelmiş.

Oktar Babuna için toplanan örneklerin ABD’de tutulması tartışma başlatmıştı. Babuna’nın Adnan Hoca ile ilişkisi ortaya çıkınca, verilen destek tepkiye dönüştü ve Türkiye laboratuarların parasını ödemekten vazgeçmişti.

Kasım CİNDEMİR/WASHİNGTON

http://www.hurriyet.com.tr/90-bin-turkun-dnasi-bu-laboratuvarda-sakli-39251…


Dernière édition par vahe2009 le Dim 2 Oct 2016 - 09:42; édité 1 fois
Revenir en haut
Publicité






MessagePosté le: Dim 2 Oct 2016 - 09:24
MessageSujet du message: Publicité

PublicitéSupprimer les publicités ?
Revenir en haut
vahe2009
Modérateur Général
Modérateur Général

Hors ligne

Inscrit le: 07 Nov 2009
Messages: 23 461
Point(s): 66 930
Moyenne de points: 2,85

MessagePosté le: Dim 2 Oct 2016 - 09:34
MessageSujet du message: Daciklerin 90.000 DNA'sı bu laboratuvarda saklı ,MHP'li Bakan Durmuş
Répondre en citant

DNA Deyip Geçmeyin!

Genetik bilgilerimiz, ileride savaş silahına dönüşebilir" Doç.Dr. Hasan H. Otu, biyomühendislik ve DNA çalışmalarının günümüzde geldiği aşamayı anlattı


Genetik bilgilerimiz, ileride savaş silahına dönüşebilir"

Doç.Dr. Hasan H. Otu, biyomühendislik ve DNA çalışmalarının günümüzde geldiği aşamayı anlattı


Geçen haftanın kıyıda kalan tartışma konularından biri de, 8 bin dolayında Türk’ün DNA bilgilerini Rum Genetik Araştırma Enstitüsü’nün elinde bulundurmasıydı. Bu durum, Enstitü’nün, 1974 ve öncesinde çatışmalarda ölen insanların kemiklerini çıkartan Birleşmiş Milletler’ce (BM) kurulmuş Kayıp Şahıslar Komitesi’ne, “Genetik veriler kurumumuzun malıdır. Türkler de dahil kimseyle paylaşmayız” demesiyle ortaya çıktı ve diplomatik krize neden oldu. DNA bilgileri ve biyomühendislik, yeni çağın en önemli bilimalanlarından. Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu ve Bilgi Üniversitesi Biyomühendislik ve Genetik Mühendisliği Öğretim Üyesi olan Doç. Dr. Hasan H. Otu ile DNA krizini ve biyomühendisliğin bugünkü konumunu konuştum.

- Türklerin DNA bilgilerini elinde tutan Rum Genetik Araştırma Enstitüsü’nün, bu bilgileri BM dahil kimseyle paylaşmaması nasıl açıklanabilir?

Bu aslında hukuki bir problem. Eğer Enstitü’nün, BM ile yaptığı anlaşmadan doğan bir tutumu varsa, yaptıkları her açıdan yanlış olsa dahi haklı olabilirler. Bu bilgiler, özel bir proje için bilimsel mi, bilemeyiz. Burada amaç bilimsel bir sonuca ulaşmak olmayabilir, ki öylede görünüyor. Sözgelimi bir babalık testi yaptığınız da bilimsel bir çalışma yapmıyorsunuz, pratik bir soruyu cevaplamak için bir ölçüm yapıyorsunuz.

- Buradaki durum ne?

Netice itibarıyla hayır, etik bir tutum değil bu. Tabii bu olayın değişik boyutları da var. Kimileri DNA’ların Türklere ait olduğu için saklandığını düşünüyor. Doğru olansa bu bilgilerin açık bir şekilde paylaşılması ve hiçbir kurum ya da kişi üzerinde herhangi bir kuşku bırakılmamasıdır.

- DNA bilgileri ve verileri “askeri” ve “istihbarat” alanları için bir referans olur mu?

Evet. Sonuçta çok yüksek bilgi içeren veriler bunlar. Bence iyi çalışan bir askeri ya da istihbarat servisinde bu konuda bir veri tabanı bulunmalı. Dünyanın önde gelen ülkelerinin ilgili birimlerinde böyle bir çalışma yapılmamış olması şaşırtır beni.

KLONLAMA ÖRNEĞİ

- “Bunlar Türk ırkına kastedecek” teorileri ne kadar bilimsel, ne kadar doğru?


Komplo teorileri üretmek istemem. Fakat bilimsel gelişmelerin boyutu göz önüne alındığında, “Hayır, şunu yapmak mümkün değil”, “Bu imkânsız” gibi cümleleri daha dikkatli şekilde kurmak gerekir. Bir bilimadamı olarak da aksi ispat edilmedikçe hiç bir ihtimali gözardı edemem. Bundan 30 yıl önce bir koyunun klonlanabileceğini söyleseydim size acaba nasıl bir tepki verirdiniz?

- Gülerdik herhalde.

İşte bugünü bilerek 30 yıl önce o soruya nasıl cevap verirseniz, sizin bana sorduğunuz şeyi de aynı şekilde düşünmek mümkün. Eğer bana “Şu anda genetik bilgileri bilinerek bir ırkı hedef alan mekanizmalar geliştirilebilir mi?” diye sorsanız cevabım “Hayır” olurdu. Ne bu konuda yapılan bir çalışma ne de teknoloji var.

- İleride bu yapılabilir mi?

Çok mu imkânsız bir senaryo bu? Hayır, imkânsız değil, olur. İleride bir ırkı hedef alan savaş mekanizmalarıyla karşılaşabiliriz.

"TÜRKİYE GEN HARİTASI İÇİN ÇALIŞMALAR SÜRÜYOR"

- Türkiye’nin gen haritası var mı?

Evet, bu konuda yapılan çalışmalar var. Anadolu insanının da profillerini çıkaran tamamlanmış çalışmalar ve tüm genom dizilimini inceleyen halen devam etmekte olan projeler var.

- Bu harita nasıl bir gerçeği ortaya koyuyor?

Türk DNA’sı diğer ırklara göre karakteristik farklılıklar gösteriyor. Hatta bu farklılıkları bölge bazında gözlemlemek mümkün. Şu anda bu farklılıkları fonksiyonel olarak inceleyip ortaya koymuş değiliz. Yani, “Türkler daha çabuk kel olur” ya da, “Çok sabırlı insanlardır” gibi sonuçlardan bahsedemeyiz. Fakat büyük resme baktığımızda, bizde, örneğin bir Meksikalı ya da Afrikalıdan çok farklı çıktığı gibi, diğer ırklarda görülmeyen özelliklerin olduğunu da söyleyebiliriz. Yine dediğim gibi bu profil mesela Adana’dan aldığınız bir örnekle Rize’den aldığınız bir örnek arasında da farklılıklar gösteriyor.

"DNA BİZİM YAŞAM KİTABIMIZDIR"

- DNA hangi bilgileri içerir ve bir kişinin DNA verileri bize ne anlatır?

DNA bir organizma hakkında biyolojik açıdan hemen hemen tüm bilgileri içerir. Elbette ki çevresel faktörler de önemli. Fakat DNA bir nevi bizim yaşam kitabımızdır.

- Ne gibi?

DNA’daki bilgiler, yani bu baz dizilimindeki farklılıklar, değişik seviye ve büyüklükler de olabiliyor. Bazı hastalıklarda, mesela sadece ve sadece tek bir bazın normalden farklı olması, ölüm ve yaşam arasındaki farklılığı belirleyebiliyor. Sizin bir geninizde, “C” olması gereken yer de “T” oluyor ve siz ölümcül bir genetik hastalığa yakalanıyorsunuz. Öte yandan bir çocuğun DNA’sı, anne ve babasının DNA’sının birleşimi olduğu için kalıtsal bilgileri de içeriyor. Dolayısıyla bir kişinin DNA’sına bakarak babasını tespit edebildiğimiz gibi bir nevi soyağacığını da çıkarabiliriz.

"İNSAN KOLONLAMAYA ŞU AN HİÇBİR TEKNİK ENGEL YOK"

- Hollandalı bilim adamları sentetik et üretti. Bu insanoğlunun kıtlıkla savaşında büyük bir adım mı yoksa içerisinde kimi riskler taşıyor mu?
Bu çalışma kök hücreler kullanılarak yapıldı. Aslında ‘90’larda NASA’nın öncülüğünü yaptığı bir uğraş bu. Nasıl riskler taşıdığını henüz bilmiyoruz. Bana ileride dönüp geriye baktığımızda büyük bir çığır açan bir buluş olarak nitelendireceğiz bu adımı gibi geliyor. Eğer düşük maliyetle üretilebilirse evet kıtlık, hayvan çiftlikleri, hayvan kesimleri gibi kavramlar tarihe karışabilir.

- Etik değil ama peki insan klonlanabilir mi?

Elbette. Buna teknolojik açıdan hiçbir engel yok. Benim bildiğim yirminin üzerinde hayvan başarıyla klonlandı. Etik mi, bilemiyorum, çok zor bir soru bu. Biliyormusunuz; ABD dahil birçok ülkede insan klonlanmasını engelleyen çok net bir kanun yok. ABD’de bazı eyaletlerde net kanunlar var ama federal bir kanun yok. Bu çalışmalar genelde engellenmeye çalışılıyor. Ama teorik olarak yapabilirsiniz. Etik oluşu bence biraz ne için yapıldığı ile alakalı. Ama yinede çok karmaşık bir konu bu. “Ben kimim?”, “Beni ben yapan nedir?”, “Ruh nedir?” gibi sorularla örtüşen bir konu. “Bir ben var benden içeri” diyorum ben.

- Türk DNA'sı tanımı doğru mu?

Bu tanım nispeten doğru. İnsan genomu, söz gelimi, 23 kromozom çiftinden oluşur. 23’ü anneden 23’ü babadan gelmek üzere. Bu 23 kromozom üzerinde, yani bir setinde, 3.2 milyar baz vardır. İki insanın genom dizilimleri yani 3.2 milyar harfleri yüzde 99.8 oranında aynı. Farklılıklar “Single Nucleotide Polymorphism” dediğimiz SNP’lerde gözükür.

- SNP ne işe yarar?

SNP profiline bakıp, “Sen Almanya’nın Frankfurt şehrindeki Dossenburg Köyü’ndensin” diyebilmekteyiz bugün. Dolayısıyla “Türk DNA”sı demek, çok da yanlış bir ifade olmayabilir

"BİR TÜRK KENDİNİ KLONLAMIŞ OLABİLİR Mİ?"

- Türkiye’de hangi kurumlar, klonlama üzerine çalışıyor?

Bildiğim kadarıyla TÜBİTAK’ın ve İstanbul Üniversitesi’nin bu alanda çalışan çok başarılı ekipleri var. Bu ekipler tarafından Anadolu buzağıları korunmak ve yok olduklarında geri kazanılıp kazanılmayacaklarını görmek üzere başarıyla klonlandı. Yine İstanbul Üniversitesi ekiplerinin klonladıkları koyun şimdi beş yaşında, sağlıklı ve anne oldu.

- Türkiye’de mesela insan klonlanabilir mi? Mesela bir servet sahibi ya da bir siyasi erk kendini klonlatmış olabilir mi?

Tabii ki olabilir. Ama bizim haberimiz olmayabilir ama çünkü bildiğim kadarıyla yasal engeller var. Dünyada, buna ülkemiz de dahil, çok zengin ya da güçlü kişilerin bilimsel araştırmaları ciddi bir maddi destekle ya da yönlendirmelerle fonlamaları, imkân yaratmaları rutin bir olay.

- Bir kişi kendinden kaç adet klonlatabilir?

İstediği kadar yapabilir. Buradaki tehlike klonlamanın kötü amaçlarla kullanılması olur. Tedavi amaçlı klonlama bir nebze anlaşılabilir belki. Ama bu teknikle mesela, biraz fantastik olsa da, 1 milyon kişilik tıpa tıp aynı 2 metre boyunda atletik, zeki bir ordu yaratabilirsiniz.

-1 milyonluk ordu yerine, 1 milyon Adriana Lima üretilip toplum güzelleştirilemez mi?

(Gülüyor) Neden olmasın?

Habertürk

............


DNA korkusu

Dr. Babuna için yürütülen kampanya tıp dünyasını ikiye böldü. "Genetik kodlarımız tehlikede" diyenlerle, "Kuşkuya gerek yok" diyenler karşı karşıya...

Sağlık Bakanlığı dün Dr. Oktar Babuna için yürütülen kan toplama kampanyasını durdurdu ve bundan sonra kan toplama işleminin ancak izin alınmak şartıyla yapılacağını duyurdu. Bakan Osman Durmuş, kan örneklerinin gönderildiği laboratuvarlarının listesinin 48 saat içinde bakanlığa bildirilmesi için talimat verdi, Babuna için toplanan ancak henüz tetkiki yapılmayan 110 bin kan örneğini geri istediklerini söyledi. Durmuş, kan örneklerinin yurt dışına gönderilmesinin "stratejik sakınca" taşıdığını söyleyerek başlattığı tartışmanın ardından, bu kez de "Kan örneklerinin tetkikini kimin finanse ettiği" sorusunu ortaya attı. Sağlık Bakanı "Bu kadar örneğin yabancı bir devlet adamı için toplanmış olabileceği" kuşkusunu da dile getirdi.

Milli servet
Durmuş, toplanan 150 bin kan örneğinden 40 bininin Avrupa ve ABD'de resmi olmayan bazı laboratuvarlarda tetkik edildiğini belirterek şu açıklamayı yaptı: "Hangi laboratuvarlara gönderdiniz, diyorum. Özel laboratuvar, deyip isim vermiyorlar. Bu milli bir servet. Nereye gittiği, ne yapılacağı önemli değil mi?"

Durmuş, kampanyanın finansmanını kimin sağladığı sorusunu da gündeme getirdi: "150 bir örnek toplanmış. 40-50 bin örneğin tetkiki yapılmış. Bunun tutarı 500 milyar lira ile 1 trilyon lira arasında bir para yapar. Bu parayı nereden sağlamışlar? Bu organizasyonun arkasındaki güçler kim ve amaçları ne? Bunlar önemli. Batılı büyük bir devlet adamı bu iş için finansman ayıramaz mı? Belki kendi hastadır. Hatırlarsanız Kral Hüseyin de hastaydı, onun için de arandı, bulunamadı" dedi.

Durmuş, şu anda Çapa'da bir laboratuvar bulunduğunu ve bu laboratuvarın günde 500 kişiye bakabildiğine işaret ederek "Biz toplandığı söylenen 2 trilyon lira ile 7 laboratuvar daha kurabiliriz" diye konuştu.

Yanlış
Prof.Dr. Asım Cenani: Genetik bilgilerimizin ehil olmayan eller tarafından dışarıya kaçması doğru değil. Türkiye'nin genetik yapısını bilmeye kimsenin hakkı yoktur.

Türkiye Bilimler Akademisi: Bu kampanya ile yurt dışına hem genetik bilgi, hem de büyük bir mali kaynak aktarımı yapılıyor. Böylece dış ülkelerde yapılacak DNA analiz yolu ile hastalıklara yatkınlık ya da direnç sağlayan genler, ilaç metabolizmasını etkileyen gen bilgiler elde edilebilir.

Türk Tabipler Birliği: "Kişilerin bir ilik bankası oluşturulmasına katkı için verdikleri ve pek çok genetik inceleme de dahil her türlü testin uygulanabileceği kanlarla ilgili tüm bilgilerin testler sonuçlanır sonuçlanmaz Türkiye'ye gönderilmesi gerekir."

Doğru
Yıldırım Aktuna: Şimdiye kadar yurtdışındaki hastanelere birçok Türk vatandaşı gidip tedavi oldu. Eğer araştırma yapılacak olsaydı, bu kişilerde de araştırma yapma imkanı olurdu. Tıbben bu tür araştırmalar yapılıp yapılmadığı ortaya konmalıdır.

Prof. Dr. Ahmet Çolak: "Türkiye'den yurt dışına hergün çeşitli vesilelerle hastalar gidiyor. Bu insanlar orada da kan veriyor. Kaldı ki Avrupa ve Amerika'da milyonlarca Türk yaşıyor ve yurt dışında tedavi oluyor. Buradan giden 50, 100 bin kan örneğinin genetik veya stratejik bir sorun yaratmaz."

Prof. Dr. Bekir Sıtkı Şaylı: "Hekimlik evrenseldir. Kan örneklerinin burada ya da yurt dışında incelenmesinin ne zararı olabilir? Tam tersine bilgiler paylaşılırsa, daha çok bilgi edinilir ve tedavide ilerleme kaydedilebilir."

Mehmet ÇETİNGÜLEÇ

http://arsiv.sabah.com.tr/1999/06/19/g02.html


Revenir en haut
vahe2009
Modérateur Général
Modérateur Général

Hors ligne

Inscrit le: 07 Nov 2009
Messages: 23 461
Point(s): 66 930
Moyenne de points: 2,85

MessagePosté le: Dim 2 Oct 2016 - 09:40
MessageSujet du message: Daciklerin 90.000 DNA'sı bu laboratuvarda saklı ,MHP'li Bakan Durmuş
Répondre en citant

Türk müsünüz?

Artık bu soruya cevap vermeniz eskisi kadar kolay olmayacak. Bu yazıyı okuduktan sonra “Evet ben Türküm, Kürdüm, Arabım…” demeden önce epey düşünmek zorunda kalabilirsiniz. Eğer aşırı milliyetçi görüşleriniz varsa baştan uyarıyorum, yol yakınken geri dönün, okumayı hemen bırakın, mavi hapı alın ve eski halinizde devam edin. Yok, eğer kırmızı hapı alırsanız, unutmayın ki hiçbir şey bir daha eskisi gibi olmayacak…



2005 yılında National Geographic tarafından başlatılan ‘genom’ projesi oldukça hızlı ilerledi, 2007’de insanoğlunun gen haritası çıkarıldı ve bugün artık milletlerin akrabalık ilişkilerini belirleyecek yeterli bilgiye sahip durumdayız. Öyleyse yolculuğa başlayalım -Morpheus’un dediği gibi- görelim bakalım tavşanın yuvası ne kadar derinlere gidiyor.



Y-DNA testlerinin sonucuna göre ilk erkek bundan 60 ila 80 bin yıl önce Afrika’da, bugünkü Kenya-Etiyopya civarında yaşadı. Hesaplama tekniklerinden kaynaklanan farklı sonuçlardan dolayı ben ortalamayı alarak 70 bin yıl diyeceğim. Yeryüzündeki 3,5 milyar erkekten DNA örneği alıp y-kromozomunu takip ederek geriye gittiğimizde görüyoruz ki bütün erkeklerin ortak atası 70 bin yıl önce yaşayan bu kişi.



Bu arada neden ‘erkek’ sözcüğüne vurgu yaptığımızı hemen açıklayalım; Y-Kromozomu yalnızca erkeklerde var, anne tarafından soyağacınızı belirlemek isterseniz mitokondrial DNA testi yaptırmanız gerekiyor. Y-Kromozomunun görevi cinsiyetin belirlenmesidir. Yani erkek çocuk sahibi olamayan beylerimiz ‘bana bir erkek evlat veremedin’ diye kadını suçlamak yerine bu durumdan kendi y-kromozomlarını sorumlu tutsalar daha doğru bir iş yapmış olurlar.



Yeri gelmişken şunu da hemen belirteyim; kromozom, gen, mitokondri gibi bilimsel sözcükler gözünüzü sakın korkutmasın, bu yazıda mümkün olduğunca teknik terminolojiden uzak durmaya çalışacağım. Ama ister istemez lise yıllarından kalan biyoloji, coğrafya biraz da tarih bilgimizi zorlamak durumundayız. Mesela, biz insan türünün bilimsel adımızın ‘homo sapiens’ olduğunu bilmenizde yarar var. Hayalen 70 bin yıl öncesine gittiğimizde görüyoruz ki yeryüzünde bir erkek homo sapiens ve onun ailesi yaşıyor. Yani bugünkü Japon, Alman, Türk, Arap, İngiliz, Kürt, Rus herkesin ortak dedesi bu kişi, dünyanın başka hiçbir yerinde insan yok, ilginç değil mi? Hepimiz tek kişinin torunlarıyız.



Bilim adamları dini inançları çalışmalarına referans almaktan pek hoşlanmasalar da bu homo sapiense Kitab-ı Mukaddes’e atfen ‘Adam’ yani Hz. Adem adını taktılar. Bu ilk erkek ve onun çocukları doğal olarak ortak genetik özelliklere sahiptiler. Yani ten, göz rengi gibi fiziksel özellikler benzerdi. Ancak bu genetik özellikler zaman içinde değişti, binlerce yıl süren yolculukla bu insanların torunları Afrika kıtasına dağıldılar, bir bölümü kuzeye, bugünkü Mısır ve Filistin yönüne hareket ederken 60 bin yıl önce ilk defa Afrika kıtası dışına çıktılar; Güney Asya, Uzak Doğu ve Dünyanın her yanına göç ettiler. İşte bu göçlerin sonucu farklılaşan coğrafya ve iklim şartları insanların genetik yapılarında mutasyonlara yol açtı.



Y-kromozomunda meydana gelen her genetik değişim (SNP-Single Nucleotide Polymorphism) bir harf ile kodlanarak ‘Haplo-Grup’ adı veriliyor. Aşağıdaki kronolojik cetvele baktığımızda görüyoruz ki ilk SNP mutasyon ile BT Haplogrubu oluşuyor. Aradan birkaç bin yıl geçince bir başka genetik değişim CT haplogrubunu oluşturuyor ve bu değişimler dallanarak günümüze kadar devam ediyor. Bu makalede National Georgraphic verilerinden çok Dr. Stephen Oppenheimer ve Eupedia araştırmaları esas alındığından, yukarıda sözünü ettiğim gibi zamanlama farkları vardır.


Bu bilgiler ışığında genetik değişim ağacına bir göz attıktan sonra kaldığımız yerden devam edelim.



Bu şemada yalnızca Avrupa’da yoğun olarak görülen haplogruplar belirtilmiştir. Asya, Afrika ve Amerika kıtalarında bulunan haplogruplar, ayrıca her haplogrubun da alt grupları olduğunu düşünürsek hepsini tek şemada göstermek neredeyse imkansız. Bu nedenle sadece Avrupa kıtasında en çok görülen haplogrupları kısaca tanımakta yarar var:
 
Haplogruplara göre Avrupa’nın etnik yapısı
 
Mezolitik Avrupalılar:
I1: Ön-Germen (İskandinav)           
I2b: 
Ön-Kelt-Germen                     
I2a1Sardunya, Iberia                    
I2a2Adriyatik, Tuna havzası
 
Neolitik göçmenler:    
N1c1: Uralo-Fin, Baltık, Sibiryalı                              
G2a: Kafkasya, Greko-Anadolu
E1b1b: Kuzey Afrika, Yakın Doğu, Balkan
T
Orta Doğu, Doğu Afrika
 
Bronz çağı göçmenleri:
R1a: Balto-Slav, Germen, Hint-İran
R1b: 
İtalo-Kelt, Germen, Hitit, Ermeni
J1
: Kafkasya, Mezopotamya, Semitik
J2
Greko-Anadolu, Mezopotamya, Kafkasya
 
Pek çoğumuzun bu grupları tek tek inceleyip harf ve rakamlarla belirtilen kodları yorumlaması zor olabilir. Örnek olarak R1a haplogrubunu inceleyelim. Yukarıdaki şemaya baktığımızda bu grubun 25 bin yıl önce tahminen  Doğu Avrupa veya Güney Asya’da oluştuğunu görüyoruz. Daha çok Slav ve Germen’lerde rastlanan bir haplogruptur.
 
Aşağıdaki grafiğe baktığınızda bugün Rusya, Ukrayna, Polonya gibi Slav ülkelerinde yoğun olduğunu göreceksiniz. Buradan yola çıkarak R1a’nın sadece Rus veya Slav halklarının geni olduğunu söyleyemeyiz. Evet, Slavların ataları R1a haplogrubundandır, ancak 25 bin yıl önce ortaya çıkan bu grup  %19-27 oranında Norveç ve İsveç’te de görülüyor. Demek ki R1a hem Slav hem de İskandinav milletlerinin ortak atasıdır. Bir anlamda bu uluslar barındırdıkları R1a oranı kadar birbirleriyle akrabadır denebilir.
 




Şimdi bir başka tipik Avrupa haplogrubu olan R1b’yi inceleyelim. Bu genetik grup İspanya, Fransa, İngiltere gibi Batı Avrupa ülkelerinde yoğun olarak karşımıza çıkıyor. R1b yaklaşık 23 bin yıl önce oluştu, kronolojik şema R1a ve R1b’nin ortak ataları R1’in 28-30 bin yıl önce doğduğunu söylüyor. Bu ne demektir?  Bu demektir ki, 30 bin yıl geriye gittiğinizde Fransız, İngiliz, Rus kalmıyor büyük ölçüde akraba oluyorlar. Eğer 45 bin yıl geriye giderseniz bütün Avrupalılar IJK haplogrubundan olup aynı dedenin torunlarıdırlar.
 
Bu noktada milliyetçilik kavramını tatsızlaştıran bir durumla karşılaşıyoruz. IJK için Rus, Alman, İngiliz, Fransız, İsveç, Türk, Arap diyemiyoruz, çünkü bu isimler sadece son birkaç bin yılda ortaya çıktı. Katı ırkçılar için gerçekten zor bir durum,  bugün nefret ettiği millet ile aynı soydan olduğunu öğrenmek üzücü olsa  gerek.
 
Bu kadar bilgiden sonra artık Türkiye’ye gelme zamanıdır. Eminim ki buraya kadar yazdıklarımızı dikkatle okumuş olanlar yukarıdaki haritada Türkiye’nin grafiğine baktıklarında bu renklerden hangisinin Orta Asya’dan gelen atalara ait olduğunu bilmek istiyorlar. Sizi daha fazla meraklandırmayacağım, ama daha önce bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Diğer ülkelerin gen grafiğine bakıp Türkiye ile karşılaştırdığınızda gözünüze çarpan ilginç bir şey yok mu? Mesela Rusya’nın yarısı sarı, Polonya’nın yarıdan fazlası, Fransa’nın %60’ı kırmızı, İngiltere hakeza büyük ölçüde kırmızı…
 
Türkiye’ye baktığımızda adeta bir gen mozaiği görüyoruz, neredeyse hiçbir haplogrup baskın değil. Eğer yeşil renk dikkatinizi çektiyse karar vermekte acele etmeyin. Yeşil, J1 ve J2 gruplarını simgeliyor,  bunlar Orta Asya doğumlu değil. Nitekim bu araştırmayı yapan kaynak Türkiye için özel bir not düşmüş, tercümesi aynen şöyle;  “Türkiye, bu tabloya alınmayan Afrika ve Asya haplogruplarını da (A, ExE1b1b, C, H, L, O, R2) %8.5 oranında barındıran tek ülke…”
 
Bu kadar millet olur da bunların arasında Orta Asya’dan göç eden ataların genleri olmaz mı, elbette var: Q haplogrubu, oranı %2. Bir başka Orta Asya/Sibirya haplogrubu ise N. Bugün özellikle Finlandiya ve Baltık ülkelerinde görülen bu genetik grubun da 20 bin yıllık Ural-Altay geçmişi var. Türkiye’deki oranı ise %4. Buna diğer Orta Asya ve Sibirya orijinli haplogrupları da eklersek yine de %10'u geçmiyor. Bilim bazen bizleri hayal kırıklığına uğratabiliyor.
 
Q ve N haplogruplarının ortak atası ise 36 bin yıl önceki ‘NOP’ haplogrubu. Kronolojik cetvele baktığınızda kimlerle akraba olduğunuzu göreceksiniz. Evet, gözlerinize inanın, bütün Avrupa ve Orta Asya milletleri 36 bin yıl önce aynı soydan türediler. Tipik Avrupalılar olan R1a ve R1b'nin atası olan R haplogrubu 30 bin yıl önce Orta Asya’da doğdu.
 
Pek çok kişinin gen testine sıcak bakmadığını biliyorum. Son zamanlarda komplo teorilerine iyice kendimizi kaptırmışken birilerinin bu genetik araştırmaları şiddetle reddedeceğini de tahmin edebiliriz. Ama Galileo’nun dediği gibi bilim inkar kabul etmiyor, bazıları ‘hayır olmaz’ dese de Dünya dönmeye devam ediyor. Sanıyorum benim gibi merak yönü paranoyasından ağır basanlar biraz tedirgin olsalar da “bir de ben öğreneyim atalarımın kimler olduğunu” diyeceklerdir. Bilim insanları bu hızla giderlerse yakın bir gelecekte bütün insanlığın soyağacını yapacaklardır, sanıyorum herkes çok yakında kiminle ne kadar akraba olduğunu öğrenecek.
 
Genetik soyağacı sadece bireylerin hayata bakışlarını değil, belki devlet yapılarını da sarsacak yeni bir çığır açmak üzere dersek biraz abartmış mı oluruz? Bence hayır, belki bu konunun önemini ifade etmek için bugün söyleyeceğimiz her şey az bile kalır. Kırmızı hapı alıp bir an önce gerçekle yüzleşmeyenlerin başı yakın gelecekte çok ciddi ağrıyabilir. Bu genetik çalışmaların Fransa’dan dünyaya 200 yıl önce yayılan ulus-devlet modelini nasıl etkileyeceğini önümüzdeki yıllarda göreceğiz. Bugünkü millet anlayışımızın temeli dile dayanmaktadır. Yani aynı dili konuşan insanlar aynı milletten sayılırlar. Dillerinin yakın olduğu nispette milletler birbiriyle akraba olarak kabul edilir. Türkçe-Özbekçe-Azerice gibi...
 
Ama diğer taraftan genlere baktığımızda Ural-Altay dil grubunun lehçelerini konuşan bu milletlerdeki Sibiryalı ataların geni çok az iken Finlandiya’da %58 gibi büyük bir oranda karşımıza çıkıyor. Görünen o ki bilim geçmişte pekçok defa yaptığı gibi dogmaları bir kez daha yıkmak üzere. Bazı rejimler varlıklarını devam ettirmek istiyorsa ‘ulus’ kavramını bilimsel verilere göre yeniden tanımlamak zorundalar. Bu durumu şu an için tehlike olarak algılamayanlar unutmamalıdır ki Fransız ihtilali akabinde kraliyet giyotin altında son bulurken ne Romanov’lar ne de Osmanoğulları henüz doğmuş olan cumhuriyet rejimini ve ulus-devlet modelini kendi saltanatları için bir tehlike olarak görmüyorlardı. Ancak geleceği görmeyi başaran ve yeni şartlara adaptasyon sağlayan kraliyet aileleri bir şekilde varlıklarını sürdürüyorlar. Galiba öngörü yeteneği herkese nasip olmayan bir ayrıcalık…
 
İlgilenenler Avrupa ülkelerinde bulunan haplogrupların % oran tablosunu aşağıda görebilir. Buna milletlerin akrabalık derecesi de diyebiliriz. Tabii bütün bunlar y-kromozomunun hikayesi, yani baba tarafından soyağacı. Bir de mitokondrial DNA testi var, acaba anne tarafından kim kiminle akraba? Belki bir dahaki sefere de onu anlatırım.


 
Murat D.Mirza

http://www.genomturkiye.com/blog/15-turk-musunuz.html





Türklerin Genetik Haritası
Türklerin Genetik Haritası, Türk Geni, Türkiye Türkleri ve Türk Devletlerinin gen havuzları, genetik bütünlükleri ve toplumsal dokusu üzerine araştırma notları.
Türklerin Genetik kökenleri ve gen bütünlüğü meselesi son 50 yıldır süregelen tartışma konusu olmuş, bu hususta ortaya atılan bilimsel bulgular kimi zaman politik, kimi zaman yanlı kimi zaman ise doğru ve rasyonel yorumlanamadığı için bazı tereddütleri beraberinde getirmiştir. Bu doğrultuda Türklerin ve Türkleri ortaya çıkartan çekirdek insan topluluklarının binlerce yıl geriye giden tarih serüvenleri içerisinde sahip oldukları özerklik ve müstakilliği inceleyip kültürel, genetik ve sosyopolitik açıdan incelemek ve anlaşılır bir dilde özetlemek gerekmektedir.
Kozmopolit ve Mozaik Tartışmaları
Son 50 yıldır süre gelen politik tartışmalarda sıkça telaffuz edilen ve Türkiye Cumhuriyeti içerisinde yaşayan toplumlara atfedilen kozmopolitlik ve mozaik kavramları, toplumsal kesimde kimi tereddütler ortaya çıkartmış, bu ifadeler aidiyet kavramı ve milli bütünlük gibi konularda duygusal tepkilere ve reaksiyonlara yol açmıştır. Çoğunlukla konunun karekökünü teşkil eden bilimsel ve tarihsel bulgular bakımından yeterli derinliğe sahip olmayan ve yüzeysel olmaktan öteye gidemeyen bu yorumlar toplum nezdinde mahsurlu düşüncelere yol açmaktadır.

Söz konusu ifadelerden biri olan Kozmopolit kavramı, kozmo yani evren, polit yani vatandaş kavramlarının bir araya gelmesiyle oluşur. En anlaşılır ifadesiyle Dünya Vatandaşlığı şeklinde tercüme edilebilir. Mozaik ise farklı renklerdeki parçaların bir araya gelmesiyle ortaya çıkan görsel bir sanat ürünüdür. Her iki ifadede esasında Türk Toplumunun melez, karışık ve etnik anlamda çeşitlilik ihtiva eden bir yapıya sahip olduğu düşüncesini ortaya atan hümanist ya da hümanist görünen söylemlerdir.

Peki gerçekten öylemidir? Bu kanıya nasıl varıldığını ve bu kanıya varanlar tarafından ortaya atılan bulguları tahlil ettiğimizde pek çok yanılgı ile karşılaşıyoruz. Bu yanılgıya malzeme olan bazı tespitler şunlardır;

- Bölgesel toplumlar arası kültürel farklılıklar
- Şive, aksan ve dil farklılıkları
- Gen araştırmaları
- İdeolojik ayrılıklar ve aidiyet duygusu

Tüm bu tespitler tarihsel derinlik ve bilimsel gerçeklik ışığında tetkik edildiğinde ortaya çıkan yanılgıları ortadan kaldırmakta, her birinin yanlış algı, eksik bilgi ve kusurlu yönlendirmelerden kaynaklandığını ortaya çıkartmaktadır.

Bir toplumun genetik ya da kültürel bütünlüğünü tetkik ederken öncelikle Irk olarak ifade edilen genetik toplumsal dokunun ortaya çıktığı süreçleri, ortaya çıkan toplumların millet haline gelmesi ve aidiyet duygusu ile hareket etmeye başlamasını, bu noktadan sonra ise farklı Irk, Millet ve Toplumların nasıl bir araya gelerek çeşitlilik kazandıklarını incelememiz gerekiyor.


Genlerin ve Temel Irkların Ortaya Çıkışı
Türkler de tıptı diğer tüm milletler gibi insanoğlunun on binlerce yıllık tarihsel serüvenleri neticesinde ortaya çıkmıştır. Ancak 90 bin yıl geriye gittiğimiz zaman tek bir ırk ve tek bir millet ile karşılaşırız. İlk İnsan Adem'in en yakın torunları olan bu millet aynı dili konuşur, aynı alışkanlıklarla yaşarlardı. Genetik bakımdan birbirinin kopyası olan ve sayıları birkaç bini geçmeyen bu az sayıdaki insandan oluşan temel Irk nasıl oldu da ayrışarak birbirlerinden ayrı birer Irk, birer millet haline geldiler? İşte bu sorunun cevabı bugünkü anlamıyla Irkların, Milletlerin ve Toplumların nasıl ayrıştığını, nasıl birbirlerinden farklı genetik yapılara sahip olduğunu anlamamıza yardımcı olacak.

İnsanoğlu M.ö. 70 Bin'li yıllarda Afrika'dan Arap yarımadasına geçerek Dünya'ya yayılmaya başladılar. Başlangıçta birbirlerine çok benzeyen bu insanlar, yaşam imkanları son derece kısıtlı olan Afrika'dan geniş yaşam alanlarına ulaşabilecekleri Asya'ya ulaştıklarında birbirlerinden ayrı yönlere doğru göç etmeye başladılar. Yaşamsal imkanların daha geniş olduğu bu yeni coğrafya İnsanoğlunun hızla çoğalmasına olanak tanıdı. Sayıları birkaç bini geçmeyen İnsanoğlu önce onbinler, sonra yüzbinlere ulaşan nüfuslara sahip hale geldiler. Onbinlerce yıl süren bu göç dalgaları neticesinde Doğu Asya, Avusturalya, Mezopotamya, Arap Yarımadası ve Kuzey Kutbuna kadar ulaşan insan toplulukları binlerce yıl süren göç dalgaları ile ulaştıkları bu coğrafyalarda farkında olmadan genetik mutasyonlara maruz kaldılar. Farkında olamadılar çünkü ten renklerindeki fark edilemeyecek nispetteki bir değişim bile yüzlerce yıl sürdü. Bunun yanında anne ve babadan çocuklarına geçen kromozomlar, milyonda bir gibi nadir bir olasılığın insan sayısının artmasına bağlı olarak daha sık gerçekleşebilmesini söz konusu hale getirdi. Örneğin 1.000 kişilik bir toplumda, 1 milyonda bir gerçekleşmesi söz konusu olan bir olasılık takriben 1000 nesil sonra yani 60.000 yıl içerisinde mümkün olabilirdi. Ancak insan sayısı artınca bu olasılığın gerçekleşme olasılığının süresi daha da kısaldı. Sayıları On binlerle ifade edilmeye başlayan insanoğlunun anneden-babadan çocuklarına kopyalanan kromozomların mutasyona uğrama olasılığı 1.000 yıl gibi bir süreye kadar geriledi.

Sayıları artan ve geniş coğrafi olanaklardan istifade ederek birbirlerinden bağımsız bölgelere göç etme inisiyatifini gösteren bu toplumlar, M.ö. 70.000'li yıllarda başlayan göç serüvenleri neticesinde 40.000 yıl içerisinde buzul çağının etkisinin azalması ile neredeyse tüm Asya ve Doğu Avrupa'ya yayılmış duruma gelmişlerdi. İçinde bulunduğu toplumdan kopan herhangi bir kol, birkaç bin yıl içinde genetik mutasyonlara uğrayıp bu mutasyonu, diğer toplumlardan izole olmuş bir kitle içerisinde yayınca birbirlerinden kopan ve münasebet kurmayan toplumlar arasında farklılıklar ortaya çıkmaya başladı.

Kuzey bölgelerine yerleşen toplumlar, yaşadıkları mutasyonlarla çekik gözlü, beyaz tenli ve kalın kemikli bir yapıya dönüşerek bu özelliklerini izole olarak yaşadıkları binlerce yıl boyunca kendi toplumları içerisinde kopyaladılar ve binlerce yıl görüşmedikleri uzak akrabalarından farklı bir genetik yapıya sahip hale geldiler. Benzer şeklide Akdeniz kıyılarına, Uzak Doğu Asya'ya ve Avustralya'ya ulaşan ve burada kendi içlerinde yaşadıkları mutasyonlarla diğer uzak akrabalarından farklı hale geldiler.

Görüldüğü üzere Irk kavramı genetik mutasyonlardan ve bu mutasyonların diğer toplumlardan izole olarak yaşanıp özümsenmesinden ibarettir. Söz konusu genetik farklılıkların ortaya çıkması ve korunması ise tamamen sosyal faktörlere bağlıdır. Coğrafi olarak birbirlerinden uzak bölgelere göç eden bu toplumlar, binlerce yıl içerisinde ayrışmış, henüz atlar evcilleştirilmediği için ancak mecbur kaldıklarında yaşadıkları bölgeyi değiştirmeye teşebbüs etmişlerdir.

Buzul çağının etkisini giderek azaltması ile sayıları çoğalan toplumlar, göç etmeyi de tercih etmeyerek bulundukları bölgelerde uzun süre yaşamışlardır. Henüz devletlerin, orduların ve savaşların olmadığı bu ilkel ve karanlık tarihi dönemler Irkların oluşumlarına müsait bir zemin hazırlamıştır. Ancak zamanla insanoğlunun yeteneklerini geliştirmesi ve kalabalıklaşması, ve elbette buzul çağının etkilerinin tamamen ortadan kalkması ile onbinlerce yıl boyunca birbirlerinden ayrışan ve çoğu zaman münasebet kurmayan bu toplumlar karanlık tarihin son evrelerinde (M.ö. 10.000) birbirleri ile münasebet kurmak zorunda kalacak, kaynaşacak, melezleşecek ve bugün düşündüğümüz haliyle ilk Milletleri meydana getireceklerdir.

İnsanlık tarihi boyunca yaşanan genetik mutasyonlar gen bilimi tarafından kodlanmış ve coğrafi tespitlere dayanan genetik bir harita oluşturabilmiştir. Bu mutasyonların tespit edildiği tarihler ve gerçekleştiği coğrafyalar şu şekildedir;


Gen Kodu (Gerçekleştiği Tarih (Milattan Önce), Gerçekleştiği Coğrafya)


  • A İlk İnsan Orta Afrika
  • B 50 Bin Güney Afrika
  • CT 50 Bin Doğu Afrika
  • D 50 Bin Taylant Bölgesi
  • E 50 Bin Kuzey Afrika
  • E1B1A 20 Bin Batı Afrika
  • E1B1B 20 Bin Mısır
  • C 50 Bin Arap Yarımadası
  • F 45 Bin Orta Doğu
  • G 20 Bin Kafkaslar
  • H 30 Bin Hindistan
  • I 25 Bin Ortadoğu
  • J 30 Bin Ortadoğu
  • K 40 Bin Güney Asya
  • L 30 Bin Ortadoğu
  • M 10 Bin Papua Yeni Gine
  • N 10 Bin Kuzey Moğolistan
  • O 35 Bin Doğu Asya
  • O3 35 Bin Doğu Asya
  • P 35 Bin Orta Asya
  • Q 20 Bin Sibirya
  • Q1A3A 10 Bin Kuzey Amerika
  • R 30 Bin Altay
  • R1A 10 Bin Hazar Bölgesi
  • R1B 25 Bin Hazar Bölgesi
  • S 10 Bin Ortadoğu
  • T 10 Bin Ortadoğu


Gen bilimi, genetik mutasyonların M.ö. 10.000'li yıllara kadar devam ettiğini takip etmiştir. Ancak bu tarihten sonra genetik bir mutasyona rastlanmamıştır. Çok ilginçtir ki insanoğlunun sayıları arttıkça genetik mutasyon olasılığı artmış olmasına rağmen M.ö. 10.000'li yıllardan itibaren sayıları çok daha hızlı artmaya başlayan insanoğlu genetik mutasyonlarla karşılaşmamıştır.
Gen Kavramının Ortadan Kalkması
İnsanoğlu, M.ö. 70.000'li yıllarda Afrika'dan çıkıp Dünya'ya yayılmaya başladıktan itibaren geçen 60.000 yıl sürecinde 51 kez genetik mutasyona uğradı. Bu mutasyonların 27'si Erkek genlerinde 24'ü Kadın genlerinde ortaya çıktı. Bu mutasyonların yaşandığı coğrafyalardaki insanlar, diğer toplumlarla münasebet kuramadıkları için izole olarak yaşadılar ve genetik olarak birbirlerinde farklı kalabildiler. Ancak buzul çağının sona ermesi ve yerkürenin hızla ısınması ile İnsanoğlu süratle çoğalmaya ve yaşadıkları coğrafyalardan taşmaya başladılar. Artan nüfus elbette insanoğlunun yeteneklerinin gelişmesine ve daha iyi bir yaşam isteme dürtülerinin artmasına yol açtı. Bu insani beklentiler ilk milletleri ve ilk medeniyetleri ortaya çıkarttı.

M.Ö. 10.000'li yıllarda ilk Medeniyetlerin ortaya çıkması, 60.000 yıl boyunca süre gelen yaşam şeklini kökünden değiştirdi. Bu tarihe kadar sayıları onbinleri geçmeyen ve diğer coğrafyalardaki insanlar ile münasebet kuramayan insanoğlu, hızla çoğalarak göç yolları aramaya, daha müreffeh yaşam alanları bulmak için yola çıkmaya başladılar. Bu göç hareketleri neticesinde sadece birkaç bin yıl içerisinde büyük medeniyetler kurmaya, krallıklar kurup kanlı savaşlara girişerek hakimiyet alanlarını genişletme çabası içerisine girmeye başladılar. İnsanoğlunun yayılma ve sahip olma dürtüsü neticesinde Dünya artık eskisi gibi bir yer olmaktan çıkmıştır. Bu tarihe kadar binlerce yıl boyunca birbirlerinden kopuk ve izole yaşayan toplumlar adım adım karşı karşıya gelmeye, ittifak kurmaya ve kaynaşmaya başladılar.

M.ö. 10.000'li yıllar henüz hiçbir milletin söz konusu olmadığı, hiçbir ırk ya da hiçbir toplumun kendisine bir isim vermediği, yalnızca hayatta kalabilme mücadelesinin yaşandığı bir dönem olmuştu. Ancak bu tarihten sonra toplumlar yaşadıkları bölgelere ve toplumlarına isimler vermeye başladılar. Hayatta kalmak dışında bazı dürtüler ortaya çıktı ve eğlenmek, savaşmak, saygınlık, v.b. insani faktörler kendisini göstermeye başladı.

Evet, insanoğlu kalabalık kitleler halinde ve organize olarak hareket etmeye başlamışlardı. Hatta kendi toplumlarına isim vermeyi, hakimiyet alanlarını çizmeyi bile akıl edebilmişlerdi. Ancak Ilk Irkları ve ilk Milletleri meydana getiren bu büyük ayrışma çok büyük bir kaynaşmayı da beraberinde getirdi. İnsanoğlu artık kısıtlı sayıda topluluklar halinde izole olarak yaşamaktan vazgeçmiş, atı evcilleştirerek hareket kabiliyetini geliştirmiş ve onbinlerce yıl boyunca görüşmedikleri uzak akrabalarıyla tanışmaya başlamışlardı. Bu tarihlerde ne Irkçılık, ne de Milliyetçilik kavramları ortada yoktu. İnsanoğlu daha iyi yaşayabilmek için kalabalıklaşmak ve ortak hareket etmek zorundaydılar.

Ortaya çıkan bu sosyal keşmekeş, 60.000 yıl süren genetik ayrışmayı yaprakların üzerine vuran bir rüzgar gibi savurarak harmanladı. Ve bu harmanlanma medeniyetlerin henüz kurulmaya başladığı en yakın tarih öncesi devirde gerçekleşti. Bu keşmekeşin en yoğun yaşandığı bölge ise Mezopotamya ve Anadolu oldu.
 
İlk Genetik Kaynaşma ve İlk Millet
Karanlık tarihin sis perdelerini aralayabildiğimiz bir dönemde gerçekleşen ilk genetik kaynaşma tarihçilerin Amerindler olarak adlandırdığı, genetik kodu Q olan ve 70 Bin yıl önce Afrika'dan çıkıp Kuzey Asya'ya göç eden müstakil bir kavim ile genetik mutasyonlarla teni tamamen beyaza dönüşen, genetik kodu R olan ve tarihçilerin Kafkasoid olarak adlandırdığı bir kavim arasında gerçekleşti. Kuzey Doğu Hazar bölgesinde, M.ö. 8.000'li yıllarda bir araya gelen bu iki toplum kaynaşarak karanlık tarihin en güçlü ve ulaşılabilen en kesin kültürü olan Anav kültürünü meydana getirdiler.

Görüldüğü gibi tarihin ilk medeniyeti, ilk toplumu yani kendisine isim verebilmiş olmaları hasebiyle ilk Irk'ı genetik bir melezleşme ile ortaya çıkmıştır. Bu genetik kaynaşma, elbette bir tesadüf değil kaçınılmaz bir tezahür olarak karşımıza çıkar. Zira ilk müstakil toplumdan (Anav) sonra birkaç bin yıl sonra ilk medeniyet ve ilk devlet ortaya çıkacaktır. Sümerler, Anav insanlarının M.ö. 8.000'li yıllarda ortaya çıkmasından yaklaşık 4 bin yıl sonra yine bizzat Anav insanları tarafından Mezopotamya'da kuruldu (M.ö. 4.000). Tarihin ilk devleti ve ilk medeniyeti olarak kabul edilen Sümerler, çevresindeki pek çok toplum ve medeniyete de ilham kaynağı oldular.

Sümer döneminden sonra yer küre, insanoğlu tarafından cehenneme dönüştürülmeye başlamıştı. İlk medeniyeti ve ilk milleti meydana getiren Sümerlerin açtığı çığır, bulunduğu coğrafyada hızla itibar gördü. Sümerlerin birleşerek bir kral önderliğinde hareket etmeleri, liderleri tarafından yönetilen bir toplumu tek bir güç haline getirmeleri bölgede yaşayan diğer toplumları da medeniyet kurmaya teşvik etti. Önce Hurriler, ardından Semitikler tek bir liderin etrafında toplanarak bugünkü anlamıyla, ilkel bile olsa bir Ülke haline geldiler. Ve yerküre ilk medeniyet savaşlarına tanıklık etmeye başladı.

Mezopotamya'da kurulan ilk model Medeniyetler, kaçınılmaz olarak rekabet etmeye, savaşmaya ve birbirlerini yok etmeye başladılar. Sümer devletinin kurulduğu tarihten sonra geçen 2000 yıl bölgedeki demografik yapıyı kökünden değiştirdi. Sümer devleti yıkıldı, Semitikler güçlenerek büyük bir krallık kurdular, Hurriler, Hattiler ve akabinde Hititler Mezopotamya, Anadolu ve Orta Doğu'yu sadece coğrafi olarak değil demografik olarak da paylaşmaya başladılar.

Burada en dikkat çekici husus şudur ki; M.ö. 2.000'li yıllarda nüfus bakımından en kalabalık coğrafya Anadolu-Mezopotamya-Orta Doğu hattıydı. Üstelik Afrika'dan başlayan göç hareketleri ile Dünya'ya yayılan insanoğlu, 60 Bin yıl boyunca uğradıkları mutasyonlarla farklılaşmış ancak büyük kitleler halinde tekrar Mezopotamya merkezinde bir araya gelmişlerdi. R Irkı (Beyaz Irk), büyük ölçekte Altay Dağlarından çıkarak Kızılderililerin atası olan Q Irkı (Amerindler) ile kaynaşarak Mezopotamya'ya inmişlerdi. En az 20 Bin yıl boyunca birbirleri ile münasebet kurmayan J Irkı (Semitikler), R ve Q ırklarının melezi Asyalı bir toplum ile savaşarak Mezopotamya'da aynı coğrafyayı bölüştüler.

M.ö. 2.000'li yıllarda yaşanan ilk siyasi ve demografik kaynaşma ile 60 Bin yıl boyunca genetik olarak ayrışan üç büyük Irkı melezleştirmeye yetmişti. Üstelik bu tarihten sonra siyasi ve demografik gelişmeler daha da artacak, çok daha geniş coğrafyalara yayılarak Mezopotamya'da yaşananlar kendisini tekrar edecektir.

Mezopotamya'dan hemen sonra Anadolu'ya yayılan medeniyetler çatışması Hattiler ve Hititler, Kuzey Afrika'ya yayılan medeniyetler çatışması ise Semitikler ve Mısırlılar arasında yaşanacaktır. Benzeri demografik kaynaşmalar Uzak Asya'da, Avrupa Steplerinde, hatta Kuzey Kutbu ve Amerika'da bile az ya da çok gerçekleşecek, biyolojik olarak erkeklerde sadece 27 gen tipine ayrılan insanoğlu, gerek kaynaşarak, gerek ayrışarak yüzlerce etnisiteyi ve milleti meydana getireceklerdir.

Irk - Gen - Millet Olgusu
Genetik biliminin sunduğu bilgileri, tarih bilinin sunduğu bulgular ışığında incelediğimizde açıkça görmekteyiz ki; bugünkü anlamı ile Irk kavramı Gen kavramı ile eşdeğer değildir. Gen kavramı, insanoğlunun 70 Bin yıl boyunca yaşadığı biyolojik değişiklikleri ifade eden bir kavram iken, Irk kavramı, toplumların genetik farklılıkları gözetmeksizin bir araya gelerek kendilerine müstakil bir yapı inşa etmelerini ifade etmektedir. Elbette Irkların varlıkları, bünyesindeki toplumların genetik geçmişi ile takip edilebilmekte ve bilimsel bir bulgu olarak mülahaza edilebilmektedir. Ancak İnsanların 70 bin yıl boyunca farkında olmadan yaşadıkları biyolojik değişimler demografik hareketler, göçler, savaşlar ve siyasi çalkantılar ile diğer gen grubuna ait toplumlarla akrabalık bağları geliştirmiştir.

Örnek verecek olursak, genetik olarak izole kalan çok az sayıda toplum vardır. Bunlardan biri Batı Afrika yerlileri, bir diğeri ise Aborjinlerdir. Gen kodu B olan Batı Afrika Yerlileri, coğrafi bakımdan siyasi çalkantılara maruz kalmamış, 70 bin yıl boyunca aynı bölgede yaşayarak biyolojik mutasyona uğrayan diğer toplumlarla münasebet kurmadıkları için genetik olarak bir akrabalık bağı kurmamıştır. Aynı şekilde Avustralya yerlileri olan Aborjinler, ilkel yaşamlarını halen devam ettirmişler, bu bölgeye nüfuz etmeye çalışan toplumlarla münasebet kurmadıkları için genetik bakımdan başkalaşmamışlardır. Oysa Asya ve Avrupa coğrafyaları yaşadığı demografik gelişmeler neticesinde birbirleriyle sıkça akrabalık bağları kurmuş ve adeta birer gen havuzu oluşturmuşlardır. Üstelik bu gen havuzları, iletişim ve ulaşım araçlarının yüksek imkanlara ulaşması ile kaynaşmaya fevkalade müsait durumdadır. Son 100 yıllık dilimi dikkate alacak olursak, özellikle Asya ve Avrupa coğrafyalarında savaşın hızının azalması ve sınırların kati çizgilerle çizilerek toplumların kültürel olarak izole olması hasebiyle genetik alışveriş oldukça azalmıştır.

Tüm bu tespitler bizi şu sonuca ulaştırmaktadır; Irk, Gen ve Millet kavramları birbirlerinden çok ayrı anlamlar taşımaktadır. Gen, insanoğlunun 70 bin yıllık tarih serüveni içerisinde yaşadığı biyolojik mutasyonları ifade eden bir kavramdır. Irk kavramı ise tarihsel süreçler içerisinde birleşen ve kaynaşan toplumların kendilerini devam ettirebilme yeteneği, yani akrabalık bağının birbirini takip etmesidir. Millet kavramı ise bir insan topluluğunun aynı paydada buluşarak, aynı siyasi otorite etrafında birleşmelerini ifade eder.

Örneklendirerek açıklayacak olursak, Türk Geni ifadesi bize Türk Irkını meydana getiren toplumun 70 Bin yıl önceye dayanan insanlık tarihinde hangi biyolojik mutasyonları geçirmiş insanlarla akraba oluştuğunu ifade eder. Unutmamak gerekir ki hiçbir Irk, tek başına bir genetik kökenden meydana gelemez. Türk Irkı ifadesi ise binlerce yıl boyunca bir arada yaşayan ve kendisine Türk diyen toplumlarla aramızdaki akrabalık bağını ifade eder.
Türklerin Gen ve Irk Haritası
Günümüzde tam anlamıyla bağımsız 6 büyük Türk Devleti bulunur (Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan). Bunların yanında özerk yapıya sahip yarı bağımsız 15 Cumhuriyet bulunmaktadır (Sincan, Altay, Balkar, Başkurtistan, Çuvaşistan, Dağıstan, Gagavuzya, Kırım, Hakasya, Karaçay, Karakalpakistan, Tataristan, Tuva, Yakutistan). Tüm bu devletlerin coğrafi sınırlarını bir araya getirdiğimizde karşımıza Asya'nın üçte birini oluşturan muazzam bir harita çıkacaktır. Buna paralel olarak nüfuslarını da birleştirirsek Dünya'nın en kalabalık 2. Toplumu karşımıza çıkar. Peki böylesi geniş bir coğrafyaya yayılan bir toplumun genetik ve biyolojik geçmişini araştırmak istersek nelerle karşılaşırız?

1950'lerden ortaya çıkan ve günümüze kadar gelişerek ve ivme kazanan gen bilimi, insanoğlunun 70 Bin yıl önce yaşayan insanlarla akrabalık bağlarını ortaya koyabilecek seviyeye gelmiştir. Bu noktadan hareketle toplumların hangi genetik toplulukların bir araya gelmesi ile müstakil bir yapıya kavuştuğunu takip edebiliyoruz. Örnek verecek olursak;



Yukarıdaki tablo bize pek çok bulgu ve ipucu sunmaktadır. DNA ve Gen araştırmaları alanında bir otorite haline gelen FamlyTreeDNA projesi ile yaklaşık 700.000 insan üzerinde (2014 verilerine göre) Gen araştırması yapılmış, bu araştırmalar neticesinde insanların 70 bin yıl önceki ataları tespit edilebilmiştir. Böylelikle hangi ülkede, yüzde kaç oranında hangi ana etnik gruplardan insanların yaşadığı ana hatları ile ortaya çıkmıştır.

Bu tabloda görüldüğü üzere Türkiye Türklerinin nüfusunun yaklaşık %40'ı İç Asya, %40'ı Ortadoğu, %12'si Fars, %6'sı Güney Asya kökenli olduğu tespit edilmiştir. Elbette bu rakamlar 70 Milyonluk bir toplumun genetik kökenlerini kesin olarak ortaya çıkartmak için yeterli sayılmayacaktır. Zira bu araştırma 1000 kişinin altındaki denek ile hazırlanmıştır. Bunun yanında sosyal ve coğrafik bakımdan bir etnik kökenin diğerinden daha hızlı üremesi ve çoğalması da geriye dönük tespitleri güçleştirebilmektedir. Ancak bilimsel bakımdan en güçlü referans her halükarda gen araştırmaları olacaktır.

Tabloda R, C, I, N, P ve Q olarak belirtilen genetik kodlar İç Asya'da yaşamış olan toplumların geçmişte yaşadığı genetik mutasyonları temsil eder. Söz konusu genetik koda sahip insanlar İç Asya'da bir gen havuzu meydana getirmişler ve Türklerin ataları bu coğrafyada yaşamışlardır.

K ve L olarak belirtilen genetik kodları Güney Asya (Hindistan, Pakistan, V.b.) toplumlarına ait genetik bütünlüğü ifade eder. Her coğrafyada azınlık durumunda olan bu kodlar Asya'dan Mezopotamya'ya göç eden Türkler tarafından sürüklenmiştir.

J, E ve F olarak belirtilen kodlar ise Arap Yarımadası ve Ortadoğu'nun kadim toplumu olan Semitik toplumları (Araplar, Yahudiler, Ermeniler, v.b.) arasında sıklıkla görülmektedir.

DE ve G genetik kodları ise günümüzde yalnızca Farsi, İrani kavimlerde görünmekte olan oldukça eski ve özerkliğini yitirmiş bir toplumun genetiğini teşkil eder.

Peki bu bilgi ve bulgular bize neyi anlatıyor? Parçaları bir araya getirince taşlar yerine oturuyor ve Türklerin Anadolu'ya gelmeden önceki ve sonraki genetik kaynaşmalarını gün yüzüne çıkartıyor.

Türk toplumlarının içerisinde en yoğun asimilasyona uğradığı düşünülen Türkiye Türklerinin gen istatistikleri ile İç Asya'da yaşayan ve gen havuzunun dış etkilerden daha az etkilendiği düşünülen Türk Devletlerinin gen istatistiklerini karşılaştırdığımızda şu sonuçlara varıyoruz;
İlk Göçler ve İlk Genetik Alışverişler
Açıkça görünmektedir ki gen havuzumuzun baş rol oyuncuları İç Asya kökenli genlerden oluşmaktadır. İç Asya'dan 4. yüzyıldan itibaren batıya göç etmeye başlayan, 9 Yüzyıldan itibaren Orta Doğulu kavimlerle münasebet kuran ve 10. Yüzyıldan sonra Orta Doğu - Anadolu hattını ana vatanı haline getiren Türk toplumları, Asya'dan yola çıktıkları dönemde sahip oldukları gen bütünlüğünün en az %40'ını korumuşlardır. Dikkat edilecek olursa Türk'lerin İç Asya'dan çıkışlarından günümüze tam 16 yüzyıl geçmiştir. Bu süreç pek çok toplumu asimile olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakır. Zira herhangi bir toplum, zayıflamaya başladığı zaman kendisinden büyük toplumlar tarafından hem toplumsal hem kültürel olarak kuşatılır, tebaa haline getirilir ve güç dengeleri içerisindeki rolünü kaybeder. Oysa İç Asyalı Türkler bu konuda çok başarılı olmuşlardır. Savaşçı kimlikleri ile hakimiyet altına girmeyi kabul etmeyen, girseler bile mutlaka tekrar özgürleşmenin bir yolunu bulan bu savaşçı kavim, kimliklerini yitirmemiş hatta sayıca azınlık durumuna düştükleri dönemlerde bile kendisinden sayıca üstün olan toplumları hakimiyeti altına alarak yeniden dirilmişlerdir (Bkz. JuanJuanlar, Gazneliler, Memlükler, v.b.).

İç Asyalı Türkler, 3. yüzyılda Büyük Hun devletinin tüm ardılları ile birlikte yıkılması ve Çin hakimiyetine girmesi ile İç Asya'dan Batıya doğru ilk göç hareketlerine başlamışlardı. Önceleri ana yurtlarını terk etmek istemeyen bu savaşçı kavim, Çin Hanlığının baskısına karşı koyamayınca bir kısmı Çin'in tebaası haline gelse de büyük kitlelerle Batı'ya doğru göç hareketlerine girişmişlerdi. Büyük kitlelerle gerçekleşen bu göç hareketleri 5. yüzyıldan itibaren filiz vermeye başlamış, önce Attila Avrupa sınırlarına dayanmış, ardından Eftalitler Orta Doğu'da muazzam bir güç durumuna gelmişlerdi. Yeni taşındıkları coğrafyalarda azınlık durumunda olmalarına rağmen Liderlik ve savaşçılık vasıfları ile çevresindeki toplumların saygısını kazanarak liderliklerini üstlenmişlerdi. Yani asimile olmamış, sayıca azınlık durumunda olsalar bile çevresindeki kalabalık kitleleri asimile etmişlerdi.

Atilla, Batı'da hükmettiği devleti ile dünyanın en büyük gücü haline gelmiş olan Roma İmparatorluğunu dize getirirken ordusunda yalnızca Türk süvarileri bulunmuyordu. Uzun yıllardır Romalıların başına bela olan Barbar Cermenler (Almanların Ataları) Atilla'ya boyun eğmiş ve onun liderliğini kabul etmiş, Hazardan Avrupa steplerine ilerlerken istila güzergahı üzerinde bulunan ve kendilerini korumaktan daha öteye gidemeyen irili ufaklı savaşçı kabileleri kendisine bağlayarak hem Türklerden hem Avrupalı savaşçılardan muazzam bir ordu kurmuştu. Bugün bu devlet halen ayakta olsaydı muhtemelen gen havuzundaki İç Asyalı gen unsurları %40'ı geçemeyecekti. Aynı şekilde Atilla'nın ayağa kaldırdığı Avrupa Hun Devletinden 30 yıl sonra kurulan Ak Hun Devleti, Aksuvar Kağan tarafından 430 Yılında bağımsızlığını ilan ettiğinde bulundukları Orta Doğu coğrafyasında kendisine tebaa haline getirdiği pek çok Semitik kavim bulunuyordu. Devletçilik ve liderlik vasıfları ile bölgesindeki küçük güçleri bir araya getiren ve büyük bir güç haline gelen Ak Hun İmparatorluğu, tıpkı batı kardeşi Avrupa Hun İmparatorluğu gibi asli unsuru İç Asyalı Türklerden oluşmakla birlikte bünyesine kattığı yerel ve komşu güçlerle kaynaşmış ve gen alışverişinde bulunmuştu.

İç Asya'dan kopup gelen Türklerin göç serüvenleri daha ilk yüzyıllardan itibaren genetik kaynaşmalara sahne olmuş, böylece Türkler bölgenin yerel halkı içerisinde yerini almıştı. Bu durumu asimilasyon ya da kozmopolitik bir tezahür olarak düşünmek tarihi yorumlayamamak olacaktır. Zira tüm bu siyasi gelişmeler içerisinde Türkler her zaman baş rolü oynamış, kurulan tüm devletler Türk Devlet Töresi ve toplumu Türk Kültürü ile varlıklarını sürdürmüşlerdir. Buna asimilasyon değil ancak genişleme ve yayılma politikası denilebilir.


Yeni Yurt Orta Doğu
İç Asya'dan kopan ve batıya göç eden Türk kitlelerinin 4. yüzyılda başlayan göç serüvenleri 9. yüzyıldan itibaren hız kazanmaya başladı. Aslında 9. yüzyıl Dünyasının en parlak yükselişi yine İç Asya'da yaşanıyordu. 6. Yüzyılda Batı Asya'da yükselen Avrupa ve Ak Hun İmparatorlukları yıkılıp tarihten silinirken aynı tarihlerde İç Asya'da yeniden bir Türk Dirilişi ortaya çıktı. İç Asyalı Türkler 3 asır süren esaretin zincirlerini kırarak yeniden bağımsızlığına kavuştular ve 2 bin yıllık ana yurtları olan bu bölgede Büyük Göktürk İmparatorluğunun temellerini attılar (552). Türkler, esaret altında yaşadıkları 3 asır boyunca bulundukları coğrafyadaki büyük güç olan Çin'in tebaası durumundaydılar. Ancak yalnız değillerdi. Hun Türkleri döneminden bu yana hem kadim düşmanları hem de kadim müttefikleri olan Moğollar da Çin esareti altında yaşıyorlardı. Hun Devleti döneminde Türk - Moğol ilişkilerinin hem kültürel hem de siyasi münasebetleri esaret altında yaşayan bu iki toplumun kaynaşması için yeterli zemini oluşturmuştu. Aslında müstakil bir toplum olan Moğollar, eski güçlerini kaybettikten sonra asimile olma tehlikesiyle karşı karşıya gelmişlerdi. Zira Hun ardılları olan Türkler Çin'in en batısında bulunuyorlardı ve bu tehdide Moğollar kadar maruz kalmıyorlardı. Oysa Moğollar, Çin hanlığının kuzey hudutlarında yaşadıkları için Çin'in asimilasyon politikalarına daha yoğun biçimde etkileniyorlardı. Bu durum Göktürk Devletinin kurulması ile Moğollar için bir çıkış yolu olmuştur. Çin asimilasyonlarından kaçmak için Göktürk Devletine sığınan Moğollar, müttefik arayışı içerisine girmiş olan Türkler için potansiyel dost haline gelmişlerdi. Böylece Türkler, ana yurtlarında yeni bir gen alışverişinde daha bulundular. Moğol coğrafyasından kaçarak Göktürk Devletine tabi olan moğollar, zamanla Türkleştiler ve Türklerin İç Asya'daki gen havuzu içerisinde yerlerini aldılar. Elbette bu kaynaşma Avrupa ve Ak Hun Devletlerinde olduğu kadar yoğun biçimde gerçekleşmedi. En iyimser tahminlere göre bile Türkleşen Moğolların sayısı Göktürk nüfusunun %10'unu geçmeyecektir.

4. yüzyılda batıya doğru başlayan göç dalgaları ile batılı kavimleri kendisine bağlayan Avrupa Hun ve Ak Hun Devletleri, yıkıldıktan sonra bölgenin demografik yapısı içerisinde yerlerini almış, asimile ettikleri coğrafyada yaşayarak 3 asır boyunca bölge halklarıyla kaynaşmışlardı. İç Asya'da ise Türkler Göktürk Devleti ile yeniden dirilmiş ve Moğollarla küçükte olsa bir gen alışverişi içerisinde bulunmuşlardı. İç Asya'da ve Batı Asya'da yaşanan bu gelişmeler Türk Tarihinin altın devrinin temellerini teşkil ettiler. Göktürk Devleti 650 yılında tamamen yıkılmış, 680 yılında 2. Göktürk Devleti olarak yeniden kurulmuştu. İkinci Göktürk Devletinin kurulduğu dönemde Batıda 3 asır boyunca inzivaya çekilen Ak Hun ardılları küllerinden yeniden doğdular. 630 yılında kurulan Bulgar Devleti İtil bölgesinde güçlenmişti. Hazar Bölgesindeki Türkler ise Hazar Devletini kurmuş, bölgenin en önemli güç unsuru haline gelmeye başlamışlardı. Batıda Hazar Devleti, Doğuda İkinci Göktürk İmparatorluğu halinde yaşayan Türkler giderek güçleniyorlardı. Türklerin devlet kurma becerileri bu tarihlerde kendisini göstermeye başladı. Hazarlar batıda güçleniyor, doğuda ise İkinci Göktürk Devletinin zayıflaması ve yıkılması ile birlikte Türkeşler, Uygurlar, Karluklar peş peşe bağımsızlıklarını ilan ediyorlardı. 9. Yüzyılın sonlarına doğru devam eden bu süreç Karahanlılar döneminde daha büyük bir güç unsuru haline geldiler.

Karahanlılar Devleti, İç Asya'da bağımsızlık ve güç arayışı içerisine giren Türk Toplumlarını tek bir merkezi idare altına almayı başardı. Hun İmparatorluğu döneminden bu yana kurulan en büyük Türk Devleti olan Karahanlılar, önce Karluk boylarını, ardından Uygur ve bölgede yaşayan diğer irili ufaklı Türk boylarını bünyesine kattı. Elde ettiği güç ile sınırlarını Batıya doğru genişleten Karahanlılar, Orta Doğu'ya doğru ilerleyişini sürdürerek hem İç Asya'daki Çin tehdidinden uzaklaştılar hem de çok daha verimli olan Batı Asya'yı ana yurt haline getirdiler.

Karahanlıların 10. Yüzyılın ilk çeyreğinde İslamiyeti kabul etmesi ile Türk Tarihinin seyir haritası da değişti. Satuk Buğra Han döneminde (924-955) Müslümanlığa geçen ve İslamiyeti devlet dini olarak kabul eden Karahanlılar, artık yeni komşuları olan Sasaniler ve Araplar ile münasebet kurmaya başladılar. Türklerin Karahanlılar dönemindeki toplumsal komşuluk ilişkileri, Hunlar ve Göktürkler döneminde olduğundan çok da farklı gerçekleşmedi. İslamiyetin kabulü ile yeni dostlar ve yeni düşmanlar kazanan Karahanlılar, genetik anlamda itibar edilebilir bir gen alışverişi içerisine girmediler. Ancak yeni yurtları, Türklerin alışageldiği geleneklerin dışında yönetilmekteydi. İslamiyetin kabulü ile birlikte Türklerin devlet yönetimi de bazı değişikliklere uğradı.

Karahanlılar Devleti döneminde kurulan Gazneliler ve Selçuklular Türk Coğrafyasının hudutlarını Orta Doğu ve Anadolu'ya kadar genişlettiler. Bu bölgenin kadim toplumları olan Semitik kavimler, İslamiyetin toplum nezdinde yerleşmesi ile birlikte bir bakıma bölgesel özerklik sistemi olan Emirlik ile idare edilmekteydi. Emirler, bir bölgenin özerk valileri gibi davranırlardı. Bir merkeze bağlıydılar ancak kendilerine bağlı birer orduları ve çoğu zaman kendi vergi kuralları bulunurdu. Her Emir, kendi bölgesinin en üst amiri konumundaydı ve güçler ayrılığı gibi bir kavram olmadığı için bölgesel krallıklar gibi idare edilirdi. Merkezi idare ile bağları ise ordu gönderme ve vergi ödemekten öteye geçmezdi. Bu idare biçimi, ister istemez Türklerin yönetim biçimi içerisinde de yerini aldı. Karahanlılar döneminde benimsenmeyen bu yönetim biçimi, Gazne Devleti ve Selçuklu Devletinin temel idare biçimi haline gelmişti. Fethedilen bir vilayete bir Emir atanır, bu Emir bölgenin askeri ve idari anlamda tek olarak atanırdı. Emirler merkezi hükümdara bağlıydılar ancak elde ettikleri güç bu bağın kopması için fazlasıyla elverişliydi.

Emirlik sisteminin genetik alışverişlere fazlasıyla müsait olduğunu söylememiz yanlış olmaz. Zira Emirler, kendi toplumlarını yönettikleri için bir savaşın kaybedilmesi ya da kazanılması durumunda Emirliğe bağlı olan toplumlar yerlerini değiştirmezler. Yalnızca bir hükümdarın idaresinden çıkar diğer hükümdarın idaresine geçerlerdi. Hatta bir hükümdarın emrinde olan Emir mağlup olduğunda yeni hükümdarına boyun eğerek makamını koruyabilirdi. Böylece tebaa daha kolay hakimiyet altına alınır ve saygı duydukları Emir tarafından kontrol edilebilirdi.

Emirlik sistemi ile birlikte toplumsal münasebetler ve genetik alışverişlerin gerçekleşmesinin ilk emarelerini Gazne Devleti döneminde görebiliriz. Fars kökenli olan Samaninin yıkılması ile Horasan bölgesindeki Türklerden oluşan bir orduyu komuta eden Alptegin, devlet içerisindeki karışıklıktan istifade ederek baş kaldırdı ve emrindeki askerlerle birlikte Gazne'de bağımsızlığını ilan etti (962). Alptegin Han'ın kurduğu devlet, Samani devletinde olduğu gibi Emirliklerle idare ediliyordu. Alptegin Han'da kurduğu devletini aynı sistem ile yönetmiş, Güney Asya'da güçlenerek bölgesinde önemli bir güç haline gelmişti. Gazne Devleti kurulduğunda yalnızca ordusu ve hükümdarı Türk iken, çevresindeki Hintli ve Semitik toplumlara baş eğdirerek farklı etnik unsurları bir araya getiren bir devlet haline geldi. Gazne Devletinin güçlenmesinden sonra Türk Boylarınında itaat etmesi ile birlikte Türkler, Semitik Kavimler ve Hintlilerden oluşan bir sosyal yapıya sahip hale gelmişti. Hakimiyeti altındaki bölgeleri Emirlik sistemi ile yönetmesi neticesinde de bu kaynaşma daha da yoğunlaştı.

11. Yüzyıla geldiğimizde Türklerin İç Asya'dan başlayan yolculuğu Doğu Avrupa, İç Asya ve Güney Asya'ya kadar ulaşmıştı. Türkler, tüm bu coğrafyalarda azınlık değil asli yönetici unsur olarak rol almışlar, kendilerine bağladıkları diğer etnik unsurları Türk devlet töresi ve Türk Kültürü ile yönetmişlerdi. Bu siyasi ve toplumsal tezahürler neticesinde Türklerin gen havuzu irili ufaklı katılımlarla daima zenginleşti. Çevresindeki toplumları bünyesine katarak kendi kültürünü kabul ettirdi ve toplumunun bir parçası haline getirdi.

Son Yurt Anadolu
4. Yüzyılda başlayan, 10. yüzyılda ivme kazanan ve 11. yüzyılda zirve noktasına ulaşan Coğrafya değişiklikleri Selçuklu Devleti döneminde son raddesine geldi. İç Asya'dan başlayan göçler önce Avrupa'ya ulaştı. Sonra İç Asya ve Güney Asya'ya. Bölgesel dengelerin yerine oturması ve siyasi çalkantıların azalması ile sınırların kesin çizgilerle belirlenmesi gen alışverişindeki hareketliliğinde yavaşlamasına neden oldu. Asli müstakil unsur olan Hun Türklerinin Karahanlılar ve Gazneliler döneminde yaşadıkları toplumsal münasebetler neticesinde bu toplumların ardılı olan Selçukluların demografik yapısı İç Asya'dakine nispeten bir miktar değişikliğe uğramıştı. Önce Göktürkler döneminde Moğollar ile kaynaşarak Moğol geni olan (C) yi gen havuzu içerisine katmış, ardından Ortadoğu ve Güney Asya'nın gen havuzu içinde olan (K ve L) genleri ile bir miktar kaynaşmıştı.

İç Asyalı Türklerin Moğol ve Güney Asyalı genleriyle tanışmalarından sonra taşındıkları yeni coğrafyaya ayak uydurmaları da gen alışverişlerini beraberinde getirdi. Gazne Devletini zayıflatan, Karahanlılar Devletinin yıkılmasından sonra ile döneminin en güçlü Türk Devleti olan Selçuklular, diğer Türk Devletlerine nispeten sınırlarını Anadoluya çok daha fazla yaklaştırmıştı. Hazar Çevresinde büyüyen ve güçlenen Selçuklu Devleti, Karahanlılar ve Gazne Devletlerinin zayıflaması ile Türk Boylarının göçleri ile giderek güçlendiler. Oğuz Türklerinin ardılları olan Selçuklular, Türk Töresini diğer Türk Devletlerinden daha güçlü taşımış, aynı şekilde İslamiyete de diğer Türk Devletlerinden daha yüksek bağlılık sergilemişlerdi. Bu bakımdan yalnızca Türklerin değil Abbasilerin zayıflaması ile Arap Dünyasının da itibarını kazanmışlardı. Tüm Bunların yanında, Selçuklular, sınırlarını giderek daha güneye ve daha batıya doğru genişletiyor, İran coğrafyasını hakimiyeti altına alıyordu. Bu durum, iki temel etnik unsur olan Semitikler ve Farsilerle yoğun münasebetleri de beraberinde getirdi.

Selçuklu Devleti, 1071'de Roma İmparatorluğuna karşı kazandığı büyük zafer ile İslam Dünyasının yeni lideri haline gelmişti. Sürekli birbiriyle savaşan ve zayıflayan Orta Doğu toplumları, mezhep çatışmaları ve hakimiyet kavgalarıyla hem İslam Ordularını zayıflatmış hem de bölgede büyük ve güçlü bir unsurun hakimiyet sağlamasına engel olmuştu. Bu durumu Selçuklu Devleti değiştirdi. Sultan Alparslan döneminde Roma'ya karşı kazanılan zafer neticesinde Abbasi Halifesi Hutbeyi Selçuklu Sultanı adına okutunca Selçukluların misyonu büyük ölçüde değişti. Artık İslam Dünyası Selçuklu Sultanını İslam Ordularının komutanı olarak görmeye başlamıştı. Buna paralel olarak da Selçuklu Sultanları, Abbasi halifesini tehdit eden tüm ayrılıkçı hareketlere karşı hilafet makamını koruyor, Orta Doğunun tüm güç dengelerini kontrol ediyordu. Arap Emirlikleri Selçuklu Ordularının emrine verilmeye başlanınca toplumsal kaynaşma daha da ivme kazandı.

Selçukluların toplumsal münasebetleri yalnızca Semitik kavimlerle gerçekleşmedi. Aynı zamanda toprakları üzerinde hüküm sürdüğü Farslar, Emirlikler halinde Selçuklu Hükümdarına bağlı durumdaydı. Bununla birlikte İç Asya'dan kopan ve Selçuklu Devletine bağlılığını bildiren Türk Boyları da İran Coğrafyası içerisine yerleşmeye başlamışlardı. Selçuklu Toprakları yoğunlukla Farsların (İraniler) yaşadığı, Türk Boylarının yoğun göçlerle yerleştiği, Arap toplumların ise siyasi ve ekonomik faktörlerle Selçuklu toprakları içerisinde rahatça dolaşabilmeye başladığı bir demografiye sahip duruma gelmişti. Bu durum genetik alışverişleri de kaçınılmaz hale getirdi. Türk toplumu İç Asya, Doğu Avrupa ve Güney Asya'da olduğundan daha yoğun şekilde gen alışverişi ile karşılaştı. Göktürk döneminde aldığı İç Asyalı genlerle önce Gazne Devleti döneminde Moğol geni C'yi bünyesine kattı, ardından Gazne Devleti döneminde K ve L genleri ile münasebet kurdu. Ardından Selçuklu Devleti döneminde Orta Doğu'ya girerek hem Semitik genleri olan E, F ve J ile kaynaştı hem de hakimiyet sürdüğü İran coğrafyasının eski ev sahipleri olan G ve DE ile yoğun bir münasebet kurdu. Böylelikle önce Moğollar, sonra Güney Asyalılar, ardından Farsiler ve beraberinde Semitikler ile kaynaştılar. Üstelik bu münasebetler 16 yüzyıl önce başlayıp son 3 asır boyunca istikrarlı bir şekilde devam etti.

Selçuklular döneminde başlayan toplumsal münasebetler Osmanlı Devleti döneminde yavaşlasa da sona ermedi. Daha az savaş ve yerleşik hayata geçme konusundaki başarı toplumsal alışverişin hızını azalttı. Osmanlı Devleti döneminde toplumun önceki devirlere göre daha huzurlu yaşaması göçleri ve demografik gelişmeleri yavaşlattı. 6 Yüzyıl boyunca devam eden Osmanlı Devleti dönemi, bölgedeki toplumların tek bir merkez altında yaşaması, aynı kültürü benimsemesi ve aynı dili konuşması için fazlasıyla yeterli bir süreç oldu. Bunun yanında Osmanlı Devleti döneminde, Doğu Avrupa ve Balkanlarda yaşayan ve buraya 4. Yüzyıllarda yerleşerek zamanla bölgedeki etnik unsurlarla genetik alışverişlerde bulunan Türklerde gen havuzu içerisine karışınca günümüz Türkiye Türklerinin genetik haritası son halini almış oldu. Elbette bu süreç Cumhuriyet döneminde sınırların kesin çizgilerle çizilerek sınır geçişlerinin vizeye tabi tutulması ile dış etkilerden neredeyse tamamen izole hale geldi.
Genetik Haritanın Tahlili
Türkiye Türklerinin, İç Asya'dan 16. asır önce başlayan yolculukları esnasında yaşadıkları demografik gelişmeler, genetik alışverişler ve kültürel evrilmeler neticesinde ortaya çıkan gen haritasını tahlil ettiğimizde şu sonuçlara varıyoruz;

16 yüzyıl boyunca yaşanan süreçler neticesinde İç Asya kökenli genler %40 oranında korunmuş, Farsi toplumlardan %12', Semitik kavimler %40', Güney Asyalı kavimlerden %6, 16 Yüzyıl önce Avrupa'ya yerleşen Türkler vasıtasıyla da %1-2'lik bir gen katılımı gerçekleşmiştir.

Elbette bu veriler yalnızca gen katılımını göstermeyecektir. Zira toplumsal etkileşimler neticesinde gerçekleşen gen katılımı, benzer şekilde Türk toplumlarının diğer Orta Doğu kavimlerinin gen havuzuna da tesir etmiştir. Örneğin bugün İran Devleti içerisinde yaşayan toplumların gen havuzunda İç Ayalı gen katılımı %29 olmuştur. Bu rakam Irak için %24, Suriye için %30 civarındadır. Bugün Orta Doğu'daki ülkelerin nüfuslarında %30 gibi önemli bir oranda Asyalı Genleri mevcuttur, ki bu gen katılımı İç Asya'dan Anadolu'ya göç ederken arkamızda bıraktığımız genetik parçalardır.

Verileri doğru değerlendirebilmek için kıyas yapmak faydalı olacaktır. Türkiye Türklerinin demografik yapısını, daha az demografik etkiye maruz kaldığı düşünülen Türk Devletleri ile kıyasladığımızda ortaya çıkan rakamlara dikkat çekmek gerekir. Örnek verecek olursak, Kazakistan %90 oranında İç Asyalı genlere sahiptir. Ancak bu %90'lık oranın %35'i Moğol geni olan C'den oluşur. Açıkça görünmektedir ki Kazakların gen havuzu, 13. yüzyılda yaşanan Moğol istilaları neticesinde yoğun şekilde Moğol genleri ile kaynaşmıştır. Moğol genlerini çıkarttığımız zaman Hun Ardıllarına ait olan genetik unsurların oranı %55'lere düşecektir. Türkiye Türklerinin genetik havuzundaki Moğol geninin oranı ise yalnızca %1.3 dür. Anlaşılmaktadır ki bu %1.3'lük oran Göktürk Devleti döneminden bugüne kadar olan süreçte genetik miras olarak süre gelmiştir. Benzeri kıyaslamaları diğer Türk Devletleri ile yaptığımızda da aynı sonuca ulaşırız.

Toplumsal gen havuzu içerisindeki %40'lık asli unsur oranını, söz konusu toplumun asimile olduğu ya da kozmopolit haline geldiği şeklinde yorumlayamayız. Zira bu oran bir toplumun, bünyesine kattığı toplumları aynı milli ve kültürel pota içerisine dahil etmesi için fazlasıyla yeterlidir. Özellikle azınlık olacak kadar zayıf bir kitle ile bünyesinde barındığı toplumun liderliğini üstlenecek güçlü kültürel ve idari yapıya sahip olan Türkler söz konusu olunca bu oran olması gerekenin çok üzerinde bir rakam olarak karşımıza çıkar.

Kıyaslayacak olursak, genetik Irkçılık ve Ari Irk gibi kavramlar konusunda en iddialı toplumlardan olan Ruslar ve Almanlarda bile belli bir etnik grubun oranı %43 ile %55 arasındadır. Yani rahatlıkla diyebiliriz ki eğer Türkiye Türkleri melez bir toplumsa ya da saf bir ırk değil ise, günümüzde Dünya'da varlığını sürdürebilen hiçbir ülke saf ya da melez olmayan birer Irk olamaz.

Bilimsel çerçeveyi referans alırsak şunu da belirtmek gerekir ki genetik ırkçılık, matematiksel olarak sıfıra eşittir. Zira tüm Irklar, geriye doğru takip edildiğinde tek bir ana Irka yani A haplogrubuna ulaşacaktır. Genetik faktörün referans alınabileceği tek nokta, bir etnik unsurun bir toplum içerisinde ne kadar uzun süre var olduğu ve buna bağlı olarak o toplum içerisindeki aidiyet ruhunun ne denli olgunlaştığıdır. Türkiye'nin demografik yapısı içerisine dahil olan en yeni etnik unsur bile en az 8 asır önce gen havuzuna ve toplum-kültür potası içerisine dahil olmuştur. Bu süre, etnisitenin toplumsal çerçevedeki önemini ortadan kaldırmak için fazlasıyla yeterlidir.





https://www.google.com.tr/#q=türklerin genetik kodu


Revenir en haut
Contenu Sponsorisé






MessagePosté le: Aujourd’hui à 22:51
MessageSujet du message: Daciklerin 90.000 DNA'sı bu laboratuvarda saklı ,MHP'li Bakan Durmuş

Revenir en haut
Montrer les messages depuis:   
Armenian on web Index du Forum -> Courant / Contre-courant (points de vue - Տեսակետ - Görüş açısı) -> Documents - Փաստաթուղթեր (Archives/Dossiers - Arşiv/Dosya - Արխիւ) Toutes les heures sont au format GMT + 1 Heure
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet
Page 1 sur 1
Sauter vers:  

 



Portail | Index | Créer un forum | Forum gratuit d’entraide | Annuaire des forums gratuits | Signaler une violation | Conditions générales d'utilisation
phpBB
Template by BMan1
Traduction par : phpBB-fr.com