Welcome Guest: S’enregistrer | Connexion
 
FAQ| Rechercher| Membres| Groupes
 
Tokat–Bastille arası, Ermeni Patrik Avedik Yevtokatsi ve Demir Maske
 
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet
Armenian on web Index du Forum -> Քննարկենք, Սորվինք հայերէն խոսիլ - (Ամէն Ինչ Հայերէն-tout en arménien-Ermenice) -> Կրոնկ Զանազան քննարկումներ - Ավանդութիւններ - Religion - Ermenilerde inanç
Sujet précédent :: Sujet suivant  
Auteur Message
mafilou
Administrateur
Administrateur

Hors ligne

Inscrit le: 04 Sep 2006
Messages: 13 533
Point(s): 41 319
Moyenne de points: 3,05

MessagePosté le: Dim 4 Mar 2018 - 05:50
MessageSujet du message: Tokat–Bastille arası, Ermeni Patrik Avedik Yevtokatsi ve Demir Maske
Répondre en citant

Tokat–Bastille arası, Ermeni Patrik Avedik Yevtokatsi ve Demir Maske

Եվդոկիա-Փարիզի Բաստիլ բանտի միջեւ, Պատրիարք Ավետիք Թոխաթցի և Երկաթյա դիմակով մարդ

Entre Tokat et Bastille, le Patriarche Arménien Avedik Yevtokatsi et le Masque de Fer

Avedik Yevtokatsi (ԱՎԵՏԻՔ ԵՎԴՈԿԱՑԻ) *



* Avedik, Avedick, Avétik, Arwedik, Aviedik, Aviettis, Arwedicks, Avetiq Evdokaci, Toxatci, Yevtokatsi, Tokatsi Ավետիք, Ավետիս Եվդոկացի, Ավետիք Թոխաթցի


Le patriarche d'Arménie fut emprisonné durant deux ans au Mont-Saint-Michel. On a prétendu qu'il s'agissait du fameux "Masque de Fer". - David Keraudren, 2017


Le Mont Saint Michel, Xe siècle
_________________
Emeğe saygılı olun, alıntılarınızda link gösterin ...


Dernière édition par mafilou le Mer 7 Mar 2018 - 23:39; édité 2 fois
Revenir en haut
Publicité






MessagePosté le: Dim 4 Mar 2018 - 05:50
MessageSujet du message: Publicité

PublicitéSupprimer les publicités ?
Revenir en haut
mafilou
Administrateur
Administrateur

Hors ligne

Inscrit le: 04 Sep 2006
Messages: 13 533
Point(s): 41 319
Moyenne de points: 3,05

MessagePosté le: Dim 4 Mar 2018 - 05:57
MessageSujet du message: Tokat–Bastille arası, Ermeni Patrik Avedik Yevtokatsi ve Demir Maske
Répondre en citant

Patrik Avedik Yevtokatsi (ԱՎԵՏԻՔ ԵՎԴՈԿԱՑԻ)


Le masque de fer - The British Library

Avedik Yevtokatsi 1 (7) Nisan 1657 yılında, Batı Ermenistan’ın Tokat Vilayeti’nde doğar. Büyük babası papaz Sarkis’den yazma okumayı öğrenir. Babası Bağdasar dokumacılığı öğretir. O ölünce papaz Der Bedros ve Hagop Belengtsu vartabedin öğrencisi olur. 1675 yılında Payas’da (Ayas, günümüzde Adana’nın Yumurtalık Ilçesi - Փայաս, Բայաս, Պայաս) diyakos (Սարկավագ – diacre), 1681’de Erzincan’da Gabos (Gayipos) Manastırı’nda (Սուրբ Հակոբ Մծբնա հայրապետի վանք) keşiş (աբեղա) takdis edilir daha sonra vartabed (վարդապետ – papazın bir üstü) derecesi alır ve manastırın başrahibi (վանքի հոգևոր առաջնորդ) olur. Osmanlı makamlarının ve fanatik Müslüman din adamlarının engellemelerine rağmen Gabos Aziz Hagop Manastırı, Diranaşen Aziz Nışan ve Erzincan Aziz Mariam Asdvadzadzin (Կապոսի Սբ. Հակոբ վանքը, Տիրանաշենի Սբ. Նշան, Երզնկայի Սբ. Մարիամ Աստվածածին եկեղեցիները) kiliselerini yeniletmesi ve Pasen Babaköy (Deli Baba) Kilisesi inşası nedeniyle soruşturma açılır, Yeniçeri isyannda yaralanıp Erzurum’da hapsedilir.
Serbest bırakıldıktan sonra Eçmiazdin’e (Էջմիածին) gider ; orada 1691 tarihinde piskopos (եպիսկոպոս), aynı tarihte Urfalı Katolikos (Ա Եդեսացի կաթողիկոս) Erzurum (Կարին) Ermenilerin Ruhani Önderi (թեմի առաջնորդ) ve Istanbul Samatya Surp Kevork Kilisesi vaizi olur (1701). 24 Şubat 1702 tarihinde arkadaşı Şeyhüslam Feyzullah Efendi’nin desteği ile ( Istanbul / Կ.Պոլիս) Ermenilerinin Patrik Vekili, 13 Temmuzda Kudüs (Երուսաղեմ) Patriği olur. « Edirne Olayı » ve Katoliklik karşıtı faaliyeti nedeniyle makamından indirilerek tutuklanır ve Yedikule Zindanlarinda hapsedilir. Oradan Avrad Adası'na sürülür. 1703’de Suriye’ye sürgûn edilirse de (Halep), 1704’de Kalaylı Ahmed Paşa döneminde sebest bırakılarak Konstantinopl Ermeni Patrikliği görevine döner. Aynı tarihte Kudüs Ermeni Patriği Minas Amtetsu’nun (Մինաս Ամդեցու) vefatı üzerine Konstantinopl ve Kudüs Patriklik makamları birleştirilir.

Patrikilik döneminde Konstantinopl’de Ermeni Katolik ve Apostolik (Arakelagan – Gregoryen) toplulukları arasındaki mücadele genişler (1). O mücadelenin tanınmış simalarından olur. Jesuite dindarlarından Peder Meunier « Seyahatname »’sinde ondan « büyük zalim » olarak behseder ; Fransa’nın Konstantinopl Büyükelçisi De Ferriol ise ona « Doğu’da Katoliklerin‘Roma Kiliseleri’ne karşı yeminli düşman », « Katolikliğin acımasız düşmanı » der. Latin Ermenilere karşı sert tedbirler alır ve muhalifleri ve kışkırtıcıların entrika, dolapların kurbanı olur. 1706’da makamından alınır ve Tenedos Adası’na (günümüzde Bozacaada) sürgün edilir. Buradan da Kios Adası’na (Chios - Yunanistan) gönderilir. Sürgün dönüşünde, tekrar patriklik tahtına çıkmaması için, Büyükelçi Ferriol, Latin din adamı Hagintos’un öğütü ile onu kaçırarak Sicilya (Messine), Marsilya cezaevlerine, Benediklilerin Aziz Mikael Manastırına (Normandie kıyılarındaki Mont Saint Michel) ve en sonundanda Paris’deki Bastille cezaevine hapsedilir ; kitap ve yazılarına el konulur. 1710 yılında Paris Başpiskoposu (արքեպիսկոպոս) Kardinal Noailles önünde katoliklik mezhebini kabul ettikten sonra sıkı gözaltına alınarak cezaevinden çıkarılır ; dokuz ay sonra vefat eder. Saint Sulpice Kiliselerine gömülür, ama 1793 Fransız Devrimi’nde mezar taşı kaybolur.
Avrupa tarihinde tanınmış önemli bir kişidir. Onun adı tanınmış « Demir Maske » (Երկաթյա դիմակով մարդ) gizemi ile bağlantılıdır. « Demir Maske » ismini taşıyan tutuklunun kimliği tanımlamak için elliden fazla yazar araştırmalarında Yevtokatsi’yi de etkileyen ondört versiyon geliştirmişlerdir.

Birçok hikayeler yazmıştır : « Ilkbahar hikayesi », « Nam-ı Avedik hikayesi » (Ermenistan Kütüphanesi, № 6517, 10167 – Մատենադարան, Yerevan), « Asdvadzadzin hikayesi » (Տաղ Աստուածածնի) (Zımmar Kütüphanesi, Lübnan), « Aziz Asdvadzadzna hikayesi » (Mkhitaryanlar Kütüphanesi, Viyana, № 156) vs. El yazmaları ile ilgilenir (« Yeni Incil » 1710 Bastille, « Dramakhosutyun of Galonos », beşi Bastille’de bir ise 1711’de sebest bırakıldıktan sonra (Paris Ulusal Kütüphanesi) Paris’te yazmıştır. Tarihi değeri olan kaynak öz « Biyografi » sidir (Կենսագրությունը» 1709թ. , Edouard Dulaurier tarafından Masis gazetesinde «Մասիս», 1874թ. № 1490-1496, 1498- 1500) yayınlanır. Emsalsiz uslubu, krapar (eski Ermeni yazı dili) ve sözlü konuşma dili karışımı ile yazmıştır. 10 Temmuz 1711’de Paris’te ölmüştür. (A. S./H.)



Kaynak ve dip notlar :

(1) - Pars Tuğlacı, İstanbul Ermeni Kiliseleri, İstanbul, Pars Yayın 1991, s.280-284
"... 1579 yılında Papa 8. Clement, İnanç Yayma Cemiyetini kurmuş ve Hıristiyanlar arasında Katolik inancının yayılmasında etkili olmuştur. Bu amaçla kurulan dini cemiyetler arasında en etkin olanlardan biri de Cizvit’lerdir [Jésuite]. Propaganda amacıyla Ermenistan ve İran’a gelen Jezuit’ler [Jésuite] Ermeniler tarafından kabul görmüşlerdir …. İyi eğitilmiş olan bu misyonerler, Ermenileri Katolikleştirme konusunda etkili olmuş, Ermeni kiliselerinde vaaz verme izni dahi almışlardır …. Katolik misyonerler faaliyetleri için Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezi İstanbul’u kendilerine uygun bulmuşlardır. Bunun sebebi burada yaşayan Avrupa’lı elçilerden destek alabilmelerinin mümkün olmasıydı …. 1630 yılında İstanbul’a gelen Latin rahip Clement Galanos, iyi derecede Ermenice bilmesi ve yetenekleri sayesinde pek çok Ermeninin Katolikliği kabul etmesinde etkili olmuştur. Bu dönemde Katolikliği kabul eden Latin sempatizanı patriklerin, sivillerin ve ruhanilerin amacı Ermeni Kilisesi’nden ayrı bir cemaat kurmak olmamış, aksine dini otoriteyi ele geçirerek, bütün Ermenileri Katolikleştirmeyi hedeflemişlerdir. Galanos, Katolik inancını yayma konusunda Erivanlı Patrik Giragos’un desteğiyle önemli bir faaliyet göstermiş; kalabalık bir Ermeni nüfusa sahip Galata bölgesinde yaşayan Ermeni gençleri kendi etrafında toplamayı başarmıştır…. Bu genç topluluk içinde gelecekte patriklik makamına yükselenler olmuştur. Propaganda faaliyetleri devam ederken, bazı misyonerlerin aşırılıkları Patriklerin tepkisini çekmiştir. Bunun yanı sıra Osmanlı yönetimi de bu faaliyetleri, gelecekte devlet düzeni için bir tehdit olarak görmüş ve olumsuz karşılamıştır …. Taraflar arasındaki mücadele artmış, barış girişimleri Latin rahipler tarafından engellenmiştir. Bu durum çatışmaların daha da artmasına neden olmuştur. Latin rahipler bu kaos ortamında, yabancı uyruklu oldukları için cezalandırılmazken, kendileriyle iş birliği yapan Ermeniler ağır cezalara mahkum edilmişlerdir…. Misyoner faaliyetler ve bölücü mezhep kavgaları, Osmanlı hükümetinin kısıtlamaları ve yasaklamaları ile her iki taraf için de sürgün ya da ölüm gibi cezalarla sonuçlanan olaylara neden olmuştur." ...

- François Ravaisson, Archives de La Bastille, Paris
- Քրիստոնյա Հայաստան Հանրագիտարան Էջ 133-134 (Christian Armenia Encyclopedia p. 133-134)
- Ով ով է. Հայեր, կենս. հանրագիտ., հատոր Ա., Երևան, 2005 (www.anunner.com)
-Wikipedia
-Lucien BÉLY, Dictionnaire Louis XIV, Paris 2015
- Marius Topin, L’homme de Masque de Fer, Paris, 1870
- M. De Hammer (tarduit par M. Dochez), Histoire de L’Empire Ottoman, Paris 1844

Bkz. :

- Հ. Ասատուր, Կ. Պոլսո Հայերը եւ իրենց պատրիարքները, Ընդարձակ օրացոյց Ս. Փրկչի ազգային հիւանդանոցի», Կ. Պոլիս, 1907
- Le prétendu masque de fer arménien, ou autobiographie du vartabed Avétik, de Thokhath, déposé du patriarchat de Constantinople et de l'emploi supérieur de Jérusalem [Texte imprimé] / traduite de l'arménien par M. Brosset... / St.-Pétersbourg : [s.n.] , 1873 (Ermeni Demir Maske, veya Istanbl Patrikliği’den düşmüş olan, Kudüs başrahibi, Tokat’lı Avedik Vartabet’in otobiografisi – Ermeniceden Fransizcaya çeviren M. Brosset, 1873)

Not :

- Avrad Adası – Dünya coğrafyası’nda bu isimle bir adaya rastlayamadım, oysa Fenikeliler kontrolünde Arvad Adası’nda bir krallık hüküm sürmüş. Bu ada Haçlı Serferleri’nde de bir köprü ve dinlenme yeri olarak kullanılmıştır. Kaynaklarda Kıbrıs’tan da söz edilir; Kalaylı Ahmed Paşa döneminde ise bu adadan kurtulup Halep’e geçtiği yazılıdır. 1720’de Peri Yebisgobosu Apraham Ardzivyan (Antep 1679) da Avrad Adası’nda hapsedilir. Mağakia Ormanyan, Azgabadum, cilt 2 s.775. Burda da "Avrad" olarak geçer.

_________________
Emeğe saygılı olun, alıntılarınızda link gösterin ...


Dernière édition par mafilou le Dim 11 Mar 2018 - 04:19; édité 12 fois
Revenir en haut
IRA
Modérateur
Modérateur

Hors ligne

Inscrit le: 03 Nov 2013
Messages: 820
Point(s): 2 264
Moyenne de points: 2,76

MessagePosté le: Dim 4 Mar 2018 - 11:29
MessageSujet du message: Tokat–Bastille arası, Ermeni Patrik Avedik Yevtokatsi ve Demir Maske
Répondre en citant

Ավետիք Թոխաթցի, Ավետիք Պատրիարք, Ավետիք Եվդոկացի

Patrik Avedik, Ermeni kiliselerinin gördüğü sıra dışı ruhbandan birisiydi.
Onun, 7 Nisan 1657 tarihinde Tokat’ta başlayan hayat yolculuğu, 11 Temmuz 1711’de Paris’te Bastille Hapishanesi’nde dramatik bir şekilde nihayete ermişti. (Hayat hikâyesi, bazı eserlere de konu olmuştur). Daha sağken Bastille’de kaleme aldığı otobiyografi si, Fransız tarihçi Édouard Dulaurier tarafından Fransız Dışişleri Bakanlığı Arşivinde bulunmuştur. Biyografi si 1874’te İstanbul’da Masis gazetesinde Ermenice olarak tefrika edilmiştir. Daha sonra Marius Taupin adlı bir Fransız
tarihçi Demir Maskeli Adam ve Ermeni Patriği Avedik adıyla bir eser yazmış; Garabed Ütüciyan bu eseri Ermeniceye çevirerek 1870’te İstanbul’da neşretmiştir.

Altı senelik işkencelerle dolu hapishane hayatı neticesinde bitap kaldığı ve sıhhatini kaybettiği için, 11 Temmuz 1711 tarihinde ölmüş, Saint Suplice Kilisesi’ne defnolunmuştu. Mezar taşı 1793 İhtilali sırasında kaybolmuştur

2011 senesinde İstanbul Ermeni patrikliği tarafından yayımlanan İstanbul Ermenileri ve Patrikleri başlıklı Hrand Asadurun tarih araştırma kitabından patriklik dönemi ve hayatı hakkındaki bilgiyi aşağıda Ermenice olarak paylaşıyorum











-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

ԱՎԵՏԻՔ ԵՎԴՈԿԱՑԻ, Թոխաթցի (1․4․1657, Եվդոկիա – 11․7․1711, Փարիզ), Կ․ Պոլսի և Երուսաղեմի հայոց պատրիարք (1702–1706), գրիչ, տաղերգու։ Աշակերտել է Սարգիս և Պետրոս քահանաներին, ապա՝ Հակոբ վրդ․ Պելենկցուն։ Փայասում ձեռնադրվել է սարկավագ (1675), Կապոսի վանքում՝ աբեղա, ապա՝ վարդապետ, կարգվել վանքի հոգևոր առաջնորդ։ Չնայած օսմ․ իշխանությունների և մոլեռանդ մահմեդ․ հոգևորականության հարուցած խոչընդոտներին, նրա ջանքերով նորոգվել են Կապոսի Ս․ Հակոբ վանքը, Տիրանաշենի Ս․ Նշան, Երզնկայի Ս․ Մարիամ Աստվածածին եկեղեցիները։ Այդ առիթով անբաստանվել ու կարճ ժամանակով բանտարկվել է։ Ազատվելուց հետո մեկնել է Էջմիածին, այնտեղ 1691-ին ձեռնադրվել եպիսկոպոս, նույն թվականին Նահապետ Ա Եդեսացի կաթողիկոսը նրան կարգել է Կարինի թեմի առաջնորդ, 1702-ի փետր․ 24-ին սուլթան․ արքունիքի հովանավորությամբ նշանակվել է Կ․ Պոլսի պատրիարք, իսկ հուլիսի 13-ին՝ նաև Երուսաղեմի պատրիարք։ Սակայն հակակաթոլիկ․ գործունեության համար 1703-ին աքսորվել է Ասորիք, 1704-ին ազատվել է և վերականգնվել Կ․ Պոլսի պատրիարքի պաշտոնում։ Նույն թվականի նոյեմբ․, Երուսաղեմի հայոց պատրիարք Մինաս Ամդեցու մահից հետո, կրկին միավորել է Կ․ Պոլսի և Երուսաղեմի պատրիարք․ աթոռները։

Ա․ Ե-ու պատրիարքության շրջանում Կ․ Պոլսում պայքար է ծավալվել հայ առաքելական և կաթոլիկ համայնքների միջև։ Ա․ Ե․ այդ պայքարի հայտնի դեմքերից է։ Հիսուսյան կրոնավոր Մոնիեն իր «Ուղեգրության» մեջ նրան անվանել է «ամենամեծ հալածիչ», որ երբևէ ունեցել են կաթոլիկները Արևելքում, իսկ Կ․ Պոլսում Ֆրանսիայի դեսպան դը Ֆերիոլը՝ «հռոմեական եկեղեցու երդվյալ թշնամի», «կաթոլիկության անդրդվելի և անողոք հալածիչ»։ Ա․ Ե․ խիստ միջոցների է դիմել լատինադավան հայերի նկատմամբ և զոհ դարձել խռովարարների ու իր հակառակորդների մեքենայություններին։ 1706-ին պատրիարքը կրկին աթոռազուրկ է արվել և աքսորվել Թենետոս կղզի։ Աքսորից վերադառնալիս դեսպան դը Ֆերիոլը, լատին կրոնավոր Հակինթոսի թելադրանքով, առևանգել է նրան, նետել Սիցիլիայի, Մարսելի բանտերը, Բենեդիկտյանների Ս․ Միքայելի վանքը, ի վերջո՝ Փարիզի Բաստիլ բանտը, բռնագրավել գրքերն ու գրությունները։ 1710-ին Փարիզի արքեպիսկոպոս կարդինալ Նոայլի առաջ հավատո խոստովանություն կորզելուց հետո միայն Ա․ Ե-ուն ազատել են բանտից՝ հսկողություն սահմանելով վրան։ Ինն ամիս անց նա վախճանվել է։

Ա․ Ե․ եվրոպ․ պատմագիտությանը հայտնի անձնավորություն է եղել։ Նրա անունը կապվել է նշանավոր «Երկաթյա դիմակով մարդու» առեղծվածին։ «Երկաթյա դիմակով մարդ» անունը կրող բանտարկյալի ինքնությունը բացահայտելու համար ավելի քան 50 հեղինակներ իրենց ուսումնասիրություններում զարգացրել են տասնչորս վարկածներ, որոնք առնչվել են նաև Ա․ Ե-ու անձին։

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
_________________
Tzourou Ira
Athens
Constantinople


Revenir en haut
IRA
Modérateur
Modérateur

Hors ligne

Inscrit le: 03 Nov 2013
Messages: 820
Point(s): 2 264
Moyenne de points: 2,76

MessagePosté le: Dim 4 Mar 2018 - 11:36
MessageSujet du message: Tokat–Bastille arası, Ermeni Patrik Avedik Yevtokatsi ve Demir Maske
Répondre en citant

'Demir Maskeli Adam' Tokatlı Avedik'ti



Alexander Duma'nın filmlerine konu olan ' Demir maskeli Adam' isimli romanın kahramanının bir Fransız prensi olduğu zannedilir ama romanın asıl kahramanı, 18. yüzyılın başında İstanbul Ermenileri'nin patrikliğini yapmış olan Avendik isimli bir Tokatlı'dır.
Doğu Hristiyanları'na uzun yıllar Katolikliği telkin ederek kendisine bir cemaat yaratmak için girişimlerde bulunan Papalık, amacına ulaşmak için doğu dillerini ve kültürünü bilen misyonerler yetiştirmek amacıyla 1627'de Roma'da "Propaganda Koleji"ni kurdu.
Koleje alman her papazın daha okula kabul edildiği gün hangi milletin içerisinde çalışacağı belirleniyor ve ona göre sağlam bir ilahiyat tahsilinin yanısıra sıkı bir lisan ve kültür eğitimi de veriliyordu.
1642'de İstanbul'a gelen Clement
Galano, Osmanlı Ermenileri içerisinde misyonerlik faaliyetleri yürütmesi için papalık tarafından gönderilen ilk isimdi.
Kendisini bir Ortodoks rahibi olarak tanıtan Galano, kiliselere rahatlıkla girip çıkmış, öğrencilere dersler vermiş ve bu sayede birçok ailenin evine girmeye de imkan bulmuştu. Ama kısa sürede asıl niyeti anlaşıldı ve bir daha geri dönememek üzere sınırdışı edildi.
Papalığın misyoner faaliyetleri ise kesilmeden devam etti, İstanbul'dan başka Anadolu'nun da birçok yerine ,misyonerler gönderdiler ve mezhep değiştirmelerden doğan sorunlar 1830'lu yıllara kadar Osmanlı'nın başlıca iç problemlerinden birini teşkil etti. Her padişah, bu soruna çözüm bulmaya çalıştı. 1701'de dönemin hükümdarı İkinci Mustafa üzerindeki etkisiyle tanınan Şeyhülislam Feyzullah Efendi, Erzurum kadılığı yıllarından tanıdığı ve mezhep değiştirmelere karşı olduğunu bildiği Tokatlı Avedik'i, mezhep kavgalarına karşı çalışması için İstanbul'a davet etti. Ağustos 1701'de İstanbul'a gelen Avedik Piskpos, Şeyhülislam Feyzullah Efendi'nin tavsiyesiyle "patrik kaymakamı" tayin edildi ve İstanbul'un çeşitli semtlerinde Ortodoks ve Katolik münakaşasının yatıştırılması için vaazlar verdikten sonra Şeyhülislam'ın tavsiyesiyle Edirne'ye gitti.
7 Mart 1702'de, Edirne'de bulunduğu sırada yine Şeyhülislam Feyzullah Efendi'nin yardımıyla İstanbul Patriği tayin edildi.
Padişahın üzerinde büyük tesiri olan Feyzullah Efendi adeta devlet içinde devlet kurmuş ve birçok makama kendi adamlarını yerleştirmeyi başarmış, hatta Osmanlı tarihinde bir ilk olarak kendi vefatının ardından yerine oğlu Fethullah Efendi'nin şeyhülislam tayin edilmesi için padişahtan bir ferman bile almıştı. Bu gücünü kullanarak Ermeni patrikliğine uzun yıllardır tanıdığı ve kendisine yakın bir isim olan Avedik'i tayin ettirerek Kudüs Patrikliğini de lağvetti ve bu makamı da Tokatlı Avedik'e bağladı.
Fransızlar'in nefreti
Piskopos olarak gittiği Edirne'den İstanbul Patriği olarak dönen Tokatlı Avedik'i Bakırköy'de büyük bir kalabalık sevgi gösterileriyle karşıladı. Yeni patriğin Katolikler'e karşı soğukluğunu bilen Darphane-i Amire'deki bazı Katolik Ermeniler, Avedik'i devirmek için çalıştılarsa da bunların önüne yine Feyzullah Efendi çıktı. Tokatlı Avedik, patrikliği boyunca mutedil bir siyaset izledi, mezhep değiştirenlere karşı baskı uygulamadı ve bu kişilerin vaazlarla, derslerle geri kazanılmasına çalıştı ama bu faaliyetleri yüzünden Katoliklerin hamisi olduğunu söyleyen Fransa ile ve İstanbul'daki Fransız elçisi Feriol ile sık sık çatışmak zorunda kaldı.
Tokatlı Avedik bir sene kadar sürgün hayatı yaşadıktan sonra 29 Eylül 1704'te sadrazamlığa getirilen Kalaylıkoz Ahmed Paşa tarafından affedildi. İlk olarak Halep'e gitti, buradan Erzincan'a geçmeyi düşünürken İstanbul Patriği Nerses'in öldüğü ve kendisinin tekrar patrikliğe tayin edildiği haberini alınca başkente döndü.
Edirne'de çıkan isyan
Bu sırada Feyzullah Efendi'nin devlet idaresine fazlasıyla karışması, birçok kimseyi azletmesi, halkta içten içe tepki yarattı. Feyzullah Efendi'nin İstanbul yerine Edirne'yi başkent yapacağı söylentileri bardağı taşıran son damla oldu ve 1703'te tarihe "Edirne Vak'ası" olarak geçen isyan başladı. Feyzullah Efendi ve kendisinden sonra şeyhülislam olması için ferman aldığı oğlu Fethullah Efendi, isyancılar tarafından yakalanarak halkın içinde yarı çıplak vaziyette ve türlü hakaretlerle gezdirildikten sonra öldürüldüler. Feyzullah Efendi ve yandaşlarına karşı olan bu nefrete kendisinin de hedef olacağını farkeden Tokatlı Avedik, Anadolu'ya kaçmaya karar vererek İstanbul'dan ayrıldı fakat Üsküdar'da yakalanarak Yedikule Zindanı'na hapsedildi ve Fransız Elçisi Feriol'un baskıları üzerine de Avrat Adası'na sürgüne gönderildi.
Tokatlı Avedik bir sene kadar sürgün hayatı yaşadıktan sonra 29 Eylül 1704'te sadrazamlığa getirilen Kalaylıkoz Ahmed Paşa tarafından affedildi. İlk olarak Halep'e gitti, buradan Erzincan'a geçmeyi düşünürken İstanbul Patriği Nerses'in öldüğü ve kendisinin tekrar patrikliğe tayin edildiği haberini alınca başkente döndü.
Kilisesiz kaldılar
Avedik, ikinci patrikliğinde ilk seferde olduğu gibi mutedil bir politika izlemedi. Mezhep değiştirmenin önüne yerebilmek için birbirinden sert önlemler almaya ve yasaklar getirmeye başladı. Padişahın nezdinde de girişimlerde bulunan patrik, Katolik Ermeniler'in Latin kiliselerine gitmesinin menedilmesi yönünde bir ferman almayı başardı. Katolik Ermeniler, bu fermandan sonra ne ibadet için, ne de vaftiz ve cenaze gibi törenler maksadıyla artık Latin kiliselerine gidemiyorlardı. Evlerde toplanılarak gizli ayinler yapılmaya başlandıysa da bunlar da çok sıkı takip ediliyor ve en şiddetli şekilde cezalandırılıyorlardı. Üstelik, Patrik Avedik'in emriyle Ermeni kiliselerine ve mezarlıklarına da kabul edilmiyorlardı.

Katolik Ermeniler, kilise ve mezarlıklara kabul edilmemelerini saraya taşıyarak şikayetlerde bulunsalar da "Mezhep farklılıklarından dolayı Ermeni patrikliğinin Katolikleri kabul etme gibi bir mecburiyetinin olmadığı ve bu konuda patrikhaneye ve kiliselere baskı yapılamayacağı" tarzında bir cevap aldılar. Cevdet Paşa'nm "Tarih-i Cevdet" isimli eserinde anlattığına göre, bu yıllarda bir Katolik Ermeni'nin cenazesi olduğu zaman ne Latin, ne de Ermeni Kilisesine gidebilirdi ve cenazesini gömebileceği bir mezarlık da bulamazdı. Cenaze evde günlerce bekletilir, koku dayanılmaz bir hal alınca da duasız ve törensiz bir şekilde evin bahçesine defnedilirdi.
Patrik sürgüne gitti
Avedik'in baskıcı tutumu, kendisine büyük kin besleyen Fransız elçisi Feriol'un nefretini daha da arttırdı. Patrik hakkında sürekli olarak şikayetlerde bulunan Feriol, nihayet başarılı oldu ve Patrik Avedik, 14 Şubat 1706'da Bohça Adası'na sürgüne gönderildi.
Ama, patriğin bu ikinci sürgünü de fazla sürmedi, Sadrazam Çorlulu Ali Paşa 1706 Mayıs'ında sürgün kararını bozdu ve Avedik'in talebi üzerine Kudüs'e gitmesine müsaade edildi. Bu durum Feriol'ü daha da korkuttu, zira aynı olayların tekrar yaşanmasından, yani Avedik'in İstanbul'a geri dönerek yeniden patrik olmasından endişe etti. Bir başka bir çare düşünerek Sakız Adası'ndaki Fransız Konsolosu Bonald'a bir mektup yazdı ve Avedik'in kaçırılmasını emretti!
Patrik Avedik, bir "divan çavuşu" ile birlikte seyahat ediyordu.
Fransız Konsolosu Bonald'ın görevlendirdiği Tarillon isimli bir Cizvit papazı, divan çavuşunu rüşvetle kandırarak Avedik ile beraberce bindikleri gemiyi terketmesini sağladı. Sonrasında da Tokatlı Avedik yakalandı, bir Fransız gemisine bindirilerek Marsilya'ya gönderildi ve burada Tersane Zindanı'na hapsedildi.
Olay duyulunca, İstanbul Ermenileri arasında büyük bir infial meydana gelmiş, Sadrazam Çorlulu Ali Paşa divan çavuşunu sorguya aldırmış ve ça­vuş herşeyi itiraf etmişti. Ama bütün baskılara rağmen Feriol, hakkındaki suçlamaları reddederek kaçırma hadise­sinin korsanların işi olduğunu söyledi.
1706 Eylül'ünde, Feriol'un emri üzerine Tokatlı Avedik'in tanınmaması için önce saçı ve sakalı tıraş edildi ve yüzüne demir bir maske takılarak Normandiya'daki Saint-Michel Manastırı'na hapsedildi. Avedik, burada kitap okumasına dahi izin verilmeyerek türlü işkencelere maruz kaldı ve 8 Ocak 1710'da Paris'e sevkedilerek Bastille Zindanı'na hapsedildi. Dokuz ay kadar bir hücrede yaşamak zorunda kalan Avedik, zindandan 1710 Eylül'ünde Paris Başpiskoposu'nun önünde Katolik mezhebini kabul ederek kurtuldu ve Saint Suplice Kilisesi'ne çekildi.
Gazetede tefrika edildi
Tokatlı Avedik'in Katolik dönemi de fazla uzun ömürlü olmadı. 11 Temmuz 1711'de vefat ederek Saint Suplice Kilisesi'ne defnedildi ve rivayet edildiğine göre mezar taşı 1793 ihtilalinde kayboldu.
Tokatlı Avedik'in başına gelen bu olaylardan dünya ilk olarak 1850'li yıllarda haberdar olabildi.
Edouard Dulaurier isimli bir Fransız oryantalisti, Fransız Dışişleri Bakanlığı Arşivleri'nde Avedik'in Bastille Hapishanesi'nde kaleme aldığı otobiyografisine rastladı ve metni yayınladı. Daha sonra Marius Taupin isimli bir Fransız tarihçi de "Demir Maskeli Adam ve Ermeni Patriği Avedik" isimli bir kitap yazdı. Bu kitap 1870'te Garabed Ütücüyan tarafından Ermenice'ye çevrilerek İstanbul'da basıldı ve 1874'te İstanbul'un önde gelen Ermeni gazetelerinden Masis'te tefrika edildi.

1998 senesinde vizyona giren filmin tanıtımı




L'homme au masque de fer by Marius Jean François Topin


Eseri fransızca olarak okumak isteyenler aşağıdaki adresi kullanablir

https://archive.org/stream/lhommeaumasqued00topigoog#page/n6/mode/2up
_________________
Tzourou Ira
Athens
Constantinople


Dernière édition par IRA le Dim 4 Mar 2018 - 15:26; édité 2 fois
Revenir en haut
IRA
Modérateur
Modérateur

Hors ligne

Inscrit le: 03 Nov 2013
Messages: 820
Point(s): 2 264
Moyenne de points: 2,76

MessagePosté le: Dim 4 Mar 2018 - 11:38
MessageSujet du message: Tokat–Bastille arası, Ermeni Patrik Avedik Yevtokatsi ve Demir Maske
Répondre en citant

* Râhib Avedik’in büyük bir zelzele sonucu harap olan Erzincan’daki Asdvadzadzin Kilisesi’ni restore ettirme teşebbüsünü, yeni kilise yaptırıyor diye şikâyet konusu edilince, Erzurum Valisi tarafından hapse attırıldığı; fakat mahkemede, tamir için aldığı izin fermanını ibraz edince Kadı Feyzullah Efendi’nin kararıyla serbest bırakıldığını yazar. Ayrıca bunlar arasındaki iyi münasebetlerin tesisinde, Feyzullah Efendi’nin Avrupalılara ve bilhassa Katoliklere karşı muhalif tutumunun etkisi olduğunu da söyler (Biyografi leriyle Ermeniler, K. Pamukciyan s. 52-53).


_________________
Tzourou Ira
Athens
Constantinople


Revenir en haut
IRA
Modérateur
Modérateur

Hors ligne

Inscrit le: 03 Nov 2013
Messages: 820
Point(s): 2 264
Moyenne de points: 2,76

MessagePosté le: Dim 4 Mar 2018 - 11:44
MessageSujet du message: Ավետիք Թոխաթցի, Ավետիք Պատրիարք, Ավետիք Եվդոկացի
Répondre en citant

1704 tarihinde Kalaylı Ahmed Paşa sadrazamlık makamına geçince İstanbul Ermenileri, sadrazama müracaat ederek, Avedik‟in bir iftiraya kurban gittiğini beyan ettiler.
Sadrazam olayı tetkik ettikten sonra Avedik‟i zindandan çıkarıp tekrar patrik olarak nasb etti. Zindandan çıkan Avedik bu kez Katolikler-le daha yumuşak tarzda iletişime geçti ve Ermeniler arasındaki bu bölünmeyi
sonlandırmak istedi. Fakat Katolikleri destekleyen Fransız elçisinin gayretleriyle Avedik tekrar sürgüne gönderildi. Fransa‟nın bu çalışmaları neticesinde Avedik Fransa‟ya kaçırılarak,
orada hapse atıldı.
1706‟da Avedik Marsilya‟ya götürüLmüş ve burada saçı sakalı kesilerek, ayakları prangaya vurulmuş, kitaplarına da el konulmuştu.
Yani Fransızlar talihsiz ihtiyarı buharlaştırmışlardı.
Kaynak Dabağyan, a.g.e ., s. 500, 501

Bastille Saint-Antoine dan Patrik Avedisin Temsili Eskiz


_________________
Tzourou Ira
Athens
Constantinople


Dernière édition par IRA le Dim 4 Mar 2018 - 13:15; édité 1 fois
Revenir en haut
IRA
Modérateur
Modérateur

Hors ligne

Inscrit le: 03 Nov 2013
Messages: 820
Point(s): 2 264
Moyenne de points: 2,76

MessagePosté le: Dim 4 Mar 2018 - 11:51
MessageSujet du message: Tokat–Bastille arası, Ermeni Patrik Avedik Yevtokatsi ve Demir Maske
Répondre en citant


_________________
Tzourou Ira
Athens
Constantinople


Revenir en haut
IRA
Modérateur
Modérateur

Hors ligne

Inscrit le: 03 Nov 2013
Messages: 820
Point(s): 2 264
Moyenne de points: 2,76

MessagePosté le: Dim 4 Mar 2018 - 11:59
MessageSujet du message: Tokat–Bastille arası, Ermeni Patrik Avedik Yevtokatsi ve Demir Maske
Répondre en citant

Yeni nesillerin hiç bilmediği talihsiz Ruhani Tokatlı Avedik unutulmuştur.
Yeni nesillere Fransız medeniyeti öğretilir. Şehit edilmiş Patrik unutulmuştur


2017 senesinde Atina da yayımlanan Azad Or gazetesi 10 Temmuz baskısında okuyucularına hatırlatmıştır

Աւետիք Եւդոկիացի (Թոխաթցի, 1657-1711)
Աւետիք Եւդոկիացի (Թոխաթցի, 1657-1711). ­Պոլ­սոյ եւ Ե­րու­սա­ղէ­մի հա­յոց միա­ցեալ պատ­րիար­քու­թեանց գա­հա­կա­լը, որ զոհ գնաց ­Հայ Ե­կե­ղեց­ւոյ դէմ լա­տի­նա­կան մո­լեգ­նու­թեան Ն.

10 Հուլիսի 2017


Հա­յաս­տա­նեայց Ե­կե­ղեց­ւոյ ջեր­մե­ռանդ ա­ռաջ­նորդ­նե­րէն Ա­ւե­տիք Եւ­դո­կիա­ցի Պատ­րիար­քի վախ­ճան­ման 306րդ ­տա­րե­լի­ցը կ­’ո­գե­կո­չենք ­Յու­լիս 10ի այս օ­րը։
Գ­րիչ եւ տա­ղեր­գու՝ 1 Ապ­րիլ 1657ին Եւ­դո­կիա ծնած է հայ ա­ռա­քե­լա­կան մե­ծա­համ­բաւ ե­կե­ղե­ցա­կա­նը, որ 35 տա­րե­կա­նին ­Կար­նոյ Ա­ռաջ­նորդ կար­գո­ւե­ցաւ, իսկ 1702էն մին­չեւ Ֆ­րան­սա իր աք­սո­րը՝ 1706ին, ստանձ­նեց գա­հա­կա­լու­թիւ­նը միա­ժա­մա­նակ Կ. ­Պոլ­սոյ եւ Ե­րու­սա­ղէ­մի հա­յոց պատ­րիար­քու­թեանց։
«­Հա­յա­դա­ւա­նու­թեան» հա­ւա­տա­ւոր ու մար­տու­նակ պաշտ­պան­նե­րէն է Ա­ւե­տիք Եւ­դո­կիա­ցի՝ յատ­կա­պէս լա­տի­նա­կա­նու­թեան եւ կա­թո­լի­կու­թեան թա­փան­ցում­նե­րուն դէմ մղո­ւած բուռն պայ­քար­նե­րու ժա­մա­նա­կաշր­ջա­նին։
Միա­ժա­մա­նակ հե­ռու մնաց մո­լե­ռան­դու­թե­նէ եւ ա­ռա­ջին գնա­հա­տող­նե­րէն ե­ղաւ Մ­խի­թար ­Սե­բաս­տա­ցիի սկզբնա­կան շրջա­նի ծա­ռա­յու­թեան ու գա­ղա­փար­նե­րուն՝ ա­նոնց մէջ ար­ժե­ւո­րե­լով հա­յոց հո­գեմ­տա­ւոր ժա­ռան­գու­թեան հո­գե­հա­րա­զատ ու թարմ շուն­չը։
Բայց ո­րով­հե­տեւ ապ­րե­ցաւ դա­ւա­նա­բա­նա­կան բուռն պայ­քար­նե­րու ժա­մա­նա­կաշր­ջա­նի մը մէջ, երբ ­Լա­տի­նա­կան եւ ­Հայ Ա­ռա­քե­լա­կան ե­կե­ղե­ցի­նե­րու մի­ջեւ հա­կադ­րու­թիւ­նը քա­ղա­քա­կան սուր առ­ճա­կատ­ման յան­գած էր, Ա­ւե­տիք Եւ­դո­կիա­ցի իր ե­կե­ղե­ցա­կան ծա­ռա­յու­թեան ըն­թաց­քին եր­կու ան­գամ քա­ղա­քա­կան աք­սո­րի են­թար­կո­ւե­ցաւ։
Ա­ռա­ջի­նին՝ 1702ին աք­սո­րո­ւե­ցաւ Ա­սո­րիք, ուր եր­կու տա­րի մնա­լէ ետք վե­րա­դար­ձաւ Պո­լիս եւ 1704-1706 տա­րի­նե­րուն վերս­տանձ­նեց պատ­րիար­քա­կան գա­հը։
Բայց երկ­րորդ եւ վերջ­նա­կան աք­սո­րը 1706ին ե­ղաւ դէ­պի Ֆ­րան­սա, ուր ամ­բողջ չորս տա­րի Ա­ւե­տիք ­Պատ­րիարք են­թար­կո­ւե­ցաւ բան­տա­յին ծան­րա­գոյն չար­չա­րանք­նե­րու, որ­պէս­զի դա­ւա­նա­փոխ դառ­նայ եւ ըն­դու­նի ծա­ռա­յել Հ­ռո­մի ­Պա­պին։
Օր­մա­նեան ­Պատ­րիարք իր «Ազ­գա­պա­տում»ին մէջ ման­րա­մասն կը նկա­րագ­րէ, որ բան­տար­կու­թեան այդ շրջա­նին, Ա­ւե­տիք ­Պատ­րիարք մին­չեւ իր ա­ռող­ջու­թեան ամ­բող­ջա­կան քայ­քա­յու­մը դի­մադ­րեց ա­մէն կար­գի՝ ֆի­զի­քա­կան թէ հո­գե­կան չար­չա­րան­քի եւ կառ­չած մնաց ­Հա­յաս­տա­նեայց Ե­կե­ղեց­ւոյ իր հա­ւա­տար­մու­թեան, կո­չու­մին եւ նուի­րու­մին։ ­Դա­ւա­նա­փոխ դար­ձաւ միայն այն ա­տեն, երբ մա­հո­ւան սե­մին կանգ­նած էր՝ լրիւ խոր­տա­կո­ւած մարմ­նով ու հո­գե­պէս ու­ժաս­պառ եւ ան­բու­ժե­լի հի­ւանդ։
Այդ պայ­ման­նե­րուն մէջ հա­յոց աք­սո­րեալ եւ հա­ւա­տաքնն­չա­կան բան­տար­կու­թեան են­թար­կուած Ա­ւե­տիք ­Պատ­րիար­քը, 1710ի ­Դեկ­տեմ­բե­րին, ի վեր­ջոյ ըն­դու­նեց լա­տի­նա­կա­նու­թիւ­նը եւ նշա­նա­կո­ւե­ցաւ ­Փա­րի­զի լքեալ մէկ ան­կիւ­նը գտնո­ւող ե­կե­ղե­ցիի մը ծխա­տէր քա­հա­նան։ ­Հա­զիւ ա­միս­նե­րու կեանք ու­նե­ցաւ իբ­րեւ այդ­պի­սին եւ աչ­քե­րը առ­յա­ւէտ փա­կեց 1711ի ­Յու­լիս 10ին…
Ա­ւե­տիք Եւ­դո­կիա­ցի սե­րած է քա­հա­նա­նե­րու ըն­տա­նի­քէ։ ­Մին­չեւ 15 տա­րե­կա­նը, հօ­րե­նա­կան յար­կի տակ, ա­շա­կեր­տած է հա­րիւ­րա­մեայ իր մեծ հօր՝ ­Սար­գիս Քա­հա­նա­յին, ինչ­պէս եւ զինք մկրտած ­Պօ­ղոս ­Քա­հա­նա­յին, ո­րոնք եր­կուքն ալ կը նկա­տո­ւին ի­րենց ժա­մա­նա­կի ու­սեալ մար­դիկ։
1672ին, Եւ­դո­կիոյ մէջ ­Յա­կոբ ­Պէ­լէնկ­ցի Ե­պիս­կո­պո­սի նո­ւի­րա­կու­թեան շրջա­նին, պա­տա­նի Ա­ւե­տի­քին մէջ զարթ­նած է «կու­սակ­րօն ե­կե­ղե­ցա­կա­նու­թեան փա­փա­քը», ինչ­պէս որ կը պատ­մէ Օր­մա­նեան։
Ա­ւե­տիք ե­րեք տա­րի ա­շա­կեր­տած է ­Պէ­լէնկ­ցի Ե­պիս­կո­պո­սին եւ ըն­կե­րա­ցած է ա­նոր՝ նո­ւի­րա­կա­կան շրջա­գա­յու­թեանց ըն­թաց­քին։
1675ին սար­կա­ւագ ձեռ­նադ­րո­ւած է եւ ան­բա­ժան ու­ղե­կիցն ու գոր­ծա­կի­ցը դար­ձած Պէ­լէնկ­ցի Ե­պիս­կո­պո­սին՝ ա­նոր հետ շրջե­լով հայ­կա­կան գա­ւառ­նե­րը։ 1689ին, ա­նոնց Սե­բաս­տիա գտնո­ւած մի­ջո­ցին, հոն­կէ անցք ու­նե­ցած է Ա­մե­նայն ­Հա­յոց ­Յա­կոբ Կա­թո­ղի­կո­սը, որ իր հետ Կ. ­Պո­լիս տա­րած է ­Պէ­լէնկ­ցի Ե­պիս­կո­պո­սին, իսկ Ա­ւե­տիք սար­կա­ւագ ­Կա­թո­ղի­կո­սի ըն­կե­րա­կից­նե­րէն ե­րու­սա­ղի­մա­ցի ­Սա­հակ Ե­պիս­կո­պո­սին հետ գա­ցած է Ս. Էջ­միա­ծին։ ­Սա­հակ Ե­պիս­կո­պո­սին ըն­կե­րա­կից դառ­նա­լով՝ Ա­ւե­տիք ա­նոր հետ ալ յե­տոյ վե­րա­դար­ձած է Երզն­կա, ուր ­Կա­պո­սու կամ ­Կա­յի­փո­սի Ս. ­Յա­կո­բայ վան­քին մէջ Ա­բե­ղայ եւ, ա­պա, ­Վար­դա­պետ ձեռ­նադ­րո­ւած է։ ­Նաեւ՝ նշա­նա­կո­ւած է նոյն վան­քին ա­ռաջ­նոր­դը եւ ձեռ­նար­կած շրջա­նէն ներս ե­կե­ղե­ցա­շի­նու­թեան եւ դպրո­ցա­շի­նու­թեան ե­ռուն գոր­ծու­նէու­թեան։
Օր­մա­նեան ­Պատ­րիարք լայ­նօ­րէն ներ­կա­յա­ցու­ցած է կեանքն ու գոր­ծու­նէու­թիւ­նը Ա­ւե­տիք Եւ­դո­կիա­ցիի՝ իբ­րեւ իր ժա­մա­նա­կի հա­յոց քա­ջա­րի հո­վիւ­նե­րէն մէ­կը, որ իր հօ­տի կեան­քին ու ինչ­քին պաշտ­պա­նու­թեան հա­մար ծա­ռա­ցաւ մին­չեւ ան­գամ Ե­նի­չէ­րի­նե­րու դէմ, ո­րոնք քրիս­տո­նեա­նե­րու հան­դէպ ա­մէն կար­գի խժդժու­թիւն­ներ կը գոր­ծադ­րէին։ Ա­ւե­տիք Եւ­դո­կիա­ցի խոշ­տան­գո­ւած է Ե­նի­չէ­րի­նե­րու ձե­ռամբ, քա­ռա­սուն օր ան­կող­նոյ ծա­ռա­յած է, բայց հա­զիւ ա­պա­քի­նած՝ գա­ցած է մին­չեւ Կ. ­Պո­լիս, որ­պէս­զի ար­քու­նի իշ­խա­նու­թիւն­նե­րէն անհ­րա­ժեշտ հո­վա­նա­ւո­րու­թիւ­նը ձեռք ձգէ եւ, Երզն­կա վե­րա­դառ­նա­լով, շա­րու­նա­կէ իր հօ­տին պաշտ­պա­նու­թիւ­նը։
Այ­նու­հե­տեւ՝ Ա­ւե­տիք Եւ­դո­կիա­ցի իր դէմ գտած է ­Կար­նոյ կու­սա­կա­լը, որ զինք բան­տար­կել կու տայ եւ ե­րեք օր կոճ­ղի կը կա­պէ՝ անս­նունդ ձգե­լով։ ­Բայց այս հա­րո­ւա­ծէն ալ Ա­ւե­տիք Եւ­դո­կիա­ցի յա­ջո­ղած է վե­րա­կանգ­նիլ եւ յա­տուկ ա­տեա­նի առ­ջեւ ար­դա­րա­նալ իբ­րեւ իր հօ­տին նո­ւի­րեալ հո­վի­ւը։
Իր այդ վար­քին հա­մար Երզն­կա­յի ­Սա­հակ ­Կիւ­միշ­խա­նա­ցի Ե­պիս­կո­պո­սէն ­Ծայ­րա­գոյն Վար­դա­պե­տի ­Գա­ւա­զան ստա­ցած է, իսկ Ս. Էջ­միա­ծին եր­թա­լով՝ Ե­պիս­կո­պոս ձեռ­նադ­րո­ւած է 35 տա­րե­կա­նին։ ­Բայց Երզն­կա վե­րա­դար­ձին՝ ուղ­ղա­կի իր կեան­քին սպառ­նա­ցած են։ Ս­տի­պո­ւած՝ ա­պաս­տա­նած է Ս. Էջ­միա­ծին, ուր չորս ա­միս մնա­լէ ետք՝ 1691ին, Ա­մե­նայն ­Հա­յոց ­Նա­հա­պետ ­Կա­թո­ղի­կո­սի կող­մէ նշա­նա­կո­ւած է ­Կար­նոյ հա­յոց Ա­ռաջ­նորդ եւ ղրկո­ւած է ­Կա­րին։
Այս շրջա­նին զու­գա­դի­պած է ­Բա­սէ­նի ­Վան­քին մէջ հաս­տա­տո­ւե­լու գոր­ծու­նէու­թիւ­նը Մ­խի­թար ­Սե­բաս­տա­ցիի, ո­րուն մօ­տե­նա­լու եւ ներգ­րա­ւե­լու յի­շա­տա­կե­լի ճիգ թա­փած է Ա­ւե­տիք Ե­պիս­կո­պոս։
Կար­նոյ Ա­ռաջ­նոր­դու­թեան շրջա­նը տա­սը տա­րի տե­ւեց, որ­մէ ետք Ա­ւե­տիք Եւ­դո­կիա­ցի ընտ­րո­ւե­ցաւ Կ. ­Պոլ­սոյ ­Պատ­րիարք, 1702ին։
Պատ­րիարք ընտ­րո­ւե­ցաւ ճիշդ այն ժա­մա­նակ, երբ ­Սուլ­թա­նին եւ Ֆ­րան­սա­յի թա­գա­ւո­րին մի­ջեւ Ե­րու­սա­ղէ­մի սրբա­վայ­րե­րուն վրայ հա­կակշ­ռի հար­ցով լա­րո­ւա­ծու­թիւ­նը իր գա­գաթ­նա­կէ­տին հա­սած էր։ Հ­ռով­մի ­Պա­պը իր ազ­դե­ցու­թեան տա­րած­ման լծա­կի վե­րա­ծած էր Ֆ­րան­սա­յի դես­պա­նը, որ ի սպաս լա­տի­նա­կա­նու­թեան ձեռ­նար­կած էր հայ թէ յոյն ե­կե­ղե­ցա­կան­նե­րը դա­ւա­նա­փոխ դարձ­նե­լու ար­շա­ւին։ ­Հե­տե­ւան­քը ե­ղաւ Ե­րու­սա­ղէ­մի միա­բա­նու­թե­նէն շարք մը ե­կե­ղե­ցա­կան­նե­րու ըմ­բոս­տա­ցու­մը՝ օ­րո­ւան Ե­րու­սա­ղէ­մի ­Մատ­թէոս ­Պատ­րիար­քին դէմ։
Այդ ծան­րա­գոյն ժա­մա­նա­կաշր­ջա­նին Կ. ­Պոլ­սոյ ­Պատ­րիարք ընտ­րո­ւե­լով եւ իբ­րեւ նստա­վայր նա­խընտ­րե­լով հաս­տա­տո­ւիլ ու գոր­ծել Եւ­րո­պա­յի մեր­ձա­ւոր Ատ­րիա­նու­պոլ­սոյ (Է­տիր­նէ) մէջ՝ Ա­ւե­տիք Եւ­դո­կիա­ցի օս­մա­նեան ար­քու­նի­քէն ձեռք ձգեց սուլ­թա­նա­կան հրո­վար­տակ մը (Օր­մա­նեա­նի հա­մա­ձայն՝ 13 ­Յու­լիս 1702ի թո­ւա­կիր), ո­րուն վրայ հիմ­նո­ւե­լով պաշ­տօ­նա­պէս հռչա­կո­ւե­ցաւ նաեւ Ե­րու­սա­ղէ­մի հա­յոց Պատ­րիարք։ Եր­կար ժա­մա­նակ, այ­նու­հե­տեւ, Կ. ­Պոլ­սոյ հա­յոց ի­րե­րա­յա­ջորդ պատ­րիարք­նե­րը նշո­ւե­ցան իբ­րեւ միա­ժա­մա­նակ Ե­րու­սա­ղէ­մի հա­յոց պատ­րիարք։ Ար­տա­քին-քա­ղա­քա­կան պատ­ճառ­նե­րով ա­ռա­ջա­ցած այդ ի­րա­ւա­խախ­տու­մին սրբագ­րու­մը եր­կար ճիգ ու մա­շու­մի պայ­քար պա­հան­ջեց…
Թուր­քեւֆ­րան­սա­կան այդ մրցակ­ցու­թեան ծանր գին վճա­րեց անձ­նա­պէս նաեւ ինք՝ Ա­ւե­տիք ­Պատ­րիարք, որ Օս­մա­նեան ­Կայս­րու­թեան մօտ Ֆ­րան­սա­յի դես­պա­նին հե­տե­ւո­ղա­կան պա­հանջ­նե­րուն եւ ճնշում­նե­րուն հե­տե­ւան­քով, ի վեր­ջոյ շնոր­հա­զուրկ դար­ձաւ յաչս ­Սուլ­թա­նին, պաշ­տօ­նանկ ե­ղաւ եւ 1706ին աք­սո­րո­ւե­ցաւ Ֆ­րան­սա։ Իսկ Ֆ­րան­սա­յի մէջ ­Լու­դո­վի­կոս ԺԴ. թա­գա­ւո­րը հա­յոց պատ­րիար­քին շղթա­յա­կապ բան­տար­կել տո­ւաւ նախ Ս. ­Մի­քա­յէ­լի ­Վան­քէն ներս, ա­պա՝ նոյ­նինքն ­Պաս­թի­յի մէջ։
Պա­պա­կան Ա­թո­ռը Ա­ւե­տիք ­Պատ­րիար­քին բա­նադ­րեց իբ­րեւ հե­րե­տի­կոս եւ հեր­ձո­ւա­ծող ու Ֆ­րան­սա­յի թա­գա­ւո­րին վրայ ա­մէն ճնշում գոր­ծադ­րեց, որ­պէս­զի Ա­ւե­տիք Եւ­դո­կիա­ցի «դարձ»ի բե­րո­ւի՝ ի հար­կին ֆի­զի­քա­կան ծե­ծի, բան­տա­յին չար­չա­րան­քի եւ հա­ւա­տաքնն­չա­կան ճնշու­մի տակ։
Դեկ­տեմ­բեր 1706 մին­չեւ 1710ի տա­րե­վեր­ջը, Ա­ւե­տիք ­Պատ­րիարք բան­տա­յին կա­լան­քի տակ ապ­րե­ցաւ իր կեան­քին վեր­ջին տա­րի­նե­րը։ ­Պատ­րիար­քա­րա­նի շրջա­պա­տը եւ Ադ­րիա­նու­պոլ­սոյ թէ Կ. ­Պոլ­սոյ ազ­դե­ցիկ հա­յե­րը եւ զինք սի­րող­նե­րը նիւ­թա­կան եւ քա­ղա­քա­կան մեծ զո­հո­ղու­թեանց դի­մե­ցին, որ­պէս­զի կա­րե­նան իր կա­լա­նա­ւոր­ման տե­ղը գտնել եւ օգ­նու­թեան ձեռք եր­կա­րել Եւ­դո­կիա­ցիին, բայց այդ բո­լոր ճի­գե­րը ա­պար­դիւն… մնա­ցին։
Ա­ւե­տիք ­Պատ­րիարք ­Պաս­թի­յէն ա­զատ ար­ձա­կո­ւե­ցաւ միայն դա­ւա­նա­փոխ դառ­նա­լէ ետք, 1711ի ­Յու­նո­ւա­րին, երբ ար­դէն խոր­տա­կո­ւած էր ֆի­զի­քա­պէս թէ հո­գե­պէս, ինչ­պէս որ Օր­մա­նեան կը վկա­յէ։ ­Բայց դա­ւա­նա­փո­խու­թիւնն ալ բա­ւա­րար չնկա­տո­ւե­ցաւ, որ­պէս­զի Եւ­դո­կիա­ցի կա­րե­նար պահ­պա­նել Ե­պիս­կո­պո­սա­կան իր աս­տի­ճանն ու հա­մա­պա­տաս­խան ե­կե­ղե­ցա­կան ծա­ռա­յու­թեան ի­րա­ւա­սու­թիւ­նը։
Ան նկա­տո­ւե­ցաւ պարզ քա­հա­նայ մը, որ միայն պա­տա­րա­գե­լու ի­րա­ւունք ու­նէր։
Այդ­պէ՛ս հիւ­ծած մարմ­նով ու քայ­քա­յո­ւած ա­ռող­ջու­թեամբ՝ Ա­ւե­տիք Եւ­դո­կիա­ցի ապ­րե­ցաւ իր կեան­քի վեր­ջին վեց ա­միս­նե­րը, բու­սա­բա­նա­կան այ­գի­նե­րու մնա­յուն այ­ցե­լուն դար­ձաւ, մին­չեւ որ վախ­ճա­նե­ցաւ ­Յու­լիս 10ին, 1711ին։
Ա­ւե­տիք Եւ­դո­կիա­ցի ­Պատ­րիարք հայ ժո­ղո­վուր­դին կտա­կեց բան­տա­յին կա­լան­քի պայ­ման­նե­րուն մէջ գրո­ւած ու 1709ին ա­ւար­տած իր «Ինք­նա­կեն­սագ­րու­թիւն»ը, որ այդ ժա­մա­նա­կաշր­ջա­նին վե­րա­բե­րեալ պատ­մա­կան հա­րուստ սկզբնաղ­բիւր մըն է՝ գրո­ւած գրա­բա­րի եւ խօ­սակ­ցա­կան աշ­խար­հա­բա­րի խառ­նուրդ հա­յե­րէ­նով մը։
Ա­ւե­լի քան 170 տա­րի ձե­ռագ­րի վի­ճա­կով պա­հո­ւե­լէ ետք, «Ինք­նա­կեն­սագ­րու­թիւն»ը ա­ռա­ջին ան­գամ լոյս տե­սաւ 1874ին, ­Պո­լիս հրա­տա­րա­կուող «­Մա­սիս» թեր­թի է­ջե­րուն։ «Ինք­նա­կեն­սագ­րու­թիւն»ը նաեւ սրտաճմ­լիկ վկա­յու­թիւնն է ­Հայ Ա­ռա­քե­լա­կան Ե­կե­ղեց­ւոյ իր պատ­կա­նե­լու­թեան հա­մար ­Հա­յոց ­Պատ­րիար­քի մը կրած ա­հա­ւոր չար­չա­րանք­նե­րուն եւ ապ­րած հո­գե­կան ան­հուն տա­ռա­պան­քին։
_________________
Tzourou Ira
Athens
Constantinople


Revenir en haut
IRA
Modérateur
Modérateur

Hors ligne

Inscrit le: 03 Nov 2013
Messages: 820
Point(s): 2 264
Moyenne de points: 2,76

MessagePosté le: Dim 4 Mar 2018 - 12:39
MessageSujet du message: Tokat–Bastille arası, Ermeni Patrik Avedik Yevtokatsi ve Demir Maske
Répondre en citant

Tarih Dergisi, Sayı 63 (2016 / 1), İstanbul 2016, s. 41-88

II. Patrik Avedik: Buhranın Derinleşmesi ve Çöküş

Osmanlı Devleti topraklarındaki Ermeni kilisesi ve cemaatinin, ciddi sorunlarla karşı karşıya bulunduğu bir dönemde, 18. yüzyılın hemen başında İstanbul Ermeni Patriği olarak sahne alan I. Avedik50, tartışmalı icraatlarıyla, devraldığı sorunların üstesinden gelmek bir yana, cemaatin içinde bulunduğu buhranın daha da derinleşmesine sebep oldu. Hükümete sunduğu arzuhâllerdeki ifadelere bakılırsa onun, yıllardan beri süregelen ve neredeyse kronikleşen sorunları çözmek üzere ortaya çıkmış bir misyon adamı olduğu açıktır.
Avedik’in, patrik seçilmeden önceki hayatına dair en geniş bilgiyi Pamukciyan verir. Onun yazdığına göre Avedik, 7 Nisan 1657’de Tokat’ta doğmuştur.
Pederi dokumacı Bağdasar, büyük babası ise Sarkis adında bir râhiptir. Ruhanî hayata intisap ettikten sonra 1675’te Sarga dağındaki Surp Hagop Manastırı’na başrâhip tayin edilmiş; daha sonra Erzincan’a giderek Kabos’taki Surp Hagop Manastırı’nı inşa ettirmiştir. Büyük bir zelzele neticesinde harap olan Erzincan’daki Asdvadzadzin Kilisesi’ni restore etmek gayesiyle İstanbul’a gelmiş ve lüzumlu izni aldıktan sonra geri dönerek bu işi tamamlamıştır. 1691’de Eçmiyadzin’de Katogigos Yeğyazar tarafından piskopos takdis olunmuş; aynı yıl Katogigos I. Nahabed ona, Erzurum marhasalığı görevini vermiştir. Erzurum’da Latin Katoliklere karşı yaptığı mücadeleyle adını duyurmuş; ayrıca burada tanıştığı Feyzullah Efendi ile dostane münasebet tesis etmiştir. Osmanlı arşiv belgeleri arasında rast geldiğimiz birkaç kayıt, yazışmaya konu ismin vasfı sarih olmamakla birlikte, Râhib Avedik olması kuvvetle muhtemel kişi hakkında bazı ilginç bilgiler vermektedir. Fransa’nın İstanbul elçisinin müracaatına cevap mahiyetinde, Eylül 1691 tarihinde Kandiye Muhafızı Paşa’ya ve Hanya Kalesi Dizdarı’na hitaben yazılan bir hükümde, Avedik adlı Ermeni’nin, Fransa’ya tâbi olan ruhbandan Erzurum’da sakin Bardız’ın evini basıp, giysi ve eşyalarını yağmaladığı; ayrıca İstanbul’a gelerek buradaki Fransızlara kötü sözlerle hakarette bulunduğu iddia edilip, cezalandırılması talebinde bulunulmuş; bunun üzerine Avedik’in, Hanya Kalesi’ne sürgün edilmesine karar verilmiştir. Bu arada Erzurum Marhasası Yeğyazar öldüğünden, İstanbul Ermeni Patriği’nin teklifiyle 8 Haziran 1692 tarihinde yerine Aharon tayin edilmişti. Belgelerden anlaşıldığına göre, cezası affedilen Avedik yeniden Erzurum’a dönmüş ve marhasalık görevini Aharon’dan geri almıştır. Ne var ki İstanbul Ermeni Patriği Matteos’un teklifiyle, 7 Nisan 1693’te bu görev bir defa daha Aharon’a verilmiştir. Daha sonra Avedik’in yeniden bir sürgün cezasına uğrayıp uğramadığı açık değildir. Lakin Erzurum Nâibi’ne Haziran 1695 tarihinde yazılan bir hükümde, Avedik’in cürmünün affolunduğu ve bundan sonra Erzurum’da oturmasına kimsenin kar-
şı çıkmaması ve işlerine karışılmamasının emredilmiş olması dikkat çekicidir. Resmî arşiv belgelerine akseden bu bilgiler Avedik’in, patrik seçilinceye kadarki hayatının pek de sükûnetle geçmediğini göstermektedir. Dinî hiyerarşideki yükseliş mücadelesi bir yana, onun tavizsiz Katolik karşıtı olduğu da bellidir. Fransız elçisinin şikâyetini mucip olan hareketleri de, Katoliklerin en büyük destekleyicisinin Fransa olmasından dolayıdır. Ne var ki Avedik, Fransızlara karşı oluşunun bedelini ömrünün sonuna kadar en ağır şekilde ödemek zorunda kalacaktır.
Avedik, daha Erzurum’da iken bile tüm dikkatini, öncelikle Ermeni ruhban sınıfı ve cemaati arasında epeyce yaygınlık kazanmış olan Latin Katolik propagandasını engellemeye teksif etmişti. Kudüs Patrikliği’ni İstanbul ile birleştirme misyonuna ise başlangıçta sahip olduğuna dair bir ipucu yoktur. Zaten İstanbul Patrikliği talebini hâvi olarak Osmanlı Hükümetine sunduğu şu arzuhâlde, Kudüs meselesine hiç temas edilmemişti :

Kaynaklar
BOA, MD, nr. 103, s. 68 (evâil-i Muharrem 1103 / Eylül 1691 sonu).
BOA, İE.TCT, nr. 746.
İstanbul Ermeni Patriği Matteos’un arzuhâli ve üzerinde diğer kayıtlar: BOA, D.PSK, 1/135.
Aharon’un mutat veçhile pişkeşini ödediğine dair makbuz: BOA, İE.ML, nr. 3658 (26 Nisan
1693).
BOA, MD, nr. 106, s. 136.

“Bu kulları Erzurum’da patrik kulları ve biraz Ermeniyân tâifesine Frenk dînine girmişler var iden bunları nasîhat ile yola getürdigümüz ecilden İstanbul’da Ermeniyân tâifesinden iki fırka bir fırkası kezâ Ermeniyân tâifesi ve bir fırkası Frenk dînine girmişler ve şimdi Ermeniyân tâifesi bizi isterler. Âyin-i erkânımız üzere bize nasîhat eyle didükleri ecilden efendimden merâhim-i aliyyelerinden mercûdur ki bu kullarının İstanbul Patrikliğiyle behre-yab buyurmaları bâbında fermân devletlü ve saʻâdetlü ve merhametlü Sultânım hazretlerinindir.”
Avedik’in isteği kabul edilerek, 7 Mart 1702 tarihi itibariyle İstanbul Ermeni Patrikliği beratı verilmiştir.
Râhib Avedik’in bu arzuhâlinde kullanılan dilin yetersizliği hemen fark edilir. Zaten onun diğer arzlarının da, muhtemelen kâtibe yazdırmayıp da kendisi kaleme aldığından, bozuk bir lisanla ve itinasız şekilde hazırlanmış olduğu görülür. Bu arzda yazdığına bakılırsa Avedik, daha önce Erzurum’da görev yaptığı sırada, cemaat mensuplarından Frenk dinine (Latin Katolik) girmiş olanları nasihatle yola getirmiş; şimdi İstanbul’daki Ermeniler de iki fırkaya ayrılmışlar; bunlardan Frenk dinine tevessül edenlere de aynı şekilde nasihat etmesi için, cemaat mensupları onun patrik olmasını istemişlerdir. Avedik’in göreve tayin edilmesinde, onun eski arkadaşı ve bu yıllarda merkezde neredeyse tüm güçleri elinde bulunduran Şeyhülislâm Feyzullah Efendi’nin rolünün olduğu kesindir.
Bu meyanda Pamukciyan’ın, bunlar arasındaki dostane münasebetlerin, Feyzullah Efendi’nin Erzurum Kadısı bulunduğu yıllara kadar dayandığını söylemesi gerçeğe muvafık görünmektedir. Lakin Şeyhülislâm’ın, patrik yapmak üzere Avedik’i Erzurum’dan İstanbul’a davet ettiğine dair sözlerini, Avedik’in yukarıda metni verilen arzuhâlindeki ifadeleri teyit etmekten uzaktır. Avedik, cemaatin idarî istikrarsızlık ve Latin misyonerlik faaliyetleri tesiri altında bunalımlı günler geçirdiği bir zamanda işbaşına geçmişti. Otoritesini önce ruhban sınıfına, sonra da Ermeni cemaatine kabul ettirmesi hiç de kolay iş değildi. Nitekim daha ilk günlerde hükümete sunduğu bir arzuhâlde, zimmî taifesinden şerir bazı kişilerin patrikliğin işlerine müdahale ettikleri; ayrıca sâbık patriğin vekilinin, patrikliğe ait bazı “nesneleri” zapt etmesine mâni olduğundan yakınmıştı. Patrik Avedik’in, Kudüs Ermeni Patrikliği’ni İstanbul’a bağlama hususunda, daha patrik seçilmeden önce bir düşüncesinin olduğunu gösterir işaretler yoktur. Ama göreve başlamasından itibaren, Kudüs Patrikliği’nde yıllardan beri süregelen idarî zafiyet ve özellikle de suiistimaller sebebiyle kilise ve manastırların duçar olduğu ekonomik sıkıntıları yakından takip ettiği; bu arada Kudüs Patriği
Minas ile aralarının hiç de iyi olmadığı açıktır. Nitekim vakit kaybetmeden Kudüs meselesiyle alakalı olarak hükümete peş peşe arzlar sunmaya başladığı görülür.
Zaten kısa süre sonra Minas hakkında, çok daha ciddi suçlamalar ortaya çıkacak ve sonunda Avedik, iki patrikliği birleştirme planını icra edecektir. Bu hadisenin safahatını, Osmanlı arşiv belgelerinden takip etmek mümkündür. Buna geçmeden evvel, seleflerinden Avedik’e miras olarak kalan; onun tarafından, konjonktürün müsait olmasından da istifadeyle, muhaliflerini bastırma ve Kudüs’ü ele geçirme planına vesile teşkil eden problemlerin neler olduğuna bir bakalım. Kudüs kaynaklı olarak Ermeni cemaatini zora sokan meselelerin başında, Katolik Latin propagandasının hususiyle ruhban sınıfı arasında keskin ayrışmaya sebep olması geliyordu. Keza, idarî suiistimaller neticesinde Kudüs’teki kilise ve manastır vakıflarını ekonomik bakımdan iflasın eşiğine getiren borçlar, en az ilki kadar baş ağrıtıcı bir meseleydi. Anadolu ve Rumeli’deki Ermenilerden, Kudüs kiliseleri ve cemaati için yardım toplanmasıyla irtibatlı sıkıntılar da eksik olmuyordu.
Ermeni ruhban ve cemaati arasında yaygın şekilde görülen Katoliklik faaliyetlerine karşı Patrik Avedik, sert tedbirler almaktan geri durmamıştır. Nitekim göreve başlamasını takip eden aylarda, bir yandan bu nevi temayüle sahip ruhbanın vazifesine son vererek kendi kadrosunu oluşturmaya çalışırken, diğer yandan Kudüs Patrikliği meselesini de aynı minvalde ele alma ihtiyacı duymuştu. 1702 yaz aylarında İstanbul’dan Kudüs’e ziyaret için giden altı râhibin, buradaki durumu yakından gözlemek ve Avedik’e rapor etmek gibi hususî bir misyona sahip oldukları kuvvetle muhtemeldir. Nitekim bunlar, İstanbul’a döndükten sonra hükümete sundukları müşterek şikâyet arzında, Kudüs Patriği Minas hakkında şu enteresan iddialara yer verdiler: “Bu zimmî kulları Ermeni râhiblerinden olup beş-altı nefer ruhbanlar bu sene âyinimiz üzere Kudüs-i Şerîf’de Mar Yakub nâm kiliseye varup Kudüs-i Şerîf Patriği Minas nâm râhib Frenk tarafına tâbiʻ olmağla bu kullarına ille Frenk altına girin diyü dürlü rencîde idüp ve kadîmî âyinimiz üzere Âl-i Osmânî Pâdişâhımıza duʻâ ider iken menʻ idüp ille Frenk Papaya duʻâ idin zîrâ Frenk Papa sebebiyle ben Kudüs-i Şerîf’e patrik oldum diyü her birimize ikişer yüz değnek urup küllî gadr ve hayf olmagla saʻâdetlü Sultânımdan mercûdur ki mezbûr Kudüs-i Şerîf Patriği olan Minas refʻ olınup bir müstahak kullarına ihsân olınup Ermeni fukarâları halâs olınmak bâbında recâ olunur60.”
Bu iddiaların gerçek olup olmadığı hususunda, Osmanlı Hükümeti tarafından bazı tahkikat yapıldıktan sonra, elde edilen bilgiler evrak üzerindeki telhiste şu şekilde ifade edilmiştir: “Kudüs-i Şerîf’de olan Ermeni Patriği’nden şikâyet eden altı nefer râhib istintak olındukda içlerinden üç nefer râhib biz Kudüs’de idik mesfûr râhibin ahvâli bu vech üzeredir diyü cevab virüp lâkin ikişer yüz değnek urdu didikleri hilâf-ı vâkiʻ zuhûr itmekle öbürlerinden dahi istifsar olındukda içlerinden Yeprem nâm râhib mesfûr patriği mukaddemâ eyü bilürdik lâkin bu üç nefer râhib şimdi Frenk âyinine tâbiʻdir dirler baʻzılarından dahi işitdim ammâ bu sene İstanbul’da sâkin olan Ermenilerden Kudüs-i Şerîf’de olan ziyâret-gâhlarımıza gidüp gelmiş iki yüz neferden ziyâde Ermeni vardır. İstanbul
Kāimmakāmı’na mesfûr patriğin ahvâlini anlardan teftîş ve tefahhus idüp hakikati üzere iʻlâm eylemek içün fermân-ı şerîf ile bir mübâşir taʻyîn olunur ise bende maʻan gidüp haber getürürüm diyü cevab itmeğin vech-i muharrer üzere emr-i şerîf tahrîr olunmak bâbında fermân…”. Telhis üzerine Padişah II. Mustafa’nın, “iktizâ iden emr-i şerîf tahrîr oluna” diye hatt-ı hümâyunu sâdır olmuştur. Bu belge 1702 yılı Temmuz sonu veya Ağustos başına ait olmalıdır ki, Avedik’in Kudüs Patrikliği’ni uhdesine dâhil ettiği tarihe tesadüf etmektedir. Kudüs’teki Ermeni ruhban ve cemaatinin önemli sıkıntılarından birisi de, kilise ve manastırlara ait vakıfların işletilmesi ve yardım paralarının kullanılmasında karşılaşılan suiistimallerdi. Şüphesiz bu yeni bir mesele değildi; yıllardan beri hacmi genişleyerek süregelmişti. Bu nevi “akçeli işlere” müdahaleye Osmanlı devlet adamları umumiyetle istekli değillerdi. Zira anlaşmazlığın, cemaatin kendi iç mekanizmalarında veya mahallî mahkemelerde halledilmesi taraftarıydılar. Kudüs’teki mahkemede neticelenmediği için Divan-ı hümâyun’a taşınan davalar da az değildi. Mesela 1688’de Mar Yakub Manastırı râhib ve keşişlerinden bir grup, Kudüs Kadısı Abdullah Efendi vasıtasıyla İstanbul’a bu neviden bir şikâyet arzı göndermişlerdi. İddialarına göre, Patrik Hovhannes’in zamanında 1684’te, onun vekili olup İstanbul’da Vezir Hanı’nda ikamet eden Safevi Devleti
tebaasından Hasav adlı Ermeni, manastırın vakıf gelirlerini ve topladığı yardım paralarını kendi şahsî hevesine harcamak suretiyle, kilisenin zarara uğramasına ve borca girmesine sebep olmuştu62. Kudüs kiliselerini borç batağına sürükleyen elbette sadece bu kişi değildi. Patriklik beratının elde edilmesi sırasında ağır yükümlülükler altına girilmesi ayrı bir meseleydi. Böylece sürekli büyüyen borç sorunu, diğer başka sebeplerin yanı sıra, Patrik Avedik’in, Kudüs’ü İstanbul’a bağlama projesinin icraya konulmasında bir bahane oluşturdu. Hatta birleşmenin gerçekleşmesinden sonra, bu defa da muhtemel rakiplerinden olan sâbık Kudüs Patriği Minas ve Mar Yakub Manastırı’nın borca batmasından mesul tuttuğu ruhbanı yıpratmak için, bu meseleyi kullanmaktan geri durmadı. Nitekim Ağustos 1702 tarihli bir arzuhâlde, Minas ve ondan önce görev icra eden ve kiliseyi zarara uğratan her kim varsa, borçlarının tahsil edilmesini istemiş; bunun üzerine maliye kaleminden mahallî yetkililere emir yazılmasına karar verilmişti. Hemen netice alamadığından, işin peşini bir süre daha devam ettirmiştir. Ekim 1702’de Divan-ı hümâyun’a sunduğu belgede, Mar Yakub Manastırı’nda görev yapan eski râhiblerin, kilise nâmına borç olarak aldıkları paranın bir kısmını kendileri için harcadığını; borç karşılığı verilmiş olan temessüklerin ise faizcilerin eline düştüğünü söyledikten sonra hükümetten; “sâbıkā olan patrikler kendü umûrlarına alup harc u sarf eyledikleri akçayı kendülerden taleb olınup ve manastır-ı mezbûr malından her kim bir akça alup kendü umûrına harc u sarf eylemişler ise kendülerden taleb” edilmesini istemişti64. Başka bir arzuhâlde ise, Kudüs Patrikliği’ni
de uhdesine aldığı için, kendisine verilen izinle bizzat Kudüs’e kadar gidip, önceki patrikler Hovhannes, Kalust ve Minas’ın manastırlar nâmına yaptıkları borçları ödediğini; kendi heveslerine harcadıklarını ise şer’î merciler tarafından tespit ettirdiğini; bu hususta Şeyhülislâm tarafından verilen bir fetvanın da elinde olduğunu söyleyerek, tahsilat meselesine dair talebini tekrarlamıştı.

Kudüs’le alakalı diğer bir mesele, yardım toplama faaliyetleri sırasında karşılaşılan sıkıntılardı. Kudüs’teki fakir Ermeniler nâmına, İstanbul ve Rumeli’de Ermeni kilisesi olan yerlerden yardım toplanmasına izin verilmişti.
Bu faaliyet için Kudüs Patriği tarafından karabaşlar görevlendirilirdi. Çalışmalara ruhbandan bazı kişilerin karşı çıkması, bu vesileyle izin ve ruhsatsız şekilde para toplayıp kendi şahısları için harcamaları veya izinli kişilerin topladıkları yardımları Kudüs’e göndermede suiistimaller yapmaları sıkça görülen sıkıntılar dandı. Kudüs Ermeni Patriği Minas, Haziran 1702’de sunduğu arzuhâlde İstanbul, Edirne ve diğer başka yerlerdeki bazı Ermeni ruhbanın, bu nevi faaliyetlere kanunsuz müdahalelerine mâni olunmasını talep etmişti. Bu hususta Piskoposluk Kalemi tarafında çıkarılan derkenarda; “Kudüs-i Şerîf Ermeniyânı fukarâları içün Memâlik-i Mahrûsede vâki‘ Ermeni kiliselerinden âyinleri üzere Ermeni tâifesinin viregeldikleri tasadduk cem‘i içün Kudüs-i Şerîf Patriği’nin kendü kâğıdı ile irsâl eylediği vekili ruhbanlar kiliselerden cem‘ idüp Kudüs-i Şerîf patriklerinin mektûbı olmadıkça âyinlerine muhâlif âhardan sâir Ermeni râhibleri fuzûlî tasadduk cemʻe gezmeyeler diyü verilen berâtlarında” açık şekilde yazılı olduğu belirtilmişti66. Bazı köylerdeki sivil ve asker kesiminin, Kudüs için tasadduk akçesi toplanmasına karşı çıktıklarına dair yakınmalar sonraki yıllarda da sürmüştür. Buna karşılık hükümetin tavrı genellikle, kendilerine verilen berata uygun olarak “hilâf-ı şer‘-i şerîf rencîde” olunmamalarını tembih sadedinde emir yazılmasından öte geçmiyordu67. Avedik’in Kudüs planının ilk safhasının, kendi koltuğuyla birlikte çökmesinden sonra, yeniden Kudüs Patriği olan Minas, Anadolu’dan yardım toplama çalışmalarına ağırlık vermişti. Bu işleri kendi nâmına organize etmek üzere Karabaş Eğinli Sahak’ı vekil tayin etmiş; onun geçeceği yollar ve uğrayacağı kasaba ve köylerde rencide edilmemesi hususunda Divan-ı hümâyun’dan gerekli emirleri çıkartmıştı.

İşte genel manada Kudüs’ün aleyhine olan tüm bu hadiseler, planını icra için Avedik’in elini güçlendirmişti. Temmuz 1702’de hükümete başvurarak, mazide Kudüs’te vazife yapmış olanlar ve hâlen bu görevi sürdüren Patrik Minas’ın, kiliseleri ne miktar borca uğrattıklarının hesabının çıkarılmasını; ayrıca Minas’ın elinde bulunan gümüş ok ve diğer kıymetli eşyalara, göndereceği vekili vasıtasıyla el konulmasını talep etti. Patrik Avedik’in söz konusu bu arzuhâli şeklî bakımdan incelendiğinde, 24 Temmuz itibariyle Kudüs Patrikliği’nin hâlâ Minas üzerinde olduğu görülür69; fakat bunun hemen akabinde sunulan 12 Ağustos 1702 tarihli arzuhâlde Avedik’in unvanı, “Patrik-i Ermeniyân-ı İstanbul [ve] hâlâ
Kudüs-i Şerîf” biçiminde yazılmıştır70. Şu halde Avedik, İstanbul’a ilave olarak Kudüs Patrikliği beratını Temmuz 1702 sonu itibariyle almış olmalıdır. Zaten takip eden arzlarından birinde, “bu kulları İstanbul ve Kudüs-i Şerîf’de vâki‘ Ermeni tâifesi patriği olup”71, bir diğerinde ise “bu râhib kulları hâlâ berat-ı şerîf-i âlîşân ile Kudüs-i Şerîf Ermeni Patriği olup”72 şeklindeki ifadeler, Kudüs Patrikliği’ni artık üzerine almış olduğu gerçeğini teyit etmektedir. Pamukciyan’ın anlatımına göre de Avedik, İstanbul Patrikliği beratını Edirne’de alınca Amasyalı Hovhannes Vartabed’i vekili olarak İstanbul’a göndermiş; Temmuz 1702 tarihinde Kudüs Patrikliği’ni de üzerine almasından sonra, sâbık patrik Minas hakkındaki bazı suç isnadını tahkik etmek üzere Garabed adlı bir kişiyi nâzır sıfatıyla Kudüs’e yollamış; aynı tarihlerde kendisi de İstanbul’a müteveccihen hareket etmiş, Bakırköy’de muazzam bir Ermeni kalabalık tarafından karşılanmıştır73. Minas’ın görevden alınması hakkında Sanjian, onun zimmetine para geçirmekle suçlandığını, daha da önemlisi Katolik yanlısı ve sempatizanı olduğundan vazifesine son verildiğini; fakat daha sonra her iki suçlamanın da yanlışlığının ispat edildiğini yazar74. Böylece, “büyük misyonların adamı” Avedik, 1702 senesi yaz ayları itibariyle en azından kâğıt üzerinde hedefine ulaşmış görünüyordu. Ne var ki hakikatte, onu bekleyen çetin zorluklar vardı. Daha Edirne’den İstanbul’a döndüğü sırada, aralarında Sahabayar Eremya gibi bazı nüfuzlu Ermenilerin de bulunduğu bir grup, onu devirmek istemişlerse de, Şeyhülislâm Feyzullah Efendi’nin himayesi sayesinde muvaffak olamamışlardı. Birkaç ay sonra Edirne’ye döndüğünde, burada da kendisine muhalif bazı Ermeni papazların çıkardıkları nâhoş hadiseler meydana gelmişti. Bunun üzerine Patrik Avedik, Sadrazam Daltaban Mustafa Paşa’ya müracaat ettiyse de yüz bulmadığı gibi, Paşa onun hapsini emretmişti. Hâmisi Feyzullah Efendi bir defa daha müdahil olarak onu kurtarmış ve muhalifleri küreğe mahkûm ettirmişti. Bu sırada İstanbul’daki Ermeniler arasında bazı ihtilaflar çıktığı için, Sultan II. Mustafa’nın emriyle İstanbul’a dönmek zorunda kaldıysa da, burada fazla durmamış ve tekrar Edirne’ye avdet etmişti75. Ona karşı bu kadar sert bir muhalefetin oluşmasında, Katoliklik faaliyetlerine müsamahasız tavrının önemli yeri vardı. Tam da Kudüs’ü üzerine aldığı günlerde Divan-ı hümâyun’a sunduğu bir arzuhâlde, Halep ve Sis taraflarındaki Latinlik faaliyetlerini gündeme getirmiş; hedefine aldığı sâbık ruhbandan Krikor’u, “Frengistana varup Papa’ya tâbi‘ olup” Ermeni taifesine, “Frenk âyinine dönün ve bana tâbi‘ olun ve nasîhatimi kabul idün” demek suretiyle, cemaat üzerinde baskı kurmak la itham etmiş; iddiasını da Ermeni cemaatinin, Halep Kadısı huzuruna gelerek durumdan şikâyetçi olmalarına dayandırmıştı76. Tüm bu hadiseler açık biçimde göstermişti ki, Patrik Avedik’in ikbali tamamıyla hâmisi Feyzullah Efendi’nin kaderine bağlanmıştı; belki de aslında bu durum, daha Erzurum günlerinden beri yıllardır hep böyle süregelmişti. Nihayet Ağustos 1703’te patlak veren Edirne
Vak’ası, bu yol arkadaşlığını sonsuza dek nihayete erdirecekti.
Osmanlı Arşivi’ndeki Piskoposluk Kalemi dosyalarındaki belgelere bakılırsa, Patrik Avedik’in hükümete sunduğu arzuhâllerin sayısının tedrici şekilde azaldığı görülür. Şahsına karşı dozu gittikçe artan muhalefet ve konjonktürün bariz şekilde değişmesi, başlardaki hızını yavaşlatmış olmalıdır. Onun ilk görev dönemine ait görülen son arzuhâl 11 Mayıs 1703 tarihlidir77. Azlinin gerçekleştiği Eylül 1703’e kadarki sürede, nelerle meşgul olduğu hususunda kaynaklar sessizdir. Avedik’in görevden azli hadisesi, Edirne’de Sultan II. Mustafa’yı tahttan indiren ve Şeyhülislâm Feyzullah Efendi’nin idamına sebep olan meşhur Edirne Vak’ası sırasında meydana gelmiştir. Nitekim Avedik’in, üç yıl sonra tekrar göreve iade edildikten sonra sunduğu bir arzuhâldeki şu ifadeleri dikkat çekicidir: “Edirne’ye giden asker maʻrekesinde bu kullarını nefy itdirdiklerinde…78.” Bu ifadelerden açık şekilde anlaşıldığına göre onun görevden azli, Osmanlı askerinin Edirne’ye varışından sonra gerçekleşmiştir. Edirne’deki hadiseleri nakleden muasır Osmanlı kanyaklarının hiçbirinde, Patrik Avedik’in Şeyhülislâm Feyzullah Efendi ile olan irtibatına ve görevden azline dair herhangi bir malumata rastlanmaz; fakat Silâhdar’ın eserinde, Feyzullah Efendi’nin, türlü işkencelerin ardından başı vurulmak suretiyle katlinden sonra, aynı kötü muameleyi cesedine de icra edenler arasında 300 kadar kefere ve önlerinde papazlarının olduğunun yazılması manidardır79. Edirne’de bu dramatik hadiseler vuku bulurken Avedik, kendi durumunun da kritik hale geldiğini anlamış olmalı ki, Pamukciyan’ın yazdığına göre İstanbul’dan kaçmak üzere Üsküdar’a geçtiği sırada yakalanmış ve Yedikule
Zindanı’na atılmıştır80. Yerine İstanbul Ermeni Patrikliği makamına, Eylül 1703 tarihinde hasımlarından Râhib Amasyalı Kalust atandı81. Aynı zamanda İstanbul ve Kudüs’ün idareleri birbirinden ayrılarak, onun diğer rakibi Minas’a ise yeniden Kudüs Patrikliği verildi82.
Devrik patrik Avedik, Yedikule’de fazla tutulmadı. 760 akçe pişkeşi olan Erzincan marhasalığına tayin edilmek suretiyle İstanbul’dan uzaklaştırılmış, kendi ifadesine göre sürgün edilmiştir. Ne var ki çok geçmeden, buradaki faaliyetleri cemaatin şikâyetine sebep olduğundan bu vazifede de kalamamıştır. Patrik Kalust’un bir arzında, halkı taciz eden “yaramaz ve şakī” bir kimse olmakla itham edilen Avedik’in, marhasalık vazifesine son verilerek sürgün edilmesi, yerine Râhib Sahak’ın tayini istenmiş ve 17 Ekim 1703 tarihinde bu talep muvafık bulunmuştur83. Pamukciyan, Avedik’in Avrat Adası’na sürgün edilmesi hadisesinin, Fransız Elçisi Fériol’un teklifiyle Yedikule’den çıkarılmasından hemen sonra gerçekleştiğini yazarsa da84, bunun Erzincan marhasalığı macerasından sonra meydana geldiği açıktır. Patrik Avedik’in görev süresince uğraşmak zorunda kaldığı asıl meselelerden birisi de Halep, Sis ve Adana taraflarındaki Ermeni kiliseleri ve cemaatin idaresiyle alakalıydı. Kilise hiyerarşisine göre aslında buraların, Kilikya Katogigosluğu’nun idaresi altında bulunması gerekiyordu. Fakat fiilî uygulamada söz konusu bölgenin, İstanbul Patriği’nin teklifiyle atanan bir marhasa tarafından
yönetildiği; diğer taraftan coğrafî yakınlık münasebetiyle, Kudüs patriklerinin de buralar üzerinde nüfuz sahibi olmak istedikleri görülür. Nitekim Avedik’in görev süresince ve sonrasında bu neviden çekişmeler hiç eksik olmamıştır. Onu, özellikle bölgedeki yoğun Katoliklik faaliyetleri çok rahatsız etmiş; bu sebeple daha göreve geldiği ilk aylarda, buradaki ruhbandan Krikor’u hedefine almıştı85. Râhib Krikor’un ise Sis Marhasası Râhib Matteos’la başı dertteydi. 1704’te Matteos hükümete sunduğu bir arzuhâlde, Krikor’un bazı nâhoş faaliyetlerini gündeme getirdi. İddiasına göre 8-10 seneden beri Sis, Adana, Payas, Antakya ve Halep Ermenilerinin üzerine marhasa olup; Sis ve Adana taraflarından marhasalık vergisini tahsil etmek için gittiğinde, “marhasa firar etti” diye buna karşı çıktıklarını; ayrıca sâbık marhasa Krikor’un, “ben de marhasa oldum ve hatt-ı hümâyunum vardır” diyerek görevini yapmaya mâni olduğunu iddia etmişti86. Bu arada Râhib Matteos’la İstanbul Ermeni Patriği Avedik arasındaki ihtilaflar da eksik olmuyordu ki, tafsilatı ileriki sayfalarda verilecektir. İstanbul Ermeni Patrikhanesi’ndeki idarî istikrarsızlık, Avedik’in yaklaşık bir buçuk senelik sürgün zamanında artarak devam etmişti. Onun yerine tayin edilen Patrik Kalust, henüz bir yılını bile dolduramadan azledilerek, koltuğunu 8 Mayıs 1704 tarihinde Balatlı Nerses’e bırakmıştı87. Patrik Nerses ise, ancak dört ay görevde kalmasına rağmen maktu vergi ve pişkeş ödemesini düzgün şekilde yaptığı gibi88; bu döneme ait ruhban tayini hakkındaki birkaç belge hâricinde89, kayıtlara menfi herhangi bir şey geçmemişti. Buna rağmen Avedik’i bir kez daha İstanbul’da görmek isteyenler, 1703 senesi darbesinin tozu-dumanı ortalıktan kalkınca, onu tekrar göreve tayin ettirmek için harekete geçmişlerdi. Avedik’in adeta küllerinden doğarcasına yeniden sahne alışının, nasıl meydana geldiği hususunda
Osmanlı resmî belgelerine akseden herhangi bir malumat yoktur. Bununla birlikte Pamukciyan, Eylül 1704 tarihinde Kalaylı Ahmed Paşa’nın sadrazamlık makamına geçmesinin, sâbık patriği sürgünden kurtarmak için Avedik taraftarlarını cesaretlendirdiğini; nitekim onların teşebbüsüyle affedilen Avedik’in önce Halep’e gittiğini; eski manastırına çekilmek üzere Erzincan’a hareket etmek niyetindeyken, buraya henüz ulaşamadan İstanbul’a dönmesi emrini aldığını yazar90. Böylece İstanbul’daki taraftarlarının çabaları sayesinde Avedik, Aralık 1704 tarihi itibariyle ikinci defa olarak İstanbul Ermeni Patrikliği makamına oturmuştur.

Dönemin belgeleri incelendiğinde Patrik Avedik’in, yaşadıkları acı hadiselerin tesiriyle olsa gerek, bu defa muhaliflerine karşı daha itidalli hareket ettiği anlaşılır. Diğer yandan, Kudüs’ü İstanbul’a bağlama emelinden vazgeçmemiş olduğuna işaret eden belgelerin varlığı da hemen dikkati çeker. Zaten tam da bu tarihlerde Kudüs Ermeni Patriği Minas’ın ölümü, ona beklediği fırsatı doğurmuştu.
Nitekim Divan-ı hümâyun’a sunduğu bir arzuhâlde, Kudüs hakkındaki talebini şu sözlerle ifade etmişti: “Bu kulları hâlâ İstanbul Ermeni Patriği olup, ihsân olunan fermânda Kudüs-i Şerîf Patrikliği dahi maʻan ihsân olunmuş idi. Hâlâ mukaddem refʻ olunan Kudüs-i Şerîf Patriği olan Minas nâm râhib mürd olup defterde yeri mürd olmadıkça âhara verilmeye şartı olmağla mahallinden derkenâr olınup mürd olan Minas râhibin mahlûlünden müceddeden fermân-ı âlîşân ihsân olunmak bâbında saadetlü Sultânım hazretlerinindir.” Bu talep uygun görülerek 11.900 akçe pişkeşi ödemesi şartıyla, 2 Mart 1705 tarihinde İstanbul’a ilave olarak Kudüs Ermeni Patrikliği makamı da Avedik’e verildi91. Ne var ki teşebbüsün, Avedik’in şahsî tatmini bir yana bırakılırsa, neredeyse hiçbir mantıkî plana dayanmadığı; bilakis onun dramatik sonunu hazırlayan en belirleyici hadise olduğu acı biçimde anlaşılacaktı. Zaten Avedik, daha ilk patriklik döneminden itibaren dikkatini büyük ölçüde Ermeni cemaati arasındaki yozlaşma ve özellikle de Katolik propagandasıyla mücadele gibi “ulvî meselelere” teksif etmişken, bu ikinci görev süresi boyunca neredeyse tüm mesaisini, vergi tahsili ve hazineye teslimi gibi “akçeli işlere” harcamak zorunda kalacaktı. Nitekim Piskoposluk Mukataası Kalemi’nden çıkarılan bir hesap icmalinde, Avedik’e patriklik beratı verildiği halde, gerek âdet-i pişkeş ve gerekse maktu biçimde ödemek zorunda olduğu vergiden “bir akçe ve bir habbe” ödeme yapmadığı ifade edilmişti92. Bunun üzerine hükümet tarafından sıkıştırıldığı muhtemel olan Avedik, tahsilat için Anadolu’ya adamlarını gönderdiğinde başka sorunlarla da karşılaşmıştı. Hükümete sunduğu Haziran 1705 tarihli kâğıtta Amasya, Merzifon ve Korgun taraflarındaki vergi tahsildarlarının, kanunî hadden fazla vergi talep etmelerinin, cemaat arasında neden olduğu huzursuzluğu gündeme getirmişti93. 1705’te Patrik Avedik’in başını ağrıtan bir başka akçeli iş de, yıllar önce 1691 senesinde, dönemin mâruf devlet adamlarından Köprülü-zâde Mustafa Paşa’nın tercihiyle görev yapmış olan Patrik Şahin’den, hazineye borç olarak kalan 140.000 akçenin ödenmesi meselesiydi94. Patrik Avedik bu hususta Divan-ı hümâyun’a sunduğu arzda, görev süresi müddetince yükümlü olduğu ödemeleri düzgün şekilde yaptığını; hatta Edirne Vak’ası’ndan sonra görevine son verilip sürgün edildiğinde, 15 kese akçelik mal ve eşyasına el konularak satıldığını iddia etmişti. Ayrıca Şahin’in borcuyla kendisinin hiçbir şekilde alakasının olmadığını söyledikten sonra, “eger bin yüz on sekiz senesinin malını bu kullarından taleb buyurursanız malım ve başım Pâdişâh-ı âlem-penah hazretlerinindir vereyim ve illâ selef patrik borcunu bu kulları nice edâ ideyim bu kullarına külliyet ile zulümdür” diyerek, haline merhamet gösterilmesini istemişti. Nitekim maliye tarafından yapılan tahkikatta, söz konusu borçla onun bir alakasının olmadığı anlaşıldığından, 7 Kasım 1705 tarihinde talebine münasip cevap verilmişti95. Uzun süredir baş ağrıtan Kudüs kiliselerinin borcu meselesi, Patrik Avedik’in ilgilenmesi gereken bir diğer akçeli mesele olarak duruyordu. Bu sebeple Kudüs Patrikliği’ni üzerine almasından sonra bir arzuhâl sunarak bazı taleplerde bulundu. İddiasına göre daha önce patrik olanlar, “Kudüs-i Şerîf’de bir Yakubî manastırımız taʻmîre muhtâcdır ve masârıf-ı kesîresi vardır” diyerek,
bu bahaneyle 315 kese akçe96 borç para toplamışlar, mukabilinde kilise vakfının kırmızı mührü ile mühürledikleri borç senetleri vermişler. Oysa yaptırdığı tahkikatta söz konusu yıllarda kilisenin gelirlerinin masraflarını karşıladığı, şu halde söz konusu parayı kendi hevâ ve heveslerine sarf ettikleri anlaşılmıştır. Netice olarak güvenilir bir mübaşir gönderilerek, hiç olmazsa bundan sonra kilise gelirlerinin masraflar haricinde arta kalan kısmının, eski alacaklılara ödenmeyerek tarafına gönderilmesini talep etmişti97. Ayrıca daha önceki Kudüs patriklerinden olan ve hâlâ Tokat marhasalığı görevinde bulunan Rahib Kalust’u, söz konusu borç bahanesiyle sıkıştırmış; buna karşılık Kalust, hükümete sunduğu arzuhâlde, kendisinin bir akçe bile borç tahsilatı yapmadığını iddia etmişti98. Borç krizinin yanı sıra Kudüs Mar Yakub Manastırı fukarası için Anadolu ve Rumeli’den sadaka toplanmasındaki suiistimaller de eksik olmuyordu. Bu iş için Patrik tarafından mühürlü ve imzalı mektupla bir vekil görevlendirilmesi zorunlu iken, buna riayet edilmeyerek yetkisiz kişilerin bu bahaneyle tahsilat yaptıkları, sonra da topladıkları paraları yerlerine göndermedikleri ifade edilmişti. Patrik Avedik, bu nevi yolsuzlukların önüne geçilmesi gayesiyle, 29 Kasım 1705 tarihinde kadı ve nâiblere hitaben umumî bir emir çıkartmıştı99. İstanbul Ermeni Patriği’nin, Kudüs’te bir vekili ve nâzırı bulunurdu. Nitekim Kudüs Patriği Matteos’un bir arzuhâlinde yazdıklarına bakılırsa Patrik Avedik, Kudüs Patrikliği’ni İstanbul’a bağlayınca, tarafından Apraham, kardeşi Bedros, Saanel ve Istepannos adlı kişileri, gelen ziyaretçilerden sadaka toplamak ve kiliseye ait vakıf ve diğer patriklik gelirlerini tahsil etmek üzere vekil ve nâzır olarak Kudüs’te görevlendirmişti. Daha sonra Avedik’in vazifesine son verilip de kendisi Kudüs Ermeni Patriği olunca, kilise gelirleri zaten masrafa kifayet etmez iken, adı geçen kişilerin paraları toplayıp İstanbul’a göndermelerinden şikâyetçi olmuştu. Sonra da yirmi-otuz seneden beri Kudüs Kilisesi’nde vekillik yapan ve “Papa mesâbesi”nde bir kişi olan İstanbulî Maldovi ve hizmetçisi Hovhannes’i sürgün ve hapsettirmek suretiyle zulüm yaptıklarını söyleyip, uzun zamandır vekil olan Baba Matteos’un yeniden vekil tayin edilmesini istemişti. Bunun üzerine Hükümet tarafından, davalarının Kudüs’teki mahkemede görülmesi için 14 Mart 1706 tarihinde emir çıkmıştı100.
İstanbul ile Kudüs arasında nüfuz sağlama mücadelesine sahne olan Sis marhasalığı üzerindeki rekabet, Patrik Avedik’in ikinci görev döneminde kızışarak devam etmişti. Avedik hükümete bir arz sunarak Matteos’u azlettirip, yerine 17 Ağustos 1705 tarihinde Hovhannes’i atamıştı. Bu tarihlerde söz konusu marhasalığın tam adı “Sis ve Adana ve Tevâbii Ermeniyânı Marhasalığı” olup, vazifeye tayin beratı 6.000 akçe pişkeş mukabilinde veriliyordu101.
Son değişiklikten bir müddet sonra Matteos, bir arzuhâlde, maruz kaldığı mağduriyeti şu kelimelerle ifade eder: “Bu râhib kulları bi’l-cümle Ermeni râhiblerinin ihtiyarları ve uluları olup ve İstanbul Patrikliği’nden ferâgat ve Sis Marhasalığı’na kanâʻat itmişiken İstanbul Patriği olan Avedik nâm râhib-i mensuh havfından ve iltizâmında değil iken bu râhib kullarını azl ve nefy idüp küllî gadr olunmakla merhametlü Sultânımdan mercûdur ki yine kadîmî marhasalığım tevcîh ve âdet-i pişkeşi teslîm-i hazîne ve yedime berât-ı âlîşân diyü râhib kulları dahi itlâk olunmak bâbında…”. Nitekim talebi uygun bulunarak 12 Ocak 1706 tarihinde görev kendisine yeniden tevcih edilmiştir102. Matteos bu göreve tayin edildiği vakitte, aynı zamanda Kudüs Patrikliği vazifesini de deruhte ettiği anlaşılmaktadır. Bu sırada Divan’a sunduğu bir arzuhâlde, aralarındaki ihtilaflar daha önce de birkaç defa yazışmalara konu olan Ermeni ruhbandan Krikor ve Hovhannes hakkında bazı iddialar öne sürmüştür. İfadesine göre bu iki râhib, bunun Sis ve Adana tarafında görev yapmasına haksız ve kanunsuz şekilde müdahale ve muhalefet etmişlerdi.
Neticede bu nevi müdahalenin men’i için 18 Mayıs 1706 tarihinde Adana valisi ve kadısına emir yazılmasına karar verilmişti103. Ne var ki Patrik Matteos’un Sis’i de kendisine bağlamasına, ruhban arasından itiraz sesi yükselmişti. Cemaatin önde gelen ruhanîlerinden Bedros, hükümete şu dikkat çekici arzı sunmuştu: “Vilâyet-i Sis Marhasalığı başka marhasalık olup İstanbul’a patrik olanların iltizâmında olmayup kadîmden bu ana dek başka marhasa zabt idegelmişken hâlâ Kudüs-i Şerîf Patriği olan Matteos Râhib kendü üzerinde Kudüs-i Şerîf Patrikliği var iken Sis Marhasalığı dahi hâlîdir diyü alup tarafından bir zimmîye virüp reʻâyânın âyinleri icrâ olunmakla hazine defterlerinden mîrî pişkeşi kaç akçası derkenâr olınup mîrîsi hazineye teslîm eylemek üzere bu kullarına berat-ı şerîf sadaka ve ihsân buyurulmak bâbında emr ü ferman saadetlü Sultânımındır104.” Burada açık şekilde Sis’in, Kudüs’ten ayrı bir marhasalık olduğu iddia edilerek, Matteos’tan alınıp kendisine verilmesi talep edilmiştir. Bu evrak üzerindeki muamelelere bakılırsa, Bedros’un talebinin karşılandığına dair herhangi bir buyuruldu kaydının olmadığı görülür. Lakin Bedros daha sonra arzusuna ulaşmış, hatta Sis’in yanı sıra Adana ve Halep ile buralara bağlı Ermeni cemaatinin marhasalık beratını da almıştır. Ne var ki İstanbul Patriği ile ters düştüğünden, ayrıca görevini layıkıyla icra etmeyerek manastırların harabına sebep olduğundan Kasım 1711’de azledilerek, bu görev Râhib Hovhannes’e verilmiştir. Aradan çok geçmeden bu defa da Râhib Bedros, hükümete bir arzuhâl sunarak, görevden haksız şekilde alındığını ve mağdur olduğunu iddia ederek söz konusu marhasalığın malının, 250 kuruş arttırılmak suretiyle kendisine verilmesini teklif etmiş; bu istek de münasip görülerek 17 Kasım 1712 tarihi itibariyle tayin beratı tevdi edilmiştir105.

Kudüs ve Sis hâkimiyeti için verdiği mücadelenin, Patrik Avedik’i fazlasıyla yıprattığı açıktır. Zaten 1706 yılına girildiğinde İstanbul’daki hava artık neredeyse tamamen onun aleyhine dönmüştü. Ama yine de bu gibi sıkıntılara rağmen, hazineye ödemeleri düzgün biçimde yaptığından (140.000 akçe tutarındaki sipahlar ulûfesini gönderdiği kayıtlıdır), hicrî 1118 senesi için Anadolu ve Rumeli’de vergi tahsili için, mutad şekilde dört adet ferman yazılması talebine 12 Ocak 1706 tarihinde müspet cevap verilmişti106. Ne var ki bu fermanların Avedik’e verilmesi söz konusu olmayacaktı. Zira şahsına karşı şikâyetlerin yeniden artması, muhaliflerinin teşebbüsleri ve daha da önemlisi Fransa Elçisi Fériol’un, hükümet nezdinde yaptığı tahrik ve tezvirat dolayısıyla, Patrik Avedik’in görevi 14 Şubat 1706 tarihinde nihayete erdirilerek Bohça Adası’na sürüldü ve orada hapsedildi 107.

Bundan kısa süre sonra 28 Şubat 1706 tarihinde, yeni durumu özetler mahiyette beyaz üzerine şu buyuruldu sâdır oldu: “Ermeni Patriği Avedik zimmînin tâife-i mezbûreye cevr ve hîle ü hudʻası ve ihtilâli bâis olduğundan azlve kalʻa-bend olınup üzerinde olan İstanbul Patrikliği âhara verilmekle Kudüs-i Şerîf Patrikliği dahi Ermeni milletinin muhtarı Matteos zimmîye istikamet ve âyinleri icrâ şartıyla tevcîh olunmak buyuruldu108.” Görüleceği üzere Avedik’in makamdan azli kararına, Ermeni cemaatine eziyeti ve onları aldatması gerekçe gösterilmiş; Fransa elçisinin iddia edilen müdahalesine ise hiç değinilmemiştir.

Kudüs Patrikliği’nin ayrılması hususundaki ifadelerden ise, aslında Avedik’in sonunu getiren asıl meselenin Kudüs’e hâkim olmak için kopan fırtınadan kaynaklandığına şüphe yoktur.


Kaynaklar

BOA, D.PSK, 2/48 (7 Şevval 1113).
Sanjian, a.g.e., s. 110
BOA, D.PSK, 2/61 (22 Nisan 1702)
BOA, Ali Emiri, Mustafa II, nr. 15427
BOA, D.PSK, 1/100 (1 Aralık 1688).
BOA, D.PSK, 2/99 (12 Ağustos 1702).
BOA, D.PSK, 2/117 (21 Ekim 1702).
BOA, D.PSK, 2/126 (16 Mart 1703)
BOA, D.PSK, 2/83.
Patrik Avedik’in bu meyandaki bir arzuhali, üzerinde derkenar ve buyuruldu: BOA, D.PSK, 2/125 (7 Mart 1703).
BOA, D.PSK, 3/63 (28 Eylül 1704).
B OA, D.PSK, 2/90.
BOA, D.PSK, 2/99
71 BOA, D.PSK, 2/111 (18 Eylül 1702).
72 BOA, D.PSK, 2/117 (21 Ekim 1702).
73 Pamukciyan, a.g.e., s. 53-54.
74 Sanjian, a.g.e., s. 110.
75 Pamukciyan, a.g.e., s. 54.
76 Patrik Avedik’in arzuhâli ve üzerinde yazışmalar: BOA, D.PSK, 2/88 (22 Temmuz 1702).
77 BOA, D.PSK, 2/132.
78 BOA, İE.DH, nr. 1937.
79 Silâhdar Fındıklılı Mehmed Ağa’nın eserinde sözü edilen satırlar aynen şöyledir: “Çökerdip
boynun urdular ve ayaklarına birer ip bağlayup ve başını sakalından ayağına mülasık ipe asup,
cebren ve kahren üç yüz mikdâr kefere iplerin ucundan yapışup, papasları önlerince kandilitsaların
yakup yani ki, buhur nâmına râyiha-i kerîheyi günlük kokularıyla tebhîr iderek tahkîren lâşesin
bir buçuk saat mahalden sürüp yeniçeri ordusuna getürdüler.” (Mehmet Topal, Nusretnâme,
Tahlil ve Metin, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, İstanbul 2001,
s. 638). Bu hadiseden yaklaşık elli yıl önce Sultan IV. Mehmed devrinde 1655’teki At Meydanı
kalkışmasında, âsilerin katlini istedikleri saray ağalarının öldürülmesinden sonra, cesetlerine
yapılan muamele hakkında Târih-i Gılmanî’deki şu satırlar, bu nevi hadiselere gayrimüslim
cemaatin de iştirak etmesini göstermesi bakımından oldukça dikkat çekicidir: “Bu kez bir alay
Cebeci eşkıyâsı ve Ermeni keferesi kemâl-i adavetinden ayaklarına ip bağlayup At Meydanı’na
varınca avret yerleri uryân kaldurum üzerinde küt küt iderek At Meydanı’na getürüp bırakdılar.”
(Ertuğrul Oral, Mehmed Halife, Târih-i Gılmanî, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,
Doktora Tezi, İstanbul 2000, s. 46).
80 Pamukciyan, a.g.e., s. 54.
81 BOA, D.PSK, 2/150. İstanbul Ermeni Patriği Kalust’un Divanıhümâyun’a sunduğu arzuhâl:
BOA, D.PSK, 3/27. Patrik Kalust (Gaydzak), din adamı olmasının yanı sıra aynı zamanda şairdir.
Şiirlerini Lusaşaviğ (Işık Yolu, 1704) adlı kitapta toplamıştır. Bunların ekserisi bir mısra Türkçe
bir mısra Ermenice olarak yazılmıştır (Pamukciyan, a.g.e., s. 259-260).
82 BOA, D.PSK, 3/63.
83 BOA, D.PSK, 2/150.
84 Pamukciyan, a.g.e., s. 54.
85 BOA, D.PSK, 2/88.
86 BOA, D.PSK, 3/21 (23 Nisan 1704).
87 İstanbul Ermeni Patriği Nerses’in 100.000 akçe âdet-i pişkeşi ödediğine dair tezkere: BOA,
İE.ML, nr. 6419.
88 Patrikliğe ait ruznamçe kaydı ve derkenar: BOA, D.PSK, 3/88.
89 Kars ve Çıldır taraflarındaki Ermenilere, Şuragel nâhiyesindeki Hasvanik Manastırı Marhasası
Daniel’in yeniden ruhban tayin edilmesi talebi ve atama izni: BOA, D.PSK, 3/47 (23 Mayıs
1704). Diyarbakır Marhasalığına Karabet’in tayinine dair: BOA, D.PSK, 3/55 (22 Haziran 1704).
90 Pamukciyan, a.g.e., s. 54.
91 BOA, D.PSK, 3/77.
92 BOA, D.PSK, 3/88.
93 BOA, D.PSK, 3/90 (26 Haziran 1705).
94 Patrik Şahin, 1691’de kurumun buhranlı yıllarında bir sene kadar İstanbul Ermeni Patrikliği
makamında bulunmuştu. Aslında o göreve başladığında, kendinden önceki dört yılda vazife
yapış patriklere ait borcun toplam hacmi 521.222 akçeye kadar çıkmıştı (BOA, İE.ML, nr. 2985).
Şahin’in, görev süresince vergi tahsili hususunda işi sıkı tutmaya çalıştığına dair belgelere rastlansa
da (BOA, D.PSK, 1/111, 127), o da selefleri gibi hazineye borç bırakmaktan kurtulamamıştır.
95 Patrik Avedik’in arzı, derkenar kayıtları, telhis ve buyuruldu: BOA, İE.DH, nr. 1937.
96 Bu tarihlerde bir ölçü birimi olarak 1 kese’nin 50.000 akçe tutarındaki bir meblağa karşılık
geldiği düşünülürse, burada iddia edilen borcun hacminin 15.750.000 akçe gibi muazzam bir
miktara ulaştığı anlaşılır. Ölçü birimleri hakkında şu çalışmaya bakılabilir: Ünal Taşkın, Osmanlı
Devleti’nde Kullanılan Ölçü ve Tartı Birimleri, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,
Yüksek Lisan Tezi, Elazığ 2005, s. 157.
97 BOA, D.PSK, 3/106 (4 Kasım 1705).
98 Râhib Kalust’un arzuhali: BOA, D.PSK, 3/120 (21 Aralık 1705).
99 BOA, D.PSK, 3/113.
100 Kudüs Patriği Matteos’un bir arzuhâli: BOA, D.PSK, 3/133 (14 Mart 1706).
101 BOA, D.PSK, 3/121.
102 BOA, D.PSK, 3/121.
103 Sis Patriği Matteos’un arzı ve diğer yazışmalar: BOA, D.PSK, 3/157.
104 BOA, D.PSK, 3/158 (24 Mayıs 1706).
105 BOA, İE.DH, nr. 2842
106 Patrik I. Avedik’in bu huştaki arzuhâli: BOA, D.PSK, 3/123 (12 Ocak 1706). Onun görevden
azlinde, pişkeş ve maktu ödemelerinde gevşekliği olmadığını, aksine ödemesini düzgün yaptığını
gösteren diğer başka kayıtlar da vardır (BOA, D.PSK, 3/160).
107 Pamukciyan, a.g.e., s. 54.
108 BOA, D.PSK, 3/132
ENSAR KÖSE
_________________
Tzourou Ira
Athens
Constantinople


Revenir en haut
IRA
Modérateur
Modérateur

Hors ligne

Inscrit le: 03 Nov 2013
Messages: 820
Point(s): 2 264
Moyenne de points: 2,76

MessagePosté le: Dim 4 Mar 2018 - 13:11
MessageSujet du message: Tokat–Bastille arası, Ermeni Patrik Avedik Yevtokatsi ve Demir Maske
Répondre en citant

"Sâbık Patrik" Avedik’in görevden azlinden sonraki hayatını Pamukciyan’ın eserinden özetleyelim.

Sürgünde olan Avedik, bir müddet sonra Kudüs’e gitmek üzere İstanbul’a bir arzuhâl sundu. Düşmanlarının muhalefetine rağmen Sadrazam Çorlulu Ali Paşa sayesinde bu arzusu
kabul edildi. Bu durumdan rahatsız olan Fransa Elçisi Fériol, onu kaçırmak için bir plan yaptı. Kudüs’e müteveccihen Avedik’in bindiği gemi Sakız Adası’na vardığında, buradaki Fransız Konsolos Muavini Bonald’ın vasıtasıyla, Tarillon adlı bir Cizvit papazı oraya gönderdi. 7 Nisan 1706 tarihinde serbest bırakılan Avedik, bir divan çavuşunun refakatinde vardığı Sakız’da, dört gün gemi beklemek zorunda kalmıştı. Yaptıkları plan gereğince Bonald, Avedik ve çavuşu Avrupa’ya giden bir Fransız gemisine bindirmiş; Değirmenlik Adası’na vardıklarında ise rüşvetle elde ettiği çavuş gemiyi terk etmişti.

Gemide yalnız kalan Avedik’in üzerindeki paraları ve mücevheratı, gemi kaptanı tarafından müsadere edilmişti.
Mayıs 1706 başlarında Messina’ya varıp burada hapsedilmesinden ancak beş ay sonra, Avedik’in kaçırıldığı haberi İstanbul’a ulaşmıştı. Bu durum Ermeni cemaati kadar hükümet nezdinde de infiale sebep olmuştu. Sadrazam Çorlulu Ali Paşa, şiddetli baskılarla Fériol’dan Avedik’in iadesini talep ettiyse de, olup bitenleri külliyen inkâr eden sefir, hadiselerin korsanlık faaliyeti olduğunu söylemiş; fakat divan çavuşu sorgusunda hakikati ifşâ etmişti. Bu arada Eylül 1706’da Marsilya’ya götürülerek Tersane Zindanı’na atılan Avedik’in, ayaklarına pranga vurulmuş, saçı ve sakalı kesilmiş, elbiseleri ve kitapları elinden alınmıştı.

Fériol, burada da işin peşini bırakmamış; gönderdiği gizli bir emirle onu, bu sıralarda din ve siyaset adamlarının tutulduğu Normandiya eyaletindeki Mont Saint-Michel Manastırı’na naklettirmişti. Burada bir katile dahi reva görülmeyen işkencelere ve hakaretlere maruz kalmıştı. Bu manastır sahile yakın yerde bulunduğundan, güvenlik endişesiyle Avedik, 8 Ocak 1710 tarihinde Paris’e sevk edilmiş ve meşhur Bastille Zindanı’na atılmıştı. Haziran 1710’dan itibaren kitaplarla meşgul olmasına müsaade edilmişti. Bu arada hapishaneden kurtulmak gayesiyle 22 Eylül 1710 tarihinde, Paris Başpiskoposu huzurunda Katolik Kilisesi’ne girmeyi kabul etmek mecburiyetinde kalmıştı. Takriben altı senelik işkencelerle dolu hapishane hayatı neticesinde bitap kaldığı ve sıhhatini kaybettiği için, 11 Temmuz 1711 tarihinde ölmüş, Saint Suplice Kilisesi’ne defnolunmuştu. Bir rivayete göre mezar taşı 1793 İhtilali sırasında kaybolmuştu.
===============================

Patrik Avedik e ait hiç bir kaynak da resmine rastlanmaz yegane temsili eskizi 1874’te İstanbul’da Masis gazetesinde yayımlanmıştır :


_________________
Tzourou Ira
Athens
Constantinople


Revenir en haut
mafilou
Administrateur
Administrateur

Hors ligne

Inscrit le: 04 Sep 2006
Messages: 13 533
Point(s): 41 319
Moyenne de points: 3,05

MessagePosté le: Dim 4 Mar 2018 - 15:29
MessageSujet du message: Tokat–Bastille arası, Ermeni Patrik Avedik Yevtokatsi ve Demir Maske
Répondre en citant


_________________
Emeğe saygılı olun, alıntılarınızda link gösterin ...


Revenir en haut
IRA
Modérateur
Modérateur

Hors ligne

Inscrit le: 03 Nov 2013
Messages: 820
Point(s): 2 264
Moyenne de points: 2,76

MessagePosté le: Dim 4 Mar 2018 - 17:14
MessageSujet du message: Tokat–Bastille arası, Ermeni Patrik Avedik Yevtokatsi ve Demir Maske
Répondre en citant

THE CATHOLIC WORLD. A
MONTHLY MAGAZINE
OF
General Literature and Science.

VOL. XI.
APRIL, 1870, TO SEPTEMBER, 1870.

NEW YORK:
THE CATHOLIC PUBLICATION HOUSE,
9 Warren Street.
1870.

S. W. GREEN,
Printer,
16 and 18 Jacob St., N. Y.


THE IRON MASK.
Through an oversight, the article on the Iron Mask in our March number, which had been lying on hand several months, was sent to the printer without its necessary complement, which we now publish.

In January, 1869, it was announced in the Moniteur Universel that M. Marius Topin, a young author who had already distinguished himself by a work of remarkable historical research, had succeeded, by dint of laborious examination and the intelligent study of a mass of old official documents, in unearthing the secret of that sphinx of history—the Man with the Iron Mask.

M. Topin did not at once make known the result of what he claimed to be his entirely triumphant solution of the enigma, and publish his work in book form. He doubtless reflected that, as the world had waited in patient expectation more than a hundred and fifty years for the revelation of the mystery, it might readily summon up sufficient resignation to wait a few months longer. He accordingly announced that the successive chapters of his work would appear from time to time in Le Correspondant, a highly respectable Paris semi-monthly. The first number of his series was published on the 25th of February, 1869, and the last, making seven in all, on the 11th of November. We have received, as they appeared, all the numbers of the Correspondant, and are therefore enabled to present from the author's own articles the following statement of the result of what he has written.

M. Topin could not deny himself that universal enjoyment of the story-teller—to hold his auditors in suspense and on tiptoe of expectation by proposing a varied succession of solutions of the mystery in hand, and dismissing them in turn with a—"Well, that's not it." He takes up, one after the other, the various prétendants to the honor[88] of the Iron Mask's living martyrdom, discusses all the claims in their favor, presents the objections, demonstrates that their position is untenable, orders them off the stage, and passes on to the next; thus successively eliminating them until he reaches his objective point.

M. Topin's first article is preceded by a sort of device, or motto, in the shape of a short extract from an order of Louis XIV.: Il faudra que personne ne sache ce que cet homme sera devenu, (no one must know what has become of this man.) It was noticed that the date of the order is not given. The article opens with a statement of the arrival of M. Saint Mars at the Bastille (Paris) at three p.m., on the 18th of September, 1698. St. Mars was the newly-appointed governor of that prison, and came accompanied by a prisoner whose face was concealed by a mask of black velvet. This prisoner died, and was buried on the 20th of November, 1703, under the name of Marchialy. The extraordinary precautions taken after the death of Marchialy are narrated in our previous number. The dates above given are important in determining the claims of other candidates, inasmuch as the facts and dates connected with the arrival, death, and burial of a masked prisoner at the Bastille are established beyond controversy by official documents, and must be considered in any case presented.

Our author then dilates upon the difficulties of the question, the fact that it has been unsuccessfully treated by fifty-two authors, and finally abandoned as hopeless by historians like Michelet, with the conclusion that the problem of the Man with the Iron Mask will never be solved. Betraying no anxiety whatever to make haste, M. Topin then discusses the merits of several of the most prominent theories and the manner in which they have been presented. The claim that longest held its ground, and enlisted in its advocacy the greatest number of writers, was that made for a supposed and, as has been shown, entirely imaginary twin-brother of Louis XIV., the son of Anne of Austria, wife of Louis XIII. It is easy to understand why, in France, such a version as this should be the favorite one. It possessed every possible element of popularity, intrigue, mystery, illegitimacy, crime, a rightful heir defrauded of his throne, and the association of illustrious names. All these lent their fascinations; and from Voltaire to Alexander Dumas, from the Dictionnaire Philosophique to the Vicomte de Bragelonne, all the resources of writers of their tendency and calibre were called into play to give it currency.

M. Topin devotes nearly the whole of his first article to the demonstration of the fact that the prisoner of the Iron Mask was not and could not have been a son of Anne of Austria. The discussion is thorough, and the demonstration complete. Outside of the question of the Mask one good result is thus obtained. The innocence of Anne of Austria is fully established.

Time brings roses—and justice. Marie Antoinette was first vindicated from the foul aspersions of the "progeny of Voltaire." Now, Anne of Austria is acquitted; and going further back in time—the most distant case being, of course, the most difficult—next comes the turn of Mary Stuart, and her day, we believe, is not far distant.

The claim made for the Count of Vermandois, a son of Louis XIV. and Louise de la Vallière, is next taken up. As all the details of the last illness, death, and burial of the Count of Vermandois are matters of profuse official record, M. Topin has very little trouble in disposing of this case. Then we have the Duke of Monmouth,[89] a natural son of Charles II. of England. Defeated at the battle of Sedgemoor, where the forces under his command were arrayed in armed rebellion against James II., and afterward taken prisoner, he was beheaded in the Tower of London July 15th, 1685. The dispatches of various foreign ministers in London at the time fully establish the fact of his death.

To Monmouth succeeds Francis of Vendôme, Duke of Beaufort. As grand admiral of France, Beaufort commanded the naval expedition sent out to aid the Venetians in their defence of Candia against the Turks in 1669. As in the cases of the two sons of Louis XIV., and Monmouth, the surrounding circumstances give M. Topin the fullest opportunity of indulging in court anecdotes, intrigues, and festivities, mingled with biographical sketches of distinguished personages, so in the case of Beaufort, his history warrants our author in going into all the details of the siege and military and naval operations against the army of the sultan. Beaufort is believed to have been killed in an attack upon the enemy's works, and was last seen in the thickest of a hand-to-hand struggle in the intrenchments. As his body was never recovered, this fact gave the mystery-mongers an advantageous margin. But Beaufort was born in 1616, and the Iron Mask was buried in 1703. Supposing him to be the "Mask," this would make him eighty-seven years old at his death, which, of itself, puts him out of the question.

In his third number, M. Topin introduces the so-called Armenian Patriarch, Avedick. Why he did so is best known to himself; for the case of Avedick has never been presented as one that would give him any right to rank among the claimants for the distinction of the Iron Mask. Taules, and the German historian Hammer, are referred to as authorities for Avedick's claim; but on being examined, they are found totally insufficient as warrants for such a theory. The essential pivot of the question of identity of the Iron Mask is the death and burial of its wearer in 1703. Now, Avedick was still in Turkey in 1706, and that settles his claim beyond question. Avedick was seized by order of the Marquis of Ferriol in the Grecian Archipelago, May, 1706, carried forcibly to France, retained in confinement in various places until September, 1710, when he was liberated. He died in Paris in July, 1711. This was most certainly a case of shameful violation of the law of nations, of power, and of humanity. A case of abominable personal cruelty it also certainly was—but it was not a case of "Iron Mask." Two such outrages as those on the persons of Marchialy and Avedick are quite enough of themselves; to say nothing of certain diplomatic arrangements with the Grand Turk which endangered Christianity and the public peace in Europe—to settle one's opinion as to the genuineness of the glories of the reign of Louis XIV., a Grand Monarque who was not great.

But to return, M. Topin's chapter on the Avedick case, appearing in Le Correspondant of the 10th June, 1869, was followed by an article from the pen of Rev. Father Turquand, S.J., in the September (10th) number of the same periodical, severely attacking the statements of Avedick's case by M. Topin, and vindicating his (Turquand's) society from certain imputations cast upon it in connection with the seizure of Avedick.

In his fourth number, (Oct. 10th,) M. Topin takes up the claim made for Fouquet, whose case differs from all the others in the fact that he was a prisoner of state by sentence of a judicial tribunal. Fouquet's claims were[90] warmly pressed by a very able literary advocate, Paul Lacroix, (Bibliophile Jacob,) in a work published in 1830. But here again the difficulty of dates is insurmountable. Fouquet died in 1680, and there is no proof of the appearance of the Man with the Iron Mask until after that period.

We pass on to another. In the year 1677, the Duke of Mantua was Charles IV. of the illustrious house of Gonzaga. He was young, careless, dissipated, and extravagant. Spending most of his time in Venice, he seldom visited his duchy, except for the purpose of raising money. He gradually fell into the hands of usurious lenders, and continued to obtain the sums he wanted by anticipating, through them, the receipt of the taxes and imposts of his duchy by several years. The Marquisate of Montferrat was among his dependencies. Its little capital, Casal, a fortified place on the Po, fifteen leagues east of Turin, was a point of great strategic importance, and essential to the safety of Piedmont. The court of Turin would not, of course, consent to its possession by France. But to France it was of the highest value, as with Pignerol and Casal it would be master of the situation. This place Louis XIV. wanted to buy, and Charles IV. was perfectly willing to sell it. Ercolo (Hercules) Antonio Mattioli, a young nobleman of the court of Mantua, at this time thirty-seven years of age, was high in favor with the reigning duke. Through Giuliani, an Italian journalist, D'Estrades, Louis XIV.'s ambassador at Venice, sounded Mattioli, and finally, through him, succeeded in opening a negotiation with the duke for the sale of Casal to France.

All three met at Venice in March, 1678, discussed terms, and agreed upon one hundred thousand crowns as the price of the cession. Mattioli then went to Paris to sign the treaty in the name of his master the duke. The treaty was completed in December, 1678, and after its signature, Mattioli was received by Louis XIV. in secret audience, presented by the king with a rich diamond ring and four hundred double Louis d'or, with the promise of a far greater amount of money, the appointment of his son among the royal pages, and a valuable endowment for his mother. The intrigue and negotiation had been admirably managed and crowned with perfect success. Of all who had any interest opposed to the French possession of Casal, not one had the slightest suspicion, and it would have been difficult to imagine the existence of the smallest element of failure in the enterprise.

But the best-laid schemes of men, mice, and monarchs here below oft come to naught. Two months after Mattioli's visit to Paris, the courts of Turin, of Madrid, and of Vienna, the Spanish governor of the Milanese provinces, and the state inquisitors of the Venetian republic—that is to say, all and every one most interested against the execution of the treaty—not only knew of its existence, but were fully advised of every detail concerning it, the names of the negotiators, the date of the instruments, the price of cession, when it was to be made, etc. In short, they knew every thing concerning it. Well they might. Mattioli himself had told them! His motive is a subject of dispute. One theory is, interested motive; another, patriotism. Certain it is he had more to gain—as a mere question of interest—by keeping than by betraying the secret. On this point, though, we do not undertake to judge him. In February, 1679, the Duchess of Savoy advised Louis XIV. that she was in[91] possession of Mattioli's information. The disappointment, the mortification, and the anger of the French king can easily be imagined. He was placed in a position not only dangerous; but what was almost worse, ludicrous. Mattioli had the king's signature to the treaty in his possession, and it was all-important to recover it. The king in Paris, and his minister D'Estrades, both conceived the same idea for remedy in the matter. On the 28th of April, 1679, Louis sent the order to have Mattioli arrested, and on arrival of the order, Mattioli had already (May 2d) been carried off a prisoner. D'Estrades had managed to decoy him across the frontier, at a point where he had a detachment of dragoons waiting, and in a few hours the Italian was a prisoner at Pignerol, the commencement of a captivity that was to endure four and twenty long years. M. Topin then continues the discussion of Mattioli's case, and closes the article, leaving the reader under the impression that he decides against the claim of Mattioli.

Indeed he goes further; for he more than intimates that there is very little probability of ever penetrating the mystery surrounding the Man with the Iron Mask.

The case made for Mattioli has always been the strongest, even before the publication of the work of Mr. J. Delort, which was mostly appropriated by Ellis in his True History of the State Prisoner. Mr. Loiseleur has also discussed the Mattioli claim with great force; so successfully, indeed, that a very large number of critical scholars were satisfied with his adverse demonstration.

M. Topin discusses at great length the facts and the reasoning of Mr. Loiseleur, and, as we have just stated, concludes his sixth article by a decision against Mattioli. But in his concluding chapter (Correspondant, Nov. 10th) he comes to a right-about face, takes up some of Mr. Loiseleur's proofs, adds some new dispatches, and decides that—Mattioli is the French prisoner of state known as the Man with the Iron Mask.

We fear that after all the solution of M. Topin is no solution, and that the only result of his labor is to narrow the discussion down to the claims of Mattioli and another prisoner of unknown name.
_________________
Tzourou Ira
Athens
Constantinople


Revenir en haut
mafilou
Administrateur
Administrateur

Hors ligne

Inscrit le: 04 Sep 2006
Messages: 13 533
Point(s): 41 319
Moyenne de points: 3,05

MessagePosté le: Lun 5 Mar 2018 - 00:43
MessageSujet du message: Tokat–Bastille arası, Ermeni Patrik Avedik Yevtokatsi ve Demir Maske
Répondre en citant

''L'Enigme du Masque de Fer Arménien, Avedick''



Alexandre Dumas a largement tronqué la vérité historique en faisant du héros de son livre "Le Roman du Masque de Fer" le frère jumeau de Louis XIV. En réalité, l'idée d'écrire ce roman lui fut soufflée par Voltaire. Mais quelle était alors la véritable identité de ce prisonnier ?

L'histoire, la vraie, s'est passée au Mont-Saint-Michel, abbaye-forteresse isolée au milieu des flots et du sable, que le roi Louis XI trouva parfaite comme lieu de réclusion, et en conséquent, il l'a fit aménager en prison d'Etat. L'énigmatique personnage en question a résidé au Mont-Saint-Michel entre 1707 et 1709, et le mystère dont il fut entouré a largement contribué à alimenter la légende du Masque de Fer.

Grâce aux archives, on sait aujourd'hui que ce prisonnier portait le nom d'Avedick, et qu'il était patriarche d'Arménie. Né vers 1646, il avait étudié les doctrines de l'église arménienne et avait émis des critiques particulièrement violentes à l'encontre du roi Louis XIV. A force d'intrigues, l'ambassadeur de France à Constantinople réussit non seulement à faire déposer le patriarche, mais encore à le faire enlever de l'île de Chio en mer Egée, pour le débarquer en France. Sur l'ordre du roi Louis XIV, Avedick fut enfermé et mis au secret au Mont-Saint-Michel et sous un régime particulièrement sévère. Le roi Louis XIV demanda à ce que le patriarche soit converti au catholicisme, condition sine qua non de son élargissement, mais il fut bien difficile de trouver un prêtre catholique parlant l'arabe. Mais on finit par en trouver un qui accepta de catéchiser le patriarche arménien.

En 1709, Avedick fut transféré à la Bastille, et un an plus tard, devant le cardinal de Noailles, il abjura son ancienne foi et fut élargi aussitôt. Mais fort étrangement, il mourut un an plus tard, et le diagnostic officiel de son décès fut : "mort par suite de l'usage immodéré de l'eau-de-vie". En termes clairs, cela signifie qu'il a été éliminé, et que son décès devait être bien utile, mais à qui ? Alors, qui était-il véritablement ? En tout cas, il ne pouvait être un frère jumeau du roi Louis XIV, puisque celui-ci était né en 1638, soit huit ans avant Avedick.


Source gallica.bnf.fr / Bibliothèque nationale de France - Représentation du prisonnier connu comme l'homme au masque de fer.

Des dizaines de théories plus romanesques les unes que les autres verront ainsi le jour, bien après la mort du prisonnier. Car une chose est sûre, l'homme au masque de fer a bien existé. Le registre d'écrou de lieutenant du roi à la Bastille, aujourd'hui référencés par la Bibliothèque nationale de France, attestent de l'incarcération de ce prisonnier anonyme entre 1698 et 1703, date de sa mort.

http://sciencetradition.forumactif.com/t181-l-enigme-du-masque-de-fer
_________________
Emeğe saygılı olun, alıntılarınızda link gösterin ...


Revenir en haut
IRA
Modérateur
Modérateur

Hors ligne

Inscrit le: 03 Nov 2013
Messages: 820
Point(s): 2 264
Moyenne de points: 2,76

MessagePosté le: Lun 5 Mar 2018 - 00:49
MessageSujet du message: Tokat–Bastille arası, Ermeni Patrik Avedik Yevtokatsi ve Demir Maske
Répondre en citant


Homme au masque de fer prison de la Bastille à Paris sous Louis XIV GRAVURE 1851
_________________
Tzourou Ira
Athens
Constantinople


Revenir en haut
Contenu Sponsorisé






MessagePosté le: Aujourd’hui à 16:41
MessageSujet du message: Tokat–Bastille arası, Ermeni Patrik Avedik Yevtokatsi ve Demir Maske

Revenir en haut
Montrer les messages depuis:   
Armenian on web Index du Forum -> Քննարկենք, Սորվինք հայերէն խոսիլ - (Ամէն Ինչ Հայերէն-tout en arménien-Ermenice) -> Կրոնկ Զանազան քննարկումներ - Ավանդութիւններ - Religion - Ermenilerde inanç Toutes les heures sont au format GMT + 1 Heure
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet
Page 1 sur 1
Sauter vers:  

 



Portail | Index | Créer un forum | Forum gratuit d’entraide | Annuaire des forums gratuits | Signaler une violation | Conditions générales d'utilisation
phpBB
Template by BMan1
Traduction par : phpBB-fr.com