Welcome Guest: S’enregistrer | Connexion
 
FAQ| Rechercher| Membres| Groupes
 
Verjine Svazlian SOYKIRIMI'DAN KURTULAN GÖRGÜ TANIKLARININ HATIRALARI
 
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet
Armenian on web Index du Forum -> Le Génocide Arménien - Հայկական Ցեղասպանութիւն - 1915 Ermeni Soykırımı -> Témoignages sur le génocide et la déportation des Arméniens
Sujet précédent :: Sujet suivant  
Auteur Message
BOLSAHAY
V.I.P.
V.I.P.

Hors ligne

Inscrit le: 06 Déc 2007
Messages: 1 933
Point(s): 5 766
Moyenne de points: 2,98

MessagePosté le: Mer 6 Aoû 2008 - 16:56
MessageSujet du message: Verjine Svazlian SOYKIRIMI'DAN KURTULAN GÖRGÜ TANIKLARININ HATIRALARI
Répondre en citant

2 (242).
KARAPET TOZLUYAN'IN TANIKLIĞI (GARABED TOZLUYAN)
(1903, Zeytun doğumlu)
KİLİKYA KATLİAMI



Sultan Hamit tahtında otuz üç sene oturdu; 1908 yılında "Hürriyet, adalet, okuvet, müsavat millete"* dedi; yani hepimiz beraber, kardeşçe yaşayacağız. Fakat, üç ay geçmeden katliam emri verdi. Kilikya'daki Hacın, Dörtyol, Adana, Sis ve diğer yerlerde yaşayan Ermenleri katletmeye başladılar. Üç gün içerisinde otuz bin Ermeni katlettiler.

O katliam Maraş'a yaklaştı.

Bizim Zeytunlular Kilikya Ermenilerinin katledildiğini duyunca, önderler Maraş'taki Türk Hükümeti'ne haber göndererek dediler ki "Olmaya ki Maraş'ın içinde bir Ermeninin kılına dokunasınız, yoksa gelir, Maraş şehrini tamamıyla ateşe veririz.

Türk yöneticiler Zeytunlulardan korkup katliamı durdurdular. İşte o dönemdedir ki şu şarkı çıktı:

"Katliam amansız, Ermeniler ağlasın,
Çöle döndü muhteşem Kilikya..."**

* 1908 yılında Osmanlı Türkiyesi'nin "Anayasası" kabul edildi. O "Anayasa"nın sloganı "Özgürlük, adalet, kardeşlik, millete eşitlik" idi.
** Bu şarkının tamamını görmek için bizim "Kilikya, batı Ermenilerinin sözlü gelenekleri", Yerevan, 1994, sayfa 173-174 kitabımıza, ayrıca bu kitabın Tarihi Şarkılar bölümüne bakınız


Revenir en haut
Publicité






MessagePosté le: Mer 6 Aoû 2008 - 16:56
MessageSujet du message: Publicité

PublicitéSupprimer les publicités ?
Revenir en haut
BOLSAHAY
V.I.P.
V.I.P.

Hors ligne

Inscrit le: 06 Déc 2007
Messages: 1 933
Point(s): 5 766
Moyenne de points: 2,98

MessagePosté le: Mer 6 Aoû 2008 - 16:57
MessageSujet du message: ANAHIT ACAPAHYAN
Répondre en citant

3 (243).
ANAHİT ACAPAHYAN'IN TANIKLIĞI
(1920, Sis doğumlu)
KİLİKYA'NIN BAŞKENTİ SİS'İN KUTSAL EMANETLERİ



Sülalemiz Kilikya Kralı VI. Levon'un soyundandır. Başlangıçta kraliyet, sonraları ise katolikosluk ailesi mensubu olmuşuz. Rahip Gnel Acapahyan atalarımızdandır; o, 33 yaşında Acapahyan Manastırı'nı inşa ettirmiştir. Manastırı gören Türk Beyi "bu manastır değil, kaledir" der. O manastır şimdi camiye dönüştürülmüştür.

Anlatılanlara göre Rahip Gnel Acapahyan o taraflara gelir; suyu kurumuş bir kuyu görür. Rahip Gnel Acapahyan bir elinde Lusavoriç'in sağ eli, diğerinde ise haç olduğu halde başlar dua etmeye ve kuyunun içine su dolmaya başlar. İşte öyle bir mucize gerçekleşmiştir. Evimizde hem Grigor Lusavoriç'in sağ elini, hem Kral Levon'un fildişi kaşığını, hem de elmasları üzerinden çıkarılmış kılıcını saklardık. Annem, 1915'te Türkler gelip bizi Sis'ten çıkardıklarında bütün bunları yanımıza alıp yola çıktığımızı anlatırdı. Türk jandarmalar sıradan çıkanları veya geri kalanları kamçıyla döverlerdi. Ağlama, sızlama, kargaşalık... Ermeniler aç, susuz, güneşin altında haşlanarak yürümekte zorlanıyorlardı; dayak yiye yiye Gaston şehrine vardılar. Midelerine bir şey gitmesi için, açlıktan at dışkılarındaki sindirilmemiş arpa tanelerini arayıp yiyorlardı. Kolera salgını zaten orada baş göstermişti; ölen ölene... Babam mezarcı olmuştu. Ölenler o kadar çoktu ki, cesetleri de üst üste büyük bir çukurun içine atıp üzerini toprakla örtüyorlardı. Türkler küçük çocukları boyunlarına kadar, başları dışarıda kalacak şekilde toprağa gömüyorlardı.

Sonra bizi Sur-Sayda şehrine götürdüler. Cebimizde para yoktu. Annem mecburen Kral Levon'un fildişi kaşığını sattı ve o parayla, bize yedirmek üzere 14 kilo mısır unu satın aldı. Galiba biz o un sayesinde hayatta kaldık. Sonra annem Amerikan Hastanesi'nde çamaşırcı olarak çalışmaya başladı. Annem oradan bir yün battaniye getirmişti; ailece o battaniyenin altına girip uyurduk. Bir gün battaniyeyi yıkadık, kuruması için dikenli teller üstüne serdik; battaniyeyi çaldılar; biz çocuklar ağlamaya başladık. Amerikan Hastanesi'nin başhekimi halimizi gördü; bize acıdı, yeni bir yatak örtüsü verdi. Annemin eline para geçtiğinde gidip Kral Levon'un o kaşığını para karşılığında geri aldı. O kaşık şimdi diğer kutsal emanetlerle birlikte müzede bulunmaktadır.

Sonra biz Maraş'a gittik. Biraz nefes aldık; zira Fransızlar oraya önceden girmişlerdi; sulh oldu. Ama onların da orda kalmasına izin vermediler; Fransızlar, kaçarken kimsenin duymaması için geceleyin atlarının toynaklarının altına keçe bağlamışlardı. Onlar gidince Türkler Maraş'a girip başladılar katletmeye, her yeri harabeye çevirmeye, kesmeye. Maraş'ın Ermeni Kilisesi'ni ateşe verdiler; mum gibi yaktılar onu. Biz mecburen Maraş'ı terk ettik: Beyrut'a geçtik. Birkaç yıl orda kalıp, sonra 1946'da Ermenistan'a geldik.


Revenir en haut
BOLSAHAY
V.I.P.
V.I.P.

Hors ligne

Inscrit le: 06 Déc 2007
Messages: 1 933
Point(s): 5 766
Moyenne de points: 2,98

MessagePosté le: Mer 6 Aoû 2008 - 16:58
MessageSujet du message: TURFANDA MURADYAN
Répondre en citant

4 (244).
TURFANDA MURADYAN'IN TANIKLIĞI
(1905, Kharberd[Harput] doğumlu)
KAÇIRILAN İNCİL



Üç yüz yıl boyunca bu İncil bizim ailemizde kalmıştır. Büyüklerimizin anlattıklarına göre, 1650 yılında bizimkiler Paskalya günü Murat Irmağı'na çamaşır yıkamaya gitmişken ırmağın içinde yüzen bir sandık görürler. Ellerindeki sopayla çekip çıkararak sandığı açarlar. O İncil kırk tane ipek mendile sarılıymış. Onu kimin nehre attığı ise meçhulmuş. Bizimkiler onu eve getirirler ve bunun bir el yazması İncil olduğunu görürler. Onun kaplaması ve içindeki resimler altındı; üzerindeki haç gümüştü; parşömenden sayfaları 1200 tarihini taşıyordu. Dini bayramlarda kilisede okuyanlar gelip İncilimizi götürürler, ayinden sonra tekrar evimize getirip yerine koyarlardı.

Bir gün Kürtler gelip İncilimizi çalarak götürürler.

İncil der ki: "Beni bir odaya koyun, yanımda mumlar yakın."

O Kürtler İncil'i pamuk üzerine koyar, iki yanında da mumlar yakarlar. Mumun biri devrilir; yanar; pamuk da alev alır.

Ev sahibi: "Gidin İncil'i kurtarın" der.

Gidip görürler ki yangın başlamış, ama İncil uzağa düşmüştür. Bu mucizeyi gören Kürtler İncil'i getirip geri verirler.

1895 yılında bir Türk gelir, İncil'i şehre götürüp satar. Okhulu* Yeznik Piskopos İncil'i görüp Melkon Amcamın yanına gelerek şöyle der: "Melkon yemin ederim ki, o senin İncilindi."

Melkon gider ve Mavali adlı Türkten İncil'i kendisine vermesini rica eder; ama o İncil'i vermez. İncil 20 yıl o Türkün yanında kalır. Türkün karısı İncil'in sarılı olduğu ipek bezleri çıkarıp onları kendisinin ve üç çocuğunun başlarına bağlar. İki gün sonra o kadın ölür. Adam der ki: "Gidip bir Ermeni karı getireyim ki İncil'e sahip çıksın. Gider bir Ermeni kızı kaçırıp 4 evladına bakması için evine getirir.

Melkon elinde silahıyla beş ay dağlarda gezer. Bir gün yeniden Türkü görmeye giderek şöyle der: "Mavali, İncilimi geri ver!"

-Vermem, diye cevap verir Türk.

Günün birinde baktık ki, Türk İncil'i kucaklamış geldi. Bütün gece uyumamış; gözü uyku tutmamış; uykusunda eziyet çekmişti. İncil konuşmaya başlamış ve şöyle demişti: "Beni götür, yerime yerleştir; sahibime geri ver."

Mavali İncil'i koltuğunun altına yerleştirip Melkon'un evine gelir ve der ki: "Al İncilini. O uykumda bana dedi ki: 'Beni yerime koy; yoksa seni iki boğanın ortasına atarım; onlar da seni öldürürler'."

Böylece İncil tekrar evimize dönmüş oldu.

Biz hala Okhu Köyü'nde bulunuyorduk. Gelip o İncil'i kiliseye götürüyorlar, hacılar hediyeler getiriyorlardı.

Amcam çalışmazdı. O İncil'den elde ettiği gelirle aileyi geçindiriyordu.

Bir gün birisi felç olmuş, ağzı yamulmuştu. İncil'i götürdüler; hasta iyileşti.

1921 yılında Melkon Amcam'ın üvey oğlu Manuk Fransa'ya yerleşmişti. O Melkon Amcama mektup üstüne mektup yazarak, "Seni Fransa'ya getirelim; Altın İncil'i de beraberinde getir; burada bir sürü para kazanırsın" der.

Bizim köylüler o mektuptan haberdar olurlar. Altın İncil köylerinin namusuydu; onun gücü kuvvetiydi. Onlar Melkon Amcam'a "Melkon, sakın Fransa'ya gitme!" derler.

Ama amcamın üvey oğlu ona mektup yazmaya devam eder. Amcam da İncil'i postayla gönderir. Fransız Hükümeti "Bu İncil antikadır, değerlidir; biz onu müzeye koyacağız" diyerek İncil'i müsadere eder. Ama o çok para vererek İncil'i geri alır, sonra da Amerika'ya götürür; Providence'ye yerleşir. 1967 yılında Yerevan'da yaşayan Okhulular ve ben, Muratlar'ın Altın İncili'nin sahibi Turfanda Muratyan, 45 kişi toplandık; Matenadaran'a** gittik. Matendaran'a bir mektup yazarak, Melkon'un üvey oğlu Manuk'un sahtekârlıkla Altın İncilimizi Fransa'ya, ondan sonra da Amerika'ya götürdüğünü, 1976'da Melkon'un oğlu Gaspar'ın ABD'ye gittiğini, ama Altın İncil'i geri getiremediğini belirttik.

Lafı uzatmayayım; sonra Matenadaran'ın Müdür yardımcısı Babken Çukasızyan Amerika'ya gitti; o Altın İncilimizi yasal yollardan geri getirdi. O İncil şimdi Matendaran'dadır. Çukasızyan da kitabında Altın İncilimiz hakkında yazmıştır.***



* Balu'nun bir köyü.
** Ermenistan el yazmaları kütüphanesi.
*** Bak. Çukasızyan B. "El yazmalarının dünyasında" Yerevan 1985, sayfa 140-144.


Revenir en haut
BOLSAHAY
V.I.P.
V.I.P.

Hors ligne

Inscrit le: 06 Déc 2007
Messages: 1 933
Point(s): 5 766
Moyenne de points: 2,98

MessagePosté le: Mer 6 Aoû 2008 - 17:00
MessageSujet du message: MARDIROS GUZELYAN
Répondre en citant

5 (245).
MARTİROS GÜZELYAN'IN TANIKLIĞI
(1898, Beylan doğumlu)
KORKMUŞ MOLLA



Büyük Felaket hepimizi dört bir yana savurdu. Ben Türklerin arasına düştüm. 17-18 yaşında ya var ya yoktum. Adımı değiştirip bana Türk ismi koydular. Babamın bir Türk dostunun hizmetkârı oldum. Gündüz Türk Ağamın tarlalarını sürüyor, gece de öküzleri otlatıyordum.

Türklerin mezarlıkları yol kenarında bulunurdu. Mezarlığın taşları arasında da benim boyumda otlar bitmişti. Öküzleri mezarlığın içine sürdüm; ben de bir taşın yakınına uzandım.

Şafak sökerken gözlerimi açtım; tok öküzler yatmış geviş getiriyordu. Yol tarafına döndüm ki ne göreyim! Köyün mollası eşeğe binmiş öbür köye gidiyor. Korkudan bir taşın arkasına saklandım, ama öksürüğüm tuttu, boğulurcasına birkaç kez öksürdüm. Türk molla sesimi duyunca, eşeğinden düştü, "Ya Allah!" diye bağırarak kendi köyüne kaçtı.

Ben de hemen öküzleri mezarlıktan çıkardım; doğruca Ağamın kırlarına sürdüm. Yüreğim korku dolu olarak başladım tarlayı sürmeye.

Bir gün sonra köyde bir haber yayıldı; sözüm ona molla mezarlığın yanından geçerken bir hayaletle karşılaşmış; hayalet ona vurmuş ve molla korkudan gebermiş. Allah'ıma şükrettim ki beni gören olmamıştı. Eğer o hayaletin bir gâvur eniği olduğunu bilselerdi, beni lime lime ederlerdi.


Revenir en haut
BOLSAHAY
V.I.P.
V.I.P.

Hors ligne

Inscrit le: 06 Déc 2007
Messages: 1 933
Point(s): 5 766
Moyenne de points: 2,98

MessagePosté le: Mer 6 Aoû 2008 - 17:02
MessageSujet du message: KEVORK GUZELYAN
Répondre en citant

6 (246).
GEVORG GÜZELYAN'IN TANIKLIĞI
(1925, Beylan doğumlu)
TÜRK GARDİYAN VE BABAM



Güzelyanlar çok sevimli ve güçlü olmuşlardır. Babamın anlattığına göre babasının amcası bir Türk pehlivanla güreşe tutuşmuştu.

O Türk pehlivan Beylan'ın Soğuk Oluk adlı Ermeni köyüne gelir ve der ki: "Bana pehlivanlarınızı getirin!" Ve o pehlivanlardan birkaçını yere serer.

Güzelyan çıkar meydana. Pehlivan'ın temsilcisi der ki: "Güreşme; yenilirsin; çünkü Türk pehlivan vücudunu yağlamıştır."

Güzelyan gelir, parmaklarıyla pehlivanın göbeğini yakalar ve bağırsaklarını dışarı döker...

Birinci Dünya Savaşı sırasında babamı askere alırlar ve hiçbir neden olmaksızın, daha sonra onu götürüp öldürmek üzere hapse tıkarlar.

Gardiyan babama sorar: "Sen Güzel oğlu Gevo'nun oğlu değil misin?"

Babam "Evet" der.

O zaman gardiyan ona der ki: "Git atımı tımarla."

Babam atı alır, tımarlayıp getirir.

Gardiyan der ki: "ben sana atı iyice tımarla dememiş miydim?" ve göz kırpar; yani "kaç git, çünkü hepinizi öldürme emri var" demek ister ...

O zaman babam uyanır ve kaçıp kurtulur; bir Türkün yanında Türk ismiyle çalışır.


Revenir en haut
BOLSAHAY
V.I.P.
V.I.P.

Hors ligne

Inscrit le: 06 Déc 2007
Messages: 1 933
Point(s): 5 766
Moyenne de points: 2,98

MessagePosté le: Mer 6 Aoû 2008 - 17:04
MessageSujet du message: KEVORK GUZELYAN
Répondre en citant

7 (247).
GEVORG GÜZELYAN'IN TANIKLIĞI
(1925, Beylan doğumlu)
TÜRK AHMET VE BABAM



Beylan'daki evimizin mahzeni silah deposuydu; zira devamlı Türklerle komşu olarak yaşadığımız için her zaman silahlanmış olmalıydık. Günün birinde rahmetli babam, annem ve ben siyah ineğimize ot toplamak üzere Otlu Kaya'ya gittik. Ben küçüktüm; babam beni annemin yanında bıraktı. Ben otların üzerine yatmıştım; babamın silahı da yanımdaydı. Babam ot toplamaya gitti; annem de onun arkasından. Nasıl uykumun bastırdığını bilmiyorum, ama babam geri geldiğinde, silahı artık yanımda değildi. Babam, dikkatsizliğinden dolayı anneme çok kızdı. Hemen bizi ata bindirip eve getirdi. Sonra, Ahmet'in köyüne gitti; zira hırsız oydu. Aynı gece Ahmet silahın babama ait olduğunu anlayarak, getirip onu bizim köyün muhtarına teslim eder. Babam yalnız başına Ahmet'in köyüne gider. Muhtardan Ahmet'in evini sorar. Muhtar da der ki: "O haydutun evini sana nasıl göstereyim?" Ama daha sonra evini gösterir.

Babam Ahmet'in evine gider; tekmeyle kapısını açarak içeri girer.

Ahmet babamı görerek der ki: "Martiros Dayı, silahın sana ait olduğunu anlayıp onu sizin köyün muhtarına teslim ettim."

Babam ise: "Eller yukarı! düş önüme!" der; götürüp onu kendi köyünün kahvehanesine oturtur.

Almanya'da öğrenim görmüş muhtar Mösyö Josef gelince Ahmet onun ayaklarına kapanır. Mösyö Josef der ki: "Git Martiros Dayı'nın ayaklarını öp ki hayatını bağışlasın."

Ertesi gün Ahmet bir eşek yükü yağ, yoğurt, bir de yeni doğmuş buzağı getirir; ama babam almayı reddeder ve şöyle der: "Bütün bunları geri götür! Hırsızlığı unut! Insan olmaya çalış!"


Revenir en haut
mafilou
Administrateur
Administrateur

Hors ligne

Inscrit le: 04 Sep 2006
Messages: 13 599
Point(s): 41 512
Moyenne de points: 3,05

MessagePosté le: Mer 6 Aoû 2008 - 18:06
MessageSujet du message: Verjine Svazlian SOYKIRIMI'DAN KURTULAN GÖRGÜ TANIKLARININ HATIRALARI
Répondre en citant

GEVORG GÜZELYAN'IN BIR BASKA TANIKLIĞI

Kaynak : *

8 (248).
GEVORG GÜZELYAN'IN HİKÂYESİ
(1925, Beylan doğumlu)
BEYLANLI AİLEMİZ


Rahmetli babam ve annem 1915'te Suriye çöllerine sürüldüklerini anlatırlardı. Büyük amcamı Türkler öldürmüştü; diğer iki amcam küçükmüş; Suriye çöllerinde dolandıktan sonra öksüzler yurduna düşmüşler. 1919'da, o zamana kadar kim dayanıp hayatta kalmışsa, babadan kalma mülklerine geri dönmüştü.

1925 yılında, doğduğum gün babam üzüm bağları dikmiş benim adıma. Hatırlıyorum, o bağın mahsulü bol olurdu; halbuki bağlar sulanmazdı ve gübre de yoktu. Sadece yılda bir kere kükürt serperlerdi ki, denizden gelen nem asmaları mahvetmesin.

1939'da İskenderun Sancağı Türklere verildiğinde Fransızlar Kilikya'dan çekildi; Ermeniler de Türklerle kalmak istemediler. Mısır'dan "Khtevi" adlı gemi geldi. Eşyalarımızı Beylan'ın Soğuk Oluk Köyü'nden limana indirdiler. Ablamın elinden tutarak geminin yakınına gittim. Geminin makinelerini görünce çok korktum ve titremeye başladım. O sırada General de Gaulle oradan geçiyordu, heyecanlanmamam için gülümseyerek başımı okşadı... Gemi bizi Akdeniz kıyısında bulunan Tartus şehrine götürdü. O şehri, Havari Tadeus'un kurduğunu söylüyorlardı. On beş gün orada çadırlarda kaldık. Ondan sonra arabalarla bizi Beyrut'a, sonra da Beyrut yakınlarındaki Sur Şehri'ne götürdüler. Orada bizi Arapların yakınına yerleştirdiler. Başlangıçta çok zorluk çektik; çünkü Araplar bizi murdar bir millet olarak görüyorlardı. Bir Ermeni kadın kasaba gidip masanın üstüne konmuş ete parmağıyla dokunsa, kasap kızgın bir şekilde eti çöpe atardı; ama giderek bize alıştılar; artık bizimle aynı masayı bile paylaşıyorlardı. Fransız Hükümeti bize sulak araziler verdi; denize yarım kilometre uzaklıkta, yerden su fışkırıyor ve topraklar sulanıyordu. Orası gerçek bir cennetti: orada portakal, limon, muz, şeker kamışı bolca yetişiyordu. Sur, bitki örtüsü bakımından o kadar zengindi ki, bir atlı bahçeye girse gözden kaybolurdu.

Fransız Hükümeti bize yapı malzemeleri verdi; evler inşa ettik, başladık çalışmaya ve orada yaşamaya. Ailede çalışan bir kişi bile olsa, aile fertlerinin sayısına göre ücret ödeniyordu. İşin kötü yanı ise orada birçok bataklık bulunmasıydı ve birçok kişi sıtmaya yakalandı. General de Gaulle doktorlar ve hemşireler eşliğinde geldi; herkese sarı kinin hapları dağıttı.

Orada yedi yıl kaldık; hayatımızı çok iyi kazanıyorduk. Annelerimizin ve ablalarımızın kollarında altın bilezikler çoktu. Her aile kendine tahsis edilmiş toprak parçası üzerinde çalışıyor; kendisine verilen ücreti alıyordu; koşum hayvanlarını ve tarım aletlerini de bedava alıyordu. Çalışıp yaşıyorduk. Her köyün kendi arazisi vardı, kendi okulu, ve kilisesi de. Bizim ordan Sur'a giden yolda Sayda ve Tir şehirleri bulunuyordu. Bu şehirlerin adı İncil'de de geçer. Ancak bunlar eski kale yıkıntılarıyla beraber denizin dibini boylamışlardı. İşsiz güçsüz Araplar deniz kumunu eleyerek altın tozu elde ediyorlardı.

Daha sonra, göç komitesinin temsilcileri geldiklerinde, babamla arkadaş olan Araplar Ermenistan'a gitmememiz konusunda bizi uyardılar; gidersek kara ekmeği bile bulamayacağımızı söylediler. Yedi yıl süresince 125 hektar meyve bahçemiz, bir yıl buğday iki yıl başka ürün veren buğday tarlalarımız oldu. Kış için herşeyi depoluyorduk; avcılar yaban domuzu avlamaya gidiyorlardı. Avı kendi aralarında bölüşüyorlar ve şölenler dönemi başlıyordu.

1946 yılında ev, bark, bağ, bahçe herşeyi bırakıp Ermenistan'a geldik. Başlangıçta bizi Noyemperyan'ın uzak ve geri kalmış bir köyüne yerleştirdiler. Daha sonra büyük zorluklarla Yerevan'ın Akhparaşen ve Merelaşen Mahalleleri'ne* taşınabildik; evimizi inşa ettik; evlendim ve şimdi de 5 çocuğumla burada yaşıyorum.


* 1946-1947 yıllarında Ermenistan'a dönüş yapanlar o ıssız bölgeye yerleşip, orayı şenelttiler. O yere Akhparaşen (Akhpar- yerlilerin alaylı bir ifadeyle yeni gelenlere verdikleri ad olan "kardeş" anlamına gelen kelime). Fakat, onlardan birçoğu soğuğa ve diğer zorluklara dayanamayıp ölmeye başladığından, bitişik mahalleye "Merelaşen" ("ölüler köyü"; şimdi "Ararat Masifi") adı verildi.
Kaynak : *
http://ermeni.org/turkce/vkayutyun.php?tp=ht&lng=tr&nmb=8
Misir'in Iskenderiye sehrinde dunyaya gelen Folklorist,etnografist Verjine Svazlian aslen Kayseri kokenlidir, buyuk çogunlugu Anadolu'da dunyaya gelmis Soykirim kurbanlarindan 3000'e yakin insan ile konusmus ve bu konusmalari kitaplastirmistir.
_________________
Emeğe saygılı olun, alıntılarınızda link gösterin ...


Revenir en haut
mafilou
Administrateur
Administrateur

Hors ligne

Inscrit le: 04 Sep 2006
Messages: 13 599
Point(s): 41 512
Moyenne de points: 3,05

MessagePosté le: Mar 17 Juin 2014 - 03:18
MessageSujet du message: ERMENİ SOYKIRIMI’NDAN KURTULAN GÖRGÜ TANIKLARININ HATIRALARI
Répondre en citant

ERMENİ SOYKIRIMI’NDAN KURTULAN GÖRGÜ TANIKLARININ HATIRALARI
KİTAPLAR 
  1. Ermeni Soykırımı ve Tarihsel Hafiza, Verjiné Svazlian, Yerevan, 2004, “Gitutyun” Yayınevi
  2. Ermeni Soykırımı : Soykırımdan Kurtulan Görgü Tanıklarının Hatıraları, Verjiné Svazlian
    Tarihsel İçerikli Hikâyeler, Verjiné Svazlian 
    Bölüm “2″deki konular, “Ermeni Soykırımı. Hayatta Kalan Görgü Tanıklarının Anlattıkları”, Yerevan, EC UBA “Gitutiun” Yayınevi, 2000 (Ermenice) adlı kitaptan tercüme edilerek yayımlanmıştır. 
    Etnolog, folklorcu VERJINE SVAZLIAN 1955’ten itibaren, kendi inisyatifiyle, Batı Ermenistan’dan, Kilikya’dan ve Anadolu’dan zorla sürgüne gönderilip daha sonra Emenistan’a dönenler tarafından aktarılmış çeşitli lehçelerdeki folklor kalıntılarını yazıya dökmeye başladı ve bunları tamamen kaybolmaktan kurtardı. Aynı zamanda da Ermeni Soykırımı’ndan kurtulan görgü tanıklarının anılarını ve onların söylediği tarihsel nitelikli şarkıları kaleme aldı. 
 ERMENİ SOYKIRIMI’NIN 
TANIKLARININ HATIRALARI 
 

  1.  
    KAYNAK: http://www.mezrabotan.de/erm.html

_________________
Emeğe saygılı olun, alıntılarınızda link gösterin ...


Revenir en haut
anuanu
Modérateur
Modérateur

Hors ligne

Inscrit le: 16 Oct 2010
Messages: 4 831
Point(s): 11 933
Moyenne de points: 2,47

MessagePosté le: Sam 6 Fév 2016 - 22:37
MessageSujet du message: Verjiné Svazlian SOYKIRIMI'DAN KURTULAN GÖRGÜ TANIKLARININ HATIRALARI
Répondre en citant

ERMENİ SOYKIRIMI'NDAN KURTULAN GÖRGÜ TANIKLARININ HATIRALARI


_

Verjiné Svazlian

Etnolog, folklorcu VERJINE SVAZLIAN 1955’ten itibaren, kendi inisyatifiyle, Batı Ermenistan’dan, Kilikya’dan ve Anadolu’dan zorla sürgüne gönderilip daha sonra Emenistan’a dönenler tarafından aktarılmış çeşitli lehçelerdeki folklor kalıntılarını yazıya dökmeye başladı ve bunları tamamen kaybolmaktan kurtardı. Aynı zamanda da Ermeni Soykırımı’ndan kurtulan görgü tanıklarının anılarını ve onların söylediği tarihsel nitelikli şarkıları kaleme aldı.

http://www.mezrabotan.de/erm.html

Ermeni Soykırımı 24 Nisan 1915

Etnolog, folklorcu VERJINE SVAZLIAN,
1934 yılında Kahire’de (Mısır), kendisi de Ermeni Soykırımı’ndan kıl payı kurtulmuş, yazar ve toplum adamı Karnik Svazlian’ın ailesinde dünyaya geldi.

1947’de, ebeveyniyle birlikte vatanı olan Ermenistan’a döndü.

1956’da, Kh. Abovian Devlet Pedagoji Enstitüsü’nün Ermenice Dili ve Edebiyatı bölümünden üstün başarıyla mezun oldu.

1955’ten itibaren, kendi inisyatifiyle, Batı Ermenistan’dan, Kilikya’dan ve Anadolu’dan zorla sürgüne gönderilip sonra Emenistan’a dönenler tarafından aktarılmış çeşitli lehçelerdeki folklor kalıntılarını yazıya dökmeye başlayıp tamamen kaybolmaktan kurtardı. Aynı zamanda da Ermeni Soykırımı’nın hayatta kalan görgü tanıkları tarafından anlatılan anıları ve söylenen tarihsel nitelikli şarkıları kaleme aldı.

1958’den itibaren, Ermenistan Bilimler Akademisi’ne bağlı M. Abeğyan Edebiyat Enstitüsü’nde çalışmaya başladı. Lisans sonrası eğitimi sırasında, M. Abeğyan’ın burslu öğrencisi oldu (akademisyen K. Melik-Ohancanyan’ın bilimsel liderliğinde).

1961’den beri, Ermenistan Ulusal Bilimler Akademisi’ne bağlı Arkeoloji ve Etnografya Enstitüsü’nde ve 1996’dan beri de Ermenistan Cumhuriyeti Ulusal Bilimler Akademisi’ne bağlı Ermeni Soykırımı Müze-Enstitüsü’nde çalışmaktadır.

Adaylık tezini 1965’te, doktora tezini de 1995’te verdi.

Ülke içinde ve uluslararası alanda düzenlenen bazı konferanslara katıldı ve folklor, etnografya ve Ermeni Davası konulu konuşmalar yaptı.

Anavatan’da ve Diaspora’da yayımlanmış bazı bilimsel makaleler de kaleme almıştır.



http://www.mezrabotan.de/erm.html


©2016 Mezrabotan.de - All Rights Reserved.


PS: Guzel bir sayfa buraya da koymadan edemedim, Sef eger varsa çikaririm.


Revenir en haut
mafilou
Administrateur
Administrateur

Hors ligne

Inscrit le: 04 Sep 2006
Messages: 13 599
Point(s): 41 512
Moyenne de points: 3,05

MessagePosté le: Dim 4 Déc 2016 - 02:47
MessageSujet du message: KEĞAM BOĞOSİ HATSAGORTSYAN’IN TANIKLIĞI (1902, İSPİR KAZASI DOĞUMLU)
Répondre en citant

KEĞAM BOĞOSİ HATSAGORTSYAN’IN TANIKLIĞI (1902, İSPİR KAZASI DOĞUMLU)

İspir kazası batıdan Bayburt, güneyden Hovtik ve Tortum, doğudan Kiskim, kuzeydense Pontus Khağdik’i arasında, Çoruh nehri yakasında bulunur. İspir yaylası iki taraftan sık ormanlarla; nehir yakasındansa bağlar ve bostanlarla kaplıdır. İspir ahalisi 1530 yılında 4.500 kişi idi, 1915’te ise 500, bunun 62’si Ermeni, kalanıysa zorla müslümanlaştırılmış Ermeniler’di.
Ben 1902 senesinin 27 Ocağında doğmuşum. Babam İspirli Poğos idi, annemse Yeğsa. İspir’deki evimizi çok geniş aileyi, büyük abim Vartan’ı, Andreas’ı, beni kucaklayan ablam Almast’ı, kızkardeşim Sultan’ı, benden 12 yaş büyük amcaoğlu Manuk’u hatırlarım.
İspir’de yukarı ve aşağı olmak üzere iki Aygedzor vardı. Yukarı Aygedzor Ermenilerle yoğun idi ve ‘Vank’ denilen bir kiliseye sahipti. Vank, ‘Kırmızı İncil’ denilen parşömen elyazması bir İncil’e sahipti.Vank’ın hac günü, Paskalya’nın ilk Pazar günüydü. Heryerden gelirlerdi; hastalar şifa bulmaya gelirdi. Bu ‘Kırmızı İncil’e dair bir de efsane vardı. Bilmiyorum ne zaman bir Türk İncili çalar, ancak şaşkınlıkla İncil’in yerinde olmadığını görür. Köyün yarı-deli Margarit’i, Kırmızı İncil’in Çoruh nehrine düştüğünü geceleyin rüyasında görür. Halk onun anlattıklarına ehemmiyet vermez, fakat o üç kere aynı rüyayı görür. En nihayet insanlar Çoruh suları içinde ararlar, Kırmızı İncil’i bulurlar, Vank’a getirirler ve orası hac yeri haline gelir.
Aşağı Aygedzor mucizevi tabiatıyla, meyve bahçelerine sahipti. Bize yakın bir okul vardı, bir pastör ders verirdi.
Şehirde, bir Hamidiye Türk Alayı vardı ve bana ürperti hissi vermekteydi. Beni hep yüksek konuşma! Başını dik tutma! Türk askerleri döver, - ki sıklıla meydana gelmekteydi- diye uyarırlardı. Veya geceleyin Ermeni kız ve kadınlarını kaçırırlar, namuslarına leke sürerlerdi.
Bir gün dam üstünde veg [büyük baş hayvaların tas şeklindeki diz kemiğiyle oynana bir bahis oyunu] oynarken, çarşı tarafından tüfek patlamaları duyduk ve insanlar haykırıyordu: ‘Yaşasın Hürriyet!’. Kardeşim Yesayi bana artık Türklerin Ermenileri döğmeyecek ve kötülük yapmayacaklarını izah etti.
Babam Boğos papaz olarak takdis edildi ve Der Ğevond adını aldı. Seneler geçti, biz küçükler için, ebeveynlerimizle beraber, kız kardeşler, kardeşler, kardeş çocukları, hepimiz bir çatı altında uzun ve mutlu yıllar yaşıyorduk; yatağan görmemiştik.
Geldi 1914 senesi. Yepremverdi, takvimde Ağustos aynının 8’nde Güneş tutulması meydana geleceği ve çok kan döküleceği delâletinde bulunmaktaydı. Ve hakikaten, bir gün ben saban üzerine oturmuş, öküzleri sürmekteydim, Güneş tutulması oldu, Ermeniler ve Türkler dua etmeye başladılar. Bir yaz günü tellâl bağırmaya başladı: “20 yaşından 45 yaşına kadar tüm Erkekler askere çağrılmaktadır.” Ruslara karşı savaş başlamıştı. Erzurum askerlerle dolmuş; bakımsız halde bir başlarına bırakılmışlardı ve tifo salgını hepsini kırmaktaydı. Bu yüzden çokları kaçak durumuna düşmekteydi. Fakat Hükümet herbir kaçak askerin bulunması için bir altın lira vermekteydi, bu yüzden her tarafta arama taramalar oluyordu. Eğer kaçağı bulamazlarsa, ebeveynlerine ölesiye işkence etmeye başlıyorlardı.
Savaş başladığında, İspir’de büyük çoğunluğu Sarıkamış’tan yaralı, soğuktan donmuş vücutlarıyla, hemen hemen yarı ölü halde gelen Türk askerlerin yattığı, bir askerî hastahane tesis ettiler. 1915 kışındaydı, Enver Paşa 12 bin kişilik ordusuyla Rusların üzerine saldırdı. Ruslar Sarıkamış’a kadar geri çekildiler, fakat orada Türk ordusu kuşatıldı ve kötü şekilde yenildi. Harbiye nazırı Enver’in de esir düşmesine ramak kalmıştı, ancak Bayburtlu Arşak adında 19 yaşındaki bir oğlan sayesinde esir düşmekten kurtulur, orduysa her yönde kaçar. İşte bu yarı ölü askerleri İspir hastahanesine getiriyorlardı ve onlar burada ölmekteydiler. Dr. Harutyun adında bir Ermeni doktor itham edildi; onu elleri bağlı halde Erzurum’a götürdüler.
Sonra evleri aramaya, köylülerde silah ve kaçakları aramaya, zavallı Ermenilere eziyetlere, talana başladılar. Yukarı köy sakinlerine, özellikle papaza çok eziyet ederler. Çaresiz bir Türke beş altın verir ve ondan bir mavzer alır. Artık kendisini dövmiyecekleri umuduyla, getirir ve teslim eder. Fakat tekrar dövmesin diye çetebaşı da kendisine beş lira vermesini talep eder.
Paskalya’nın ilk günü, bu köyün bütün Ermenileri, Rusların ilerlemesi esnasında Ermeniler onlarla birleşmesin diye tedbir olarak sürgün edildiler. Bizim yörenin Ermenilerinin bir sloganı vardı: Türklere bizi kırmaları için hiçbir şekilde fırsat vermemek. Bir gün de 40-45 yaşındakileri askere çağırdılar; onlarla beraber de erişkin olmayan 17-20 yaşındakileri. Ermeni oğlanların hepsi askere gitti, yaşlılarsa bedel vererek kurtulmak istediler, ancak Hükümet kabul etmedi. Kurtulunması için adam başı 55 altın ödenmesi gerektiğine ilişkin ferman çıkardı. Ermeniler ödediler, Türklerden hiçbiri ne ödedi ne de askere gitti.
Yukarı köyün Ermenilerini sürgün ettiklerinde, bizi de Mardin taraflarına yollayacaklarına dair söylentiler yayıldı. Ruslar, kendi ilk geri çekilmeleri sonrasında tekrar ilelemeye başladılar. Bunun sonucunda İd’den, Ardahan ve Livana’dan her gün Türk göçmenler gelmekte ve kendileriyle beraber hayvanlarını da getirerek buradan geçmekteydiler.
Bir gün onlardan biri, 60 yaşında ancak geçmişte Türk ordusuna hizmet ettiği için jandarma kıyafetiyle dolaşan Ermeni Sarkis ağaya rastlar. Sarkis ağa, onun kendisini Türk yerine koyduğunu anlar ve rahatını bozmadan onunla konuşmaya devam eder.
Türk şöyle der: - Sizin burada çok Emeniler var, niçin serbest bıraktınız ve kırmıyorsunuz?
Sarkis ağa şöyle der: - Hükümet emir vermedi, nasıl kıralım?
Türk şöyle der: Emir ne demek? Bize de emir verilmiş değildi, ancak emir zaten
Konstantinopolis’ten gelmiştir. Eğer siz kırarsanız, hiç kimse size birşey söyleyemez. Sen, Narman vadisini bilir misin? Biz o vadiyi tamaıyla Ermeni cesetleriyle doldurduk.
Sarkis ağa geldi, bize anlattı. O günlerde İspir’e büyük bir çete ordusu dolmuştu ve sabahtan akşama kadar, davul zurnayla, yüksek gürültüyle, yabani danslarla bizimkileri ürkütmekteydi.
1914 sonlarında İspir’e yeni bir jandarma komutanı geldi; daha 17 yaşında bir yeni yetme idi, Halil çavuşun oğlu olduğunu söylüyorlardı. Bu yeni yetme Ermeni mahallesinin doğu tarafına, yetim ve dul bayan Marinos’un evine gelip yerleşti. Elinde dürbünle, hangi kız veya gelinin evden dışarı çıktığını gözlerdi. Bu yüzden artık kızlarımız evden dışarı çıkmaya korkarlardı.
Bir gün, 1915’in Haziran ayıydı, çıktım, bahçemize gittim. Yolda on yaşında Memed isminde tanıdığım bir Türk yeni yetmesine rastladım. O bana ‘Çok yakında sizi sürgün edeceklerinden gel, sen Türk ol! Yolda babanı, ananı, kardeşlerini, büyük olanları öldürecekler, küçükleriyse Türkleştirecekler, eğer onlar Türkleşmek istemezlerse, onları da öldürecekler. Gel sen şimdi Türkleş ki burada kalasın, tarlalarına evine sahip olasın’ dedi.
Ben şöyle dedim: - Eğer benim yakınlarımı öldüreceklerse ve benim arkamdan ağlayan olmayacaksa, beni de öldürsünler, ben ölümden korkmam, ne de Türkleşirim.
O beni ikna etmek için oldukça uzun konuştu, fakat ben onun söylediklerini hep reddettim. Eve geldim, bizimkilere anlattım. İzleyen günlerde Ermeni köylerini sürgüne başladılar, şehre götürdüler, sonra Bayburt’a.
Sürgün edilenler içinde, dört küçükleriyle beraber büyük ablam Elmas, 102 yaşındaki kaynatası kör Zurnacıyan Sargis ağayla, kızkardeşimin görümcesi yetim ve dul Mariam hanım da vardı.
5 Haziran’da babam yolculuğumuz için altı adet eşek satın almıştı. Onları tarlaya otlamaya götürmüştüm. Akşamleyin geri döndüğümde, göze batan Ermenilerin, aynı zamanda ruhani önder vekili ve papaz olan babam Der Ğevond Hatsagortsyan’ın da tutuklandığını duydum.
6 Haziran’da Hükümet tarafından, ertesi sabah yola çıkmak için hazıranmamız, Harput’a kadar gideceğimiz haberini verdiler.
Sabahleyin zaptiyeler gelmiş, çabuk dışarı çıkmamızı, anahtarları götürüp Hükümet’e teslim etmemizi emrediyorlardı.
İspir Ermenileri geçmişte Lala Mustafa ve Arif Ahmed gibi kıyımcıların ökçeleri altına nasıl düştüklerini, ancak ölmediklerini bir kez daha hatırladılar, şimdi ise artık imha olma korkusu yaşıyorlardı.
Tüm Ermeniler değirmen yakınındaki bahçede, yağmur altında toplandılar. Oraya iki gündür hapsedilmiş olan erkeklerimiz ve aynı zamanda beş genç te geldiler.
İspir kenti ve köyleri Ermenilerinin Bayburt’a ulaşmasına dek, göze batan erkeklerin büyük kısmını kırdılar. Malasa köyüne ulaşmadan kent halkını, Çoruh nehri yakasına götürmek ve kırmak kararı alınmıştı, ancak bütün gece yağan sağnak yağmur bu planın gerçekleşmesine mani oldu. Sabahleyinse henüz Güneş yeni doğmuşken, aniden tepedeki taşların ardından 25 asker ve 6 yeni mezun subay tüfeklerini hazır tutar halde üstümüze saldırdılar. Halk vaveyla kopardı, ancak onlar bizi ‘korkmayın biz sizi kurtarmaya geldik’ diyerek sakinleştirdiler. Ancak sebebi nedir bilmem, bu insanlar bizi Bayburt’a kadar götürdüler.
Bayburt’a vardığımızda yeni takvimle 1 Temmuz’du. Oraya bizden önce bizim köylerin Ermenileri gelmişler, çadırları mezarlık yığınları içinde Çoruh yakınlarında kurmuşlardı. Orada iki hafta kaldık. Bir gece aniden nalbant Sarkis ağa ortaya çıktı ve nasıl kendilerini (yani Ermenileri) kendi birliklerinden ayırdıklarını ve sözde yol inşası için bir dağa götürdüklerini anlattı. Dağın tepesine vardıklarında, orada kendilerini bir vadiye doldururlar ve dört taraftan yaylım ateşine tutarlar ve hepsini de katlederler; ancak birkaç kişi kurtulur. Sarkis ağa karısını ve çocuklarını gördükten sonra, hemen o gece ortadan kaybolur.
Orada bir gün Nışan Peloyan yanıma geldi ve şöyle dedi: - Keğam, bak karşıdan Enver Paşa geçiyor!
Ben Çoruh’un karşı yakasına Garin [Erzurum] boğazına gözümü çevirdim ve iki siyah arabanın toz duman içinde kaybolmuş halde ilerlediğini gördüm.
14 Temmuz’da Erzincan'a doğru yola düştük. Aynı subay ve askerler bizimle beraberdi. 60 altın topladık ve hemem hemen hiçbir olay olmadan, bizi Erzincan’a kadar götürdüler. Erzincan’a ulaştık ve orada birçok idam sehpaları gördük. Bu o gün adam asıldığının işaretiydi. Harput'ta usta Dikran Pirzikyan, o gün Erzincan atölyesi terzi ustalarından 30 kişinin asıldığını söyledi.
Erzincan’da bizi mezarlığa doldurdular, orada bir ay kaldık. Son günlerde Kiskim ve Kuraşen Ermenileri Erzincan’a ulaştılar, onları da aynı şekilde getirip Ermeni mezarlığına doldurdular.
17 Ağustos’ta Erzincan’dan yola çıktık. Bize subaysız halde aynı askerler, aynı zamanda başlarında Şükrü isimli bir başçavuşun olduğu Kiskim’li zaptiyelerle beraber eşlik etmekteydiler. Fırat nehrine ulaştığımızda, nehir kadın, çocuk, erkek sayısız cesetleri sürüp götürüyordu. Nehrin kenarında ince dar bir göz vardı, o delikten geçtikten sonra açık alana çıktık ve orada kaldık. Geceleyin aniden tüfek sesiyle
uyandım, sözde Dersim Kürtleri bizi talana gelmişler ve başçavuşumuz direnmekteydi. Sabahleyin kalktı ve Kiskim’lilerin 120 altın ve İspirlilerin 120 altın vermeleri gerektiğini söyledi.
Kamakh’ı [Kemah] geçtikten iki gün sonra öğle vaktiydi, yüksekte bir köy vardı. Önünde vadi, buraya indikten sonra köy bitişiğindeki dar patikadan geçerek gidecektik. O gün Ağustos’un 27’siydi. Onüç yaşından büyük bütün erkekleri ayırdılar, sözde tarlaya ot toplamaya gidecelerdi. Aynı günün akşamı Kiskim’lilerden Hacı Boğos’un büyük oğlu, İspir’lilerdense konsül Harutyun’un oğlu Karnik geldiler ‘Para verin, bizi kurtarsınlar yoksa öldürecekler’ dediler. Topladık, kaç altın olduğunu bilmiyorum.
Ertesi gün sabahleyin, güney tarafındaki dağın yamacından bizim insanlarımızı götürmekte olduklarını gördük. Sorumuzu jandarmalar şöyle cevapladılar: ‘- Görmüyor musunuz tarlaya ot toplamaya gidiyorlar?’
Yarım saat sonra bize eşlik eden jandarmaların hepsi toplandılar. Başçavuş, tüm kesimlik hayvanların askerlerimizin iaşesi için Hükümete teslim etmemiz gerektiğini emretti. Köylülerden birinin ‘Biz yüklerimizi nasıl nakledeceğiz?’ sorusuna:
- Bu konuda müsterih olun, yük katarıyla ardınızdan getirteceğiz. Götüremeyeceğiniz herşeyi buraya getirin.
Ve göze batan halı, kilim, yorgan vb. herşeyi kendileri yağmalamaya başladılar. Ve tarlanın ortasına oldukça yüksek bir tepe oluşturdular ve bizi ‘yük katarıyla arkanızdan yollarız’ diyerek sürdüler. Hala yollayacaklar...! O gün satmak için hiçkimse birşey getirmedi. O gün Kurçay denilen köyün yanından geçtik, biraz dinlendik ve tekrar yola düştük ve gece yarısında mevkiye ulaştık. Gece karanlığından faydalanarak, bizim erkeklerden üç kişi kervanımıza katıldılar...

VERJİNE SVAZLİAN
ERMENİ SOYKIRIMI.
HAYATTA KALAN GÖRGÜ TANIKLARININ ANLATTIKLARI

_________________
Emeğe saygılı olun, alıntılarınızda link gösterin ...


Revenir en haut
mafilou
Administrateur
Administrateur

Hors ligne

Inscrit le: 04 Sep 2006
Messages: 13 599
Point(s): 41 512
Moyenne de points: 3,05

MessagePosté le: Sam 25 Nov 2017 - 03:28
MessageSujet du message: HAYATTA KALAN GÖRGÜ TANIKLARININ ANLATTIKLARI - VERJİNE SVAZLİAN
Répondre en citant

YEVA MANUKİ ÇULYAN’IN TANIKLIĞI ( 1903, ZEYTUN DOĞUMLU)

1915 yılında yaşanan katliam ve sürgün sırasında ben küçük bir çocuktum; Zeytun dışına çıktığımızı hatırlıyorum; Köyümüz Zeytun’un Aykıtsa Köyü’ydü. Annem sevimli bir kadındı; beş evladı vardı; ama, hepsini de kaybetti; sonra kendisi de öldü… Bizim köyümüzden hayatta kalan bir tek ben varım. Türkler gelip herkesi köyden çıkardılar. Yürümemiz için bize kamçıyla vuruyorlardı. Ellerimizi arkadan bağlayarak, hepimizi götürüp kışla gibi yüksek bir yere doldurdular. Orada bıçak ve baltalarla birinin elini, diğerinin ayağını, bir diğerinin de kolunu kestiler. Bizi anadan doğma soydular!… çırılçıplaktık! Ne don, ne gömlek kalmıştı. Arkamızda, kolu kesilmiş küçük bir oğlan annesini çağırıyordu;ama, annesi daha önce baltayla öldürülmüştü. Orası Der Zor’du. Şiddetli bir soğuk vardı; ısınmak için birbirimizin üstüne yatıyorduk. Sabahleyin gelip bizi toplayarak yeniden insanları katledip suya atmaya başladılar. Mağaranın altından Habur nehri akıyordu. Birinin kafasını, diğerinin ayağını, bir diğerinin elini keserek, kopardılar ve hepsini de yere birbiri üstüne yığdılar. Ölmemiş insanlar vardı, ama kemikleri kırılmıştı; biri ağlıyor, diğeri sızlıyordu; bir yandan kan kokusu, diğer yandan açlık… Mucize eseri olarak hayatta kalanlar cesetlerin, paramparça edilmiş insanların altından, kanların içinden çıkıp, o kuyuda bir kanalizasyon bulmuşlar ve içinde yürümeye başlamışlardı. O pis sulardan içenler karınları şişerek öldüler. Sonra ben yeryüzüne çıktım ve yürümeye başladım. Etrafta kimsecikler yoktu. Birden bir Arap çoban görüp, ona yaklaştım. O bana acıdı; süt verdi; içtim. Sonra da, beni kendi çadırına götürdü, bana yiyecek verdi; yedim. Orda biraz dinçleştim; kendime geldim. Sonra, o beni Maraş’a götürdü. Beni de Maraş’taki Alman Yetimhanesi’ne verdi; ben, orda öğrenim gördüm. 1921 kargaşası sırasında Halep’e geldik. 1946’da da Ermenistan’a geldik. Gözlerim neler görmedi ki!… Bu gözlerim nasıl kör olmadı?…

SVAZLİAN, VERJİNE, ERMENİ SOYKIRIMI. HAYATTA KALAN GÖRGÜ TANIKLARININ ANLATTIKLARI
_________________
Emeğe saygılı olun, alıntılarınızda link gösterin ...


Revenir en haut
azad
V.I.P.
V.I.P.

Hors ligne

Inscrit le: 06 Sep 2006
Messages: 768
Point(s): 2 262
Moyenne de points: 2,95

MessagePosté le: Ven 11 Mai 2018 - 01:09
MessageSujet du message: Verjine Svazlian SOYKIRIMI'DAN KURTULAN GÖRGÜ TANIKLARININ HATIRALARI
Répondre en citant

DİKRANUHİ MOVSESYAN’IN TANIKLIĞI ( 1943, TOMARZA DOĞUMLU) BÜYÜKANNEM

Büyükannem, askere alınmaması için kocasını savaş sırasında bir kuyuda saklar; zira götürülenlerin öldürüldüklerini biliyorlardı. Bir de, “Ermeniler askere alınmayacak” diye bir haber yayılır. Büyükannem kocasını kuyudan çıkarıp, getirir sedirin üstüne oturtur. Büyükbabamın yüzünün sapsarı olduğunu görür; o çok zayıflamışmış. Sonra bir emir gelir: “Ermeni erkekleri dışarı çıksın; barışacağız” diye. Büyükbabam da gider barışmaya. Ama yakalayıp ellerine kelepçeleri takarlar; götürüp hepsini de ırmağın kenarında boğazlarlar.
Büyükannem der ki: “Armenak, sonunun böyle olacağını bilseydim seni o kadar uzun süre kuyuda saklamazdım.”
Büyükannemin bir kızı, bir de ikiz oğulları olur. Fransızlar gelip çocukları toplarlar ve öksüzler yurduna götürürler; büyükannemin iki oğlunu da götürürler. Büyükannem ve yanında kalan kızı, Türklere satıp geçimlerini sağlamak üzere ketenden yere serecek kilimler örerler.
Katliam başlar; yağmalama olayları olur; kızların namusu da elden gider.
Büyükannem kayınbabasına der ki: “Düğünümde bana bir sürü altın takmışlardı; onları çıkarıp bir güvece dolduralım.”
Katliam sırasında on yaşında olan, babamın babasına gelince, katliamdan sonraki 5-6 yıl boyunca gece yarılarına kadar babasıyla çalışırmış ki Türkler içeri daldığında uyanık olsunlar.
Dul kalan büyükannem kendisinden yaşça çok küçük bir gençle evlenir; o genç on altı yaşında ya var ya yokmuş. Büyükannem başında kendisini koruyacak bir erkek bulunmasını istemiş. Gencin babası karşı çıkmış o uygunsuz evliliğe; gelip büyükannemi sopayla dövmüş ve demiş ki: “Sen eşek kadar çoluk çocuk sahibi karı benim oğlumu baştan çıkarıyorsun.” Ama onlar büyükannemin bir koruyucusu olsun diye evlenmişler. Sonra babam Nazar doğmuş, sonra halam ve diğerleri. Sonra o genç büyükbabam hastalanır; apandisiti patlar; hekimler hastalığının nedenini anlayamazlar ve ölür. Büyükannem de düşer, omuzu çıkar; “Ah, kolum!” der; yataklara düşer ve acıdan ağlar. Babam Nazar henüz on bir yaşındayken babasını kaybeder. Annesi ise genç kocasının nasıl gömüldüğünü bile bilmez.
Babamın amcası Nazar’a sorar: “Bizim paramız yok; annen yatakta, babanın kefenini kim yaptı biliyor musun? Emin Krikor kumaş tüccarıdır; o yaptı. Şimdi parasını istiyor.”
Babam Nazar da o genç yaşında Emin Krikor’un evine gider ve der ki: “Biz fakir bir aileyiz; annem hasta yatıyor. Kefenin kaç para tuttuğunu sormaya geldim. Param olursa ödeyeceğim; zira babamın mezarında borç içinde yatmasını istemem, o yüzden bilmek istiyorum.”
Emin Krikor da: “190 kuruş tuttu” diye cevap verir.
Bir gün babam gider Krikor’a bir altın verir. Başka bir gün de 90 kuruş verir ve şöyle der: “Babam mezarında borçlu olarak yatmadığı için artık rahatım.”
Emin Krikor parayı cebine koyar ve der ki: “Helal olsun, sen borcunu ödemesini bildin.” Kızına da der ki: “Çay getirin; bir yastık getirin sırtına koyun; hamur işi yiyecekler getirin yesin.” Babam çayı hayatında ilk defa orada içer.
Yıllar geçti; babam tanınmış bir insan oldu. Herkes Nazar’ın inşa ettiği evleri parmakla gösterirdi. Allah’a şükür ki, maddi durumumuz iyiydi. Ama sen şu kaderin cilvesine bak ki, büyükbabamın kefeninin parasını isteyen o Emin Krikor öldü. Oğlu Kızılırmak’ta boğuldu; kızı ise aklını kaybetti: temizlik takıntısı başlamıştı. Leğen kemiği aşındı; hastaneye kaldırıldı. Babam onun bütün masraflarını üzerine aldı; o hastanın günlük masraflarını kendisi karşılıyordu. Ameliyat ederler; babam platin getirtir ve yerleştirirler; ama ameliyat başarılı geçmez. Kız o vaziyette eve gelir; babasının ve annesinin ölmüş olduğunu görür. Bütün defin masraflarını babam karşılar. Öyle ki, hayat nedir? Servet nedir? Güzellik nedir? Bilim nedir? İnsan hiçbir şeye güvenmemeli; zira bütün bunları düzenleyen Tanrı’dır. Önemli olan “Her şeyden evvel bana sığın” diyen Tanrı’nın sözüdür.
O adam zengindi; büyükbabamın kefenini hazırlamıştı; ama kendi şahsı ve ailesi için hiçbir şey yapamadı. Ölünce onu babam gömdü. Onun karısı öldü; onu da babam gömdü. Kızı aklını kaçırıp öldü; onu da yine babam gömdü. “Ne idim; ne oldum; daha neler olacağım.” sözleri ne kadar doğru!

VERJİNE SVAZLİAN
ERMENİ SOYKIRIMI. HAYATTA KALAN GÖRGÜ TANIKLARININ ANLATTIKLARI
_________________

Karanlık aydınlıktan, yalan gerçekten kaçar, Güneş yanlız olsada etrafa ışık saçar,üzülme doğruların kaderidir yanlızlık, kargalar sürüyle, kartallar yanlız uçar.


Revenir en haut
azad
V.I.P.
V.I.P.

Hors ligne

Inscrit le: 06 Sep 2006
Messages: 768
Point(s): 2 262
Moyenne de points: 2,95

MessagePosté le: Ven 11 Mai 2018 - 01:17
MessageSujet du message: Verjine Svazlian SOYKIRIMI'DAN KURTULAN GÖRGÜ TANIKLARININ HATIRALARI
Répondre en citant

SIRPUHİ DERDERYAN’IN TANIKLIĞI (1902, YOZGAT, MENTEŞE KÖYÜ DOĞUMLU)

Menteşe, Yozgat’ta bir Ermeni köyü idi. Babamın adı Daniel’di, anneminki Varvara. Arşak ve Dikran isminde iki abim ve iki de ablam vardı. Babam erken ölmüştü. Abilerime gelince 1915 başında jandarmalar köyümüzü kuşattılar ve saldırdılar. Erkekleri topladılar, köyden dışarı çıkardılar ve biz tüfek atışlarının sesini duyduk. Ağlama ve feryatlar içinde köylülerle vadiye gittik; onların cesetlerini getirdik ve gömdük. Ablalarımdan Yester evliydi ve beş yaşında bir oğlu vardı. Türk jandarmalardan biri ablamın kocasını öldürdü, ablamı kaçırıp kendi kadını yaptı, oğlunu da sünnet edip islâmlaştırdı. Henüz evlenmemiş olan diğer ablam Alis te, başka bir jandarmanın payı oldu.
Ben bizim ailenin en küçüğüydüm. Alis ablam beni yanına aldı ve sakladı. Öyle ki ben tehcir, sürgün görmemişim. Ancak annemi sürgüne götürdüler, yolda şehit olmuş olacak ki, hiçbir haber alamadık. Mütareke’den sonra, Ermeni gönüllüleri Ermeni yetimleri Türk evlerinden ve çöllerden toplamaya başladıklarında, bir gün ben, ablama hiçbir şey söylemeden, yetim toplayanlarla kaçtım, zira ben Ermeni olduğumu biliyordum. Onlar beni Near East Relief [Yakın Doğu Yardım Komitesi] himayesinde olan bir Amerikan yetimhanesine götürdüler. Önce bizi Mersin’e, sonra Beyrut Amerikan Yetimhanesi’ne götürdüler; orada örme işini, trikotaj uzmanlığını öğrendim. O yetimhanede beni evladı gibi seven yaşlı biri vardı. Beni sürgünde karısını kaybetmiş olan Hovsep’le tanıştırdı. Biz evlendik; çocuklarımız Daniel ve Yester oldular.

VERJİNE SVAZLİAN
ERMENİ SOYKIRIMI. HAYATTA KALAN GÖRGÜ TANIKLARININ ANLATTIKLARI
_________________

Karanlık aydınlıktan, yalan gerçekten kaçar, Güneş yanlız olsada etrafa ışık saçar,üzülme doğruların kaderidir yanlızlık, kargalar sürüyle, kartallar yanlız uçar.


Revenir en haut
azad
V.I.P.
V.I.P.

Hors ligne

Inscrit le: 06 Sep 2006
Messages: 768
Point(s): 2 262
Moyenne de points: 2,95

MessagePosté le: Ven 11 Mai 2018 - 01:17
MessageSujet du message: Verjine Svazlian SOYKIRIMI'DAN KURTULAN GÖRGÜ TANIKLARININ HATIRALARI
Répondre en citant

SUREN SARGISYAN'IN ANLATTIKLARI 3 (1902, SEBASTIA-SIVAS DOĞUMLU)

Kaleden sonra eski bir köprünün üstünden geçtik ve sarp bir dağa tırmanmaya başladık. Pek çok insan yolda kaldı; onlar dağın dik yamacına tırmanamıyorlardı. Sonunda dağın zirvesine ulaştık. Çayırlarla kaplı bir tepede o gün yumuşak çimenler üstünde uyuduk. Akşam bağırmaya başladılar : "şehirliler köylülerden ayrılsın!" şehirliler aşağı indiler. Akşam onların üstünü aradılar; para arıyorlardı. Sonra, bütün gelin ve kızları uzaktaki bir binanın bulunduğu tarafa götürdüler. Kervanda ağlama sızlama başladı. O gelin ve kızları götürmüşler, gün ışıyıncaya kadar onlara tecavüz etmişlerdi. Ertesi gün onları getirip analarına teslim ettiler.

Bu bizim aştığımız son dağdı. O tepeden, uzakta, çok uzakta bulunan çöl görünüyordu. Aşağıda sanki okyanus sularındaki gibi bir dalgalanma vardı. şehirler, uzak köyler ve Adıyaman görünüyordu. Bu yerden bir gün yürüdükten sonra Misak Manuşyan'ın**** doğum yeri, bahçeler içinde kaybolmuş Adıyaman gözüktü. Adıyaman'ın yeşil bahçelerinde sanki biraz rahatladık. Yerli Ermeniler ekmek getirip bize dağıttılar. Orda iki gün kaldıktan sonra bizi yeniden sürdüler; bizimle birlikte bütün Adıyaman Ermenilerini de sürgün ettiler. Güzel ve acımasız Tavros Dağları geride kaldı. Serin dağlardan aşağı indiğimizde sıcak hava bizi boğuyordu. Yirmi-otuz eziyet dolu, ölüm habercisi günü geride bırakmıştık. Mevcudu yarı yarıya azalan kervanımız Samosat'ın[Samsat] güneyinde, Fırat Nehri'nin kıyısında konakladı. Her taraf cesetlerle kaplıydı: ölü kadınlar, her tarafa yayılmış yerde yatan çocuklar, tarlalarda, kumların üstünde, her yerde yarı ölü hastaların iniltileri, yardım dileyen bakışlar ve onların yanında kokuşmuş, çürümüş,şişmiş, büyük bir kısmı kadınlara ait cesetler. Dante'nin Cehennemi Fırat'ın kıyısındaydı. Halk Fırat Nehri'nin suyuyla yıkandı. Ne buldularsa yediler; yumuşak kumun üstünde sessiz ve rahat uyudular. Acı ifade eden boğuk hıçkırık sesleri yavaş yavaş kesildi. Sanki her şey duruldu; ay gökyüzünde dağların gerisinde kayboldu. Halk yorgun ve bitkindi. Aniden, Türk jandarmalar oraya zorla getirilmiş Kürtlerle birlikte karanlıkta uyuyan insanları, ölüleri, hastaları ezerek muhacir saflarının arasına vahşice daldılar; sağda solda kaba bir biçimde arama yapmaya başladılar; küçük yaştaki çocukları topluyorlardı. Halk dehşet içinde uykusundan uyandı. Korku içinde birbirlerine karıştılar. Gürültüden biz de uyandık ve çevremizde neler olup bittiğini anlamak için şaşkınlıkla sağa sola bakmaya başladık. Aniden iriyarı, dev gibi bir Kürt halının altında olduğumu fark etti. Bana doğru gelip, çekiştirdi; sağ kolunu belime doladı ve beni kaldırıp götürmek istedi.
Bizimkiler dehşet içinde çığlık atmaya, ağlamaya başladılar. Halamın kızı bir yolunu bulup beni Kürdün pençelerinden kurtarmayı denedi; ama nafile. Kürt beni bırakıp onu iterek yere attı. Beni yeniden kaldırıp götürmeye kalktı. Götürürken belimi o kadar çok sıkıyordu ki, kaburga kemiklerim neredeyse kırılmak üzereydi; nefesim kesiliyordu. Biraz taşıdıktan sonra, yoruldu ve beni vahşice yere fırlattı ve önünden yürümemi emretti. Yolda başka Kürtler de aynı şekilde çocuklar götürüyorlardı. Bizi yanan odun yığınlarının etrafına götürdüler; orda 150-200 çocuk ve dört de ihtiyar toplanmıştı. Ben bu yaşlıların buraya nasıl varabildiğini anlayamıyordum; gerçekten de bir mucizeydi bu! Sekiz-on kadar jandarma ellerinde süngülü tüfekleri, yanlarında on beş-yirmi Kürtle gelip çevremizi sardı; bizleri kumlu bir tepenin üstüne yaş ve boy sırasına göre sıra sıra dizdi. Kadının biri küçük oğlunu kurtarmaya gelmişti. Jandarmalardan biri ona ağır bir biçimde küfrederek onu itip çukura attı. Kadın ayağa kalkıp içler acısı bir sesle : "Yetişin! Çocukları boğazlıyorlar!" diye haykırdı. Aniden, karanlıkta, binlerce ananın boğuk sesi göğe yükseldi. Jandarma komutanı halka ateş ediImesini emretti. Onlar silahlarını doğrultup halka ateş ettiler. Artık kadın sesi duyulmuyordu; sadece vurulan kadınlar ağlıyorlardı. Odun yığınlarının ateşini canlandırdılar; dört ihtiyarı ayağa kaldırdılar. Jandarmalar yaşlılara şöyle emretti : "Birbirinize dayanın, birbirinize". Onların dördü de birbirine dayandı; birbirinin beline sarıldı.Jandarmanın teki tüfeğini doğrulttu; ateş etmek istiyordu. Namlunun ucundaki ihtiyar tüfeği bir kenara itti ve ona yalvarmaya başladı : "Biz yaşlıyız! Biz hiçbir şey yapmadık! Allah aşkına, bizi öldürmeyin!"

Jandarma gürledi : "Siz yaşlısınız; hiçbir şey yapmamışsınız; ama siz de Ruslar gelsin, Türkiye yıkılsın, Türkleri iyi katledebilmesi için Andranik'in kılıcı keskin olsun diye kiliselerinizde Allah'ınıza dua etmşisiniz." Jandarma ateş etti; dört yaşlı birlikte yere yığıldı. Ayakta duran Kürtler, yaşlılar cansız kalıncaya kadar odunlarla onların burnuna, ağzına, kafasına vurmaya başladı. Onların boyunlarına ip geçirip yakınlardaki Fırat Nehri'ne kadar sürüklediler. Sıra çocuklara gelmişti. Ilk sıradaki çocuğu getirip ayakta durduruyorlardı; Kürtler çocuğu cansız kalıncaya kadar sırtından, karnından bıçaklıyorlardı. Onu iple çekerek Fırat Nehri'ne götürüyorlardı. Bu şekilde 2, 3 ya da 4 saat geçti. Sıra bize gelmişti. Kürtler tepemizde durmuş bize bakıyorlardı. Daha önce yaklaşık iki yüz çocuk öldürmüşlerdi. Jandarmanın biri yavaş adımlarla bize doğru geldi ve bize : "Defolun gidin!" diye bağırdı. Grup halinde koştuk; halkın arasına karıştık. Gelinim uyandı beni yatırdı. Gece yarısı bir oğlan aniden ıslak elbiselerle gelip yakınlarının tepesine dikildi ve durmadan şu sözleri tekrarladı : Allahım sana şükürler olsun! Allahım ölmedim." Sabah onun vücudunun tamamen delik deşik olduğunu gördüm. Sıcaktan kurtlandı ve acılar içinde kıvranarak öldü.

Uyku bastırmadan önce birden garip bir ses duydum : kadının biri yukarımızda ağlıyordu. Yüksek bir yerde iki kadın birbirine sarılmış, titreyerek, dehşet içinde büzülerek oturmuş ağlıyordu. Dev gibi bir Kürdün, elinde büyük bir hançerle onlara baktığını zar zor fark ettim. Onların bir ana kız olduklarını sonradan duydum. Kadın inliyor, bu olaylara sebebiyet verenlere lanetler yağdırıyordu. Beddualar! Türklere sonu gelmeyen beddualar yağdırıyordu. Sonradan duyduğuma göre, Türk zaptiye komutanı sabah gelip o ana kızı götürmüştü. Amcamın iki torun çocuğu ve amcamın beş yaşındaki çok sevdiğim oğlu Sımbat Fırat Nehri'nin kıyısında öldüler. Hareket emri geldi. Fırat'ın kıyısından ilerledik. Üstü halılarla kaplı bir çeşit kayık vardı; halk zar zor o kayığa bindi; kayığın ismi de "Nav"dı. Kürtler kadınları tepeden tırnağa arıyorlardı; para arıyorlardı. Kayık akıntının gittiği yönde yol alıyordu. Diğer yakaya geçene kadar saatler geçti. Kürtler tahtaları ters çevirince kadınlar, çocuklar suya dökülüyorlardı. Ölene kadar unutamayacağım bir olay var : iki dev gibi Kürt çıplak, güzel, yetişkin bir kadının üzerine saldırmış, onun para kesesini almaya çalışıyordu. Kadın olanca gücüyle karşı koyuyor, onları yere atıyordu. Onlar ayağa kalkıp yeniden ona saldırıyorlardı. Bunun bu şekilde ne kadar sürdüğünü bilmiyorum. Kadını çırılçıplak soydular; elbiselerini yırttılar; kesesini alıp gittiler. Aniden, onun yanında 7-8 yaşlarında, annesinin verdiği mücadeleyi gözlerini kocaman açmış bir şekilde titreyerek, ağlayarak ve çığlık atarak takip eden, küçük bir kız gözüme ilişti. Ben o kızın gözlerinin benzerini ne tablolarda ne de gerçek hayatta gördüm. Kadın uzandığı yerden kalktı; kızını kucakladı ve titrek bir sesle : "Öldük kızım! Artık ne paramız var, ne de elbisemiz" diyerek bir atlayışta kızıyla birlikte kendini nehrin sularına bıraktı.

Bütün bir gün yürümek üzere yeniden yola düşmütşük; güneş ortalığı kavuruyordu; su yoktu. Amcamın kızı Haykanuş'u yolda, bir ağacın altında terk ettik; o canlıydı; arkamızdan bize bakıyordu. Uzakta, alçak bir yerde su göründü. Insanlar ellerine kaplar alıp koştular. Jandarmanın biri : "Su içmeniz mümkün değil; su cesetlerle dolu" dedi. Iki-üç günlük yol kat ettikten sonra, yeniden çocukları topladılar; iki-üç yetişkini vurdular; para talep ettiler. Sonra bizi serbest bıraktılar.

Sonunda uzun, eziyetli bir yoldan geçtikten sonra Suruc Çölü'ne vardık. Bu gerçek bir mezbahaydı; orda günde yüzlerce kişi ölüyordu. Bizim köylülerin hemen hemen yüzde 70'i orda can verdi. Benim için en ağır ve en korkunç acı 4-5 yaş
ındaki Yeram isimli erkek kardeşimi bir ağacın altında terk edişimiz oldu. O bizim arkamızdan ağlıyordu. Vay! Ben o günü şimdiye kadar unutamıyorum! Son gelenlerin verdikleri bilgiye göre, o, on beş gün kıvrandıktan sonra ağlayarak, açlık, susuzluk ve geceleri hüküm süren soğuktan can vermiş. Suruc Demiryolu Istasyonu'na doğru hareket ettik. Yolda bir Kürt kadın kız kardeşim Elmon'u (o altı-yedi yaşlarındaydı) elinden tutup götürdü. Tren Istasyonu'nun yakınlarındaki bir handa konakladık; sonra bizi ordan çıkarıp, Halep taraflarına sürdüler; daha sonra da sağ kalanların yarısı Deir-es-Zor'a gitti; diğer yarısı gerisingeri Suruc'a geldi. Bize lavaş ekmek dağıtıp : "Padişahım çok yaşa!" bağırmamızı emrettiler .Halk arasında, sözüm ona Enver Paşa'nın karısıyla gelip yakınımızdan geçtiği ve Diyarbekir'e doğru gittiği haberleri yayıldı. Bizi ordan da demiryolu boyunca yürüterek Ras-ül-Ayn Ġstasyonu taraflarına, doğuya sürdüler. Ras-ül-Ayn istasyonuna vardık. Bizi 2-3 kilometrelik parke taşıyla döşenmiş yolun iki yanına dizdiler. Birbirinden belli mesafelerle ayrılmış, üstünde kazıklar bulunan platformlar kurmaya başladılar. Geceyarısı insanları getirip o kazıkların dibine, yolun bir ucundan öteki ucuna sekizer kişilik gruplar halinde yan yana dizdiler. Çoğunun kafasını kesmişler ve kare yığınlar oluşturmuşlardı. Doğudan bize benzer muhacirler getirip, yolun öteki tarafına yan yana dizdiler. Yukardan güneş, aşağıdan ise sıcak taşlar bizi kavuruyordu. Neredeyse ölüyorduk; ağlayan sesler "Su!" diye yalvarıyordu; ama getiren yoktu; su yoktu.

Askerler, jandarmalar, Kürtler gelip-gidiyordu; bir şey için hazırlık yapıyorlardı. Aniden, uzun bir katar geldi ve karşımızda durdu. Halkı trenden indirdiler; vagonlar geldikleri yoldan geri döndüler. Onlar Tekirdağlı, Rodostolu, Adrianopolisli [Edirneli], Malkaralı Ermenilerdi; Trakyalıydılar. Halk, kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve kızlar, şaşırmış ve ne yapacağını bilmez haldeydi. Yeni yerleşim yerlerine gideceklerini söyleyerek onları kandırmışlar ve buraya getirmişlerdi. Onlar bizi uzaktan fark edip sağa sola hareket etmeye, haykırmaya, malları için ağlamaya başladılar. Zaptiyeler saldırıp onları sakinleştirdiler ve zorla demiryolu hattı boyunca oturttular. Onları bulunduğumuz yerden görüyorduk : bayram elbiselerini giymiş insanlar, beyaz giysili kızlar, vs. Akşam, erkekleri boğazladılar; cesetlerini platformların önüne dizdiler; sonra, beyaz giysili kızları getirip gecenin karanlığında hepsini kazığa oturttular. Onların annelerinin ve yakınlarının çığlıkları, ağlama sesleri ve bağrışmalarından kulaklarımız sağırlaşıyordu. O adamların Andranik Paşa'yı omuzlarına aldıklarını, kızların ise "Bir kartal gibi" şarkısını söyleyerek sokaklarda Türklerin gözü önünde Andranik'e çiçek buketleri sunmuş olduklarını duydum. Ve işte Türkler onlardan intikam alıyorlardı.


Verjin Svazliyan
_________________

Karanlık aydınlıktan, yalan gerçekten kaçar, Güneş yanlız olsada etrafa ışık saçar,üzülme doğruların kaderidir yanlızlık, kargalar sürüyle, kartallar yanlız uçar.


Revenir en haut
azad
V.I.P.
V.I.P.

Hors ligne

Inscrit le: 06 Sep 2006
Messages: 768
Point(s): 2 262
Moyenne de points: 2,95

MessagePosté le: Ven 11 Mai 2018 - 01:22
MessageSujet du message: Verjine Svazlian SOYKIRIMI'DAN KURTULAN GÖRGÜ TANIKLARININ HATIRALARI
Répondre en citant

Survivants - Verjin Svazliyan – Maraş 148-151

http://team-aow.discuforum.info/t1898-Maras-Kazas.htm#p46791

148 (148). VERGINE MAYIKYAN’IN ANLATTIKLARI (1898, MARAŞ DOĞUMLU)


149 (149). MAKRUHI HALACYAN’IN ANLATTIKLARI (1900, MARAŞ DOĞUMLU

150 (150). LEVON SARGIS EVRENGECYAN’IN ANLATTIKLARI (1908, MARAŞ DOĞUMLU)

151 (151). ARAM MOMCIYAN’IN ANLATTIKLARI (1909, MARAŞ DOĞUMLU)

_________________

Karanlık aydınlıktan, yalan gerçekten kaçar, Güneş yanlız olsada etrafa ışık saçar,üzülme doğruların kaderidir yanlızlık, kargalar sürüyle, kartallar yanlız uçar.


Revenir en haut
Contenu Sponsorisé






MessagePosté le: Aujourd’hui à 11:10
MessageSujet du message: Verjine Svazlian SOYKIRIMI'DAN KURTULAN GÖRGÜ TANIKLARININ HATIRALARI

Revenir en haut
Montrer les messages depuis:   
Armenian on web Index du Forum -> Le Génocide Arménien - Հայկական Ցեղասպանութիւն - 1915 Ermeni Soykırımı -> Témoignages sur le génocide et la déportation des Arméniens Toutes les heures sont au format GMT + 1 Heure
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet
Page 1 sur 1
Sauter vers:  

 



Portail | Index | Créer un forum | Forum gratuit d’entraide | Annuaire des forums gratuits | Signaler une violation | Conditions générales d'utilisation
phpBB
Template by BMan1
Traduction par : phpBB-fr.com