Welcome Guest: Register | Log in
 
FAQ| Search| Memberlist| Usergroups
 
Bitlis vilayeti, Bitlis sancağı - Բաղեշ նահան, Բաղեշ գաւառ
 
Post new topic   Reply to topic
Armenian on web Forum Index -> D'hier à nos jours - Երեկ և այսօր - Dünden bugüne -> Les villes d'Arménie Occidentale - Batı Ermenistan yerleşim yerleri Goto page: 1, 2  >
Previous topic :: Next topic  
Author Message
Palutzi
Modérateur
Modérateur

Offline

Joined: 05 Sep 2007
Posts: 3,974
Point(s): 13,349
Moyenne de points: 3.36

PostPosted: Wed 26 Nov 2008 - 07:19
PostPost subject: Bitlis vilayeti, Bitlis sancağı - Բաղեշ նահան, Բաղեշ գաւառ
Reply with quote

BİTLİS VİLAYETİ




Van Gölü’nün batısındaki bu vilayet, sınır bölgesinde olmamasına rağmen Mayıs sonundan beri savaş bölgesinin tam ortasında bulunuyordu. Rusların hedefi gölün güneyinden dolanarak Bitlis’e ilerlemekti; ne var ki Türkler bu harekatın önünü kesmeyi başardılar. Eyalette, özellikle Muş Ovası ve Sason dağlarıyla Bitlis ve Siirt şehirlerinde 780.000 Ermeni yaşamaktaydı. Savaş başladığından beri Talat’ın kayınbiraderi vali Mustafa Halil sık sık Ermenilerin evlerini aramadan geçirtmişti. Aralık ve Ocak aylarında Bitlis çevresindeki Ermeni köyleri talan edildi. Nisan ayında ise Muş Ovasında bu tür olaylar daha çok görülüyordu. 1 Mayıs’ta Muş’ta üç Ermeni asılmış, Ermeni mahallesi kuşatılmıştı. Çalışacak durumda olan erkekler yol yapımında görevlendirilmiş ya da öldürülmüşlerdi. Fakat bu daha başlangıçtı. Mayıs sonunda Cevdet Van’ı terkederek güney yönüne doğru kaçmaya başladı. “Kasap Taburu” diye anılan 8.000 askeriyle Siirt’e giren Cevdet, Ermeni piskoposuyla Keldani başpiskopusunu meydanda yaktıktan sonra Ermenileri öldürttü. Musul’a doğru yola çıkmış olan 1.700 kadından sadece 600-700’ü (5) sekiz günlük zorlu bir yürüyüşten sonra Musul’a ulaşmıştı. Kısa süre sonra, İran’dan çekilmekte olan Enver’in amcası Halil birliklerini Cevdet’in birlikleriyle birleştirdi. Birlikte Bitlis’e ilerleyerek Haziran ortalarında şehri kuşattılar. Cevdet Ermenilerden kurtarmalık olarak 5.000 lira istedi ve ileri gelen 20 Ermeniyi astırdı. Kentteki 4.500 erkek tutuklanıp kurşuna dizildi ve kendilerinin kazmak zorunda bırakıldıkları toplu mezarlara gömüldüler. Ermeni aileleri topluca intihar etmişlerdi. Hayatta kalan genç kadınlar ve çocuklar kentten çıkarılıp kalabalığa teslim ediliyor ya da kurşana diziliyordu. Bu “işe yaramaz” halktan geriye kalanlar güneye doğru yola çıkarıldılar.

Eyaletteki en önemli Ermeni kolonisi Muş Ovasının 200-300 köyünde yaşıyordu. Bu 60.000 insanın 25.000’i Muş’ta oturmaktaydı. Mayıs sonunda, yaşlı Kürt Reisi Musa Bey tarafından hazırlanan bir saldırı gerçekleşti. Musa Bey’in Abdülhamit döneminde kötü bir ünü vardı, şimdi ise 16 yaşındaki torununun desteğiyle bir dizi çeteyi yönetiyor ve bütün bölgeye korku ve dehşet saçıyordu.

Kazım Bey’in Muş garnizonunu takviye etmek için 10.000 askerle Erzurum’dan geldiği 3 Temmuz günü Muş katliamı başladı. Enver’in yakın arkadaşı olan mutasarrıf Servet Bey, Ermenilerin silahlarını teslim etmelerini ve önemli miktarda fidye ödemelerini emretmişti. İleri gelenlerin tutuklanıp işkence görmesinden sonra Ermeniler direnme kararı aldılar: Evlerinde barikatlar kurup mahallelerinde savunmayı örgütlediler. Topçu saldırısı mahalleyi yerle bir ettiğinde başka mahallelere sığınıyorlardı. Ne var ki savaş son derece eşitsizdi: İsyancılar bir mahalleden ötekine izleniyor ve yokediliyorlardı. İçlerinden bir çoğu eşlerini ve çocuklarını kendi elleriyle öldürdükten sonra ihtihar etmeyi yeğlediler. 4 Temmuz’a gelindiğinde sadece Zov mahallesi direnmekteydi. Bu mahallede 10.000-20.000 insan siperlenmişti; bunların yarısı gece karanlığından yararlanarak dağlara kaçıp kurtuldular. Diğerleri Türk askerleri ve Kürtler tarafından saman dolu ahırlarda toplandı ve üzerlerine benzin dökülerek yakıldılar; nerdeyse tümü de kömür haline gelerek korkunç şekilde can verdi. Hayatta kalan az sayıda insan ise Urfa yönüne doğru yola çıkarıldı, ne var ki hedeflerine ulaşmadan önce Fırat’ın doğusundaki Genç’te boğuldular.

Geriye, o güne kadar çevre yerleşimlerden kaçan 30.000 mülteciye kapılarını açmış olan 20.000 nüfuslu Sason kalmıştı. Ermenilerin silahsızlandırılmasından sonra asker kaçakları dağlara sığınmışlardı. Savaşın başlanğıcında Kürtlerle Ermeniler arasında dostluk açıklamaları yapılmış olmasına rağmen, “yük taşıma taburu” kurmak için götürülen 3.000 Ermeni erkeği misilleme olarak Harput-Palu arasında jandarmalarla Kürtler tarafından öldürüldü. Daha güneyde Pasank kaymakamının emri altındaki Kürtler Diyarbakır’la Sason arasındaki köyleri yakıp yıktılar: Arakelotz Manastırına sığınan 4.000 Ermeni, susuzluk nedeniyle Sason’a geri dönmek zorunda kalıncaya kadar birbuçuk ay bu manastırda kendilerini savundular.

O zamana kadar hükümet hoş olmayan deneyler nedeniyle Sason’u rahatsız etmemişti. Muş mutasarrıfının aracı olarak yolladığı Ermeni ileri gelenlerinin baskısına rağmen, Sason Ermenileri silahlarını teslim etmeyi kesinlikle reddetmişlerdi. Bunun üzerine Kürtleri toplayan Vali-1894 ve 1902 olaylarında olduğu gibi—şehri kuşatmalarını istedi. Fakat Sasonlular, Roupen ve Vahan Papaziyan’ın (Papaziyan Van milletvekiliydi) liderliğinde Antağ Dağına (6) çekildiler. Temmuz başında bir Türk Süvari Alayı Kürtlerin desteklemesi için gönderildi. Ermeniler neredeyse bir ay boyunca direndiler. 20 Temmuz’da cephaneleri bitinci gruplar halinde dağılarak dağlarda saklanmaya çalıştılar; çoğu öldürüldü ya da açlık ve bitkinlikten hayatını yitirdi. Antağ tepelerinde bir grup, ellerindeki ilkel kesici ve delici aletlerle hala direnmekteydi. Türkler 5 Ağustos’ta bu son direniş odaklarına karşı saldırıya geçtiler. Bu saldırıdan canlarını kurtaran az sayıda Ermeni gerilla savaşı yürütmeyi sürdürdü. İçlerinde Roupen ve Papazyan’ın da bulunduğu 30 kişi Türk hatlarını yararak Eylül ayında Erivan’a ulaşmayı başardılar (7).

Böylece, Rusların Bitlis saldırısının başarısızlığı vilayetteki 180.000 Ermeninin ölümüne neden olmuştu. Muş ve Sasonlu Ermeniler Rus toplarının gürültüsünü duyuyordu, fakat Van'’a olduğu gibi kurtuluş gerçekleşmedi. Daha sonra 4. Rus Ordusu ve Ermeni lejyonları Van'’ yeniden işgal ettiklerinde (Eylül 1915) ve Vostan'ı (Ekim), Muş’u (Şubat 1916) yeniden ele geçirdiklerinde artık kurtarılacak Ermeni kalmamıştı. “Bir Ermeniye bir altın” vadeden Transkafkasya Ermeni cemiyetlerinin bütün çabasına karşın Türk ve Kürt evlerinde zorla müslümanlaştırılmış 5.000-6.000 kadın ve çocuktan daha fazlasına rastlanmadı.

Bu nedenlerden dolayı, Bitlis vilayetindeki olaylar genel sürgün planının dışında görülmelidir. Burada savaşın tam göbeğindeki Ermeni halkı, “iç düşmana” karşı azgınca saldırtılan Türk askerleri tarafından Kürtlerin yardımıyla katledilmiş ve yenilginin bedeli bunlara ödettirilmiştir. Herhangi bir Ermeni provokasyonu söz konusu değildi; yaptıkları, mümkün olan her yerde saldırılara karşı kahramanca ve umutsuz biçimde direnmekten ibaretti.

Geriye şunu saptamak kalıyor: Sürgün, nüfusun “güven duyulmayan” kesimlerini potansiyel savaş bölgelerinden uzaklaştırmayı hedefleyen bir önlem olarak tasarlanmıştı. Fakat sürgünün bu açıdan haklı görülebileceği Erzurum ve Bitlis eyaletlerinde hükümet, ancak göstermelik bir sürgün uygulamasına gitmiş ve Ermenileri katletmiştir.


Back to top
Publicité






PostPosted: Wed 26 Nov 2008 - 07:19
PostPost subject: Publicité

PublicitéSupprimer les publicités ?
Back to top
Palutzi
Modérateur
Modérateur

Offline

Joined: 05 Sep 2007
Posts: 3,974
Point(s): 13,349
Moyenne de points: 3.36

PostPosted: Mon 21 Dec 2009 - 06:39
PostPost subject: Bitlis Sancagi
Reply with quote

Bitlis Sancagi

























Bitlis Belediyesi







Bitlis Belediyesi






Eski bir yapi








Bitlis Belediyesi


Back to top
vahe2009
Modérateur Général
Modérateur Général

Offline

Joined: 07 Nov 2009
Posts: 26,275
Point(s): 74,817
Moyenne de points: 2.85

PostPosted: Thu 12 May 2011 - 12:09
PostPost subject: Bitlis vilayeti, Bitlis sancağı - Բաղեշ նահան, Բաղեշ գաւառ
Reply with quote



Back to top
VirtualAni
Nouveau membre
Nouveau membre

Offline

Joined: 13 Aug 2010
Posts: 32
Point(s): 106
Moyenne de points: 3.31

PostPosted: Fri 13 May 2011 - 21:36
PostPost subject: Re: Bitlis
Reply with quote

Palutzi wrote:
Bitlis



















This is not Bitlis - it is Mush!


Back to top
VirtualAni
Nouveau membre
Nouveau membre

Offline

Joined: 13 Aug 2010
Posts: 32
Point(s): 106
Moyenne de points: 3.31

PostPosted: Fri 13 May 2011 - 21:37
PostPost subject: Bitlis vilayeti, Bitlis sancağı - Բաղեշ նահան, Բաղեշ գաւառ
Reply with quote

vahe2009 wrote:


Por (Degirmenalti) and Armen Aroyan.


Back to top
mafilou
Administrateur
Administrateur

Online

Joined: 04 Sep 2006
Posts: 14,385
Point(s): 43,593
Moyenne de points: 3.03

PostPosted: Thu 15 Sep 2011 - 00:02
PostPost subject: Bitlis vilayeti, Bitlis sancağı - Բաղեշ նահան, Բաղեշ գաւառ
Reply with quote

Bir Zamanlar Bitlis Ermenileri…

Hişyar Barzan Şerefhanoğlu
ANF
14 Eylül 2011


Bitlis - Bitlis İktidar gücünü elinde bulunduranların ekonomik hırslarının bir halkı nasıl toptan yok etmeye adım adım götürdüğünün tarihteki ilk belirgin örneği olan 1915 Ermeni katliamı, neredeyse bir asrı geride bırakacak. Katliam, sürekli bir etnik mesele olarak algılansa da o günden bu yana yaşananlar açıkça gösteriyor ki Ermeni meselesi, anlatılanın aksine bir Ermeni-Müslüman çekişmesinden öte, yüzyılın ilk en büyük ekonomik kavgasıdır. Konuyla ilgili araştırma haberimizde katliamın en yoğun yaşandığı kentlerden biri olan Bitlis’i ele aldık. Bitlis ve ilçelerinde sürülen ve katledilen Ermenilerin mallarının devlet bürokrasisi tarafından çeşitli entrikalar ve oyunlarla, çıkarılan garip kanunlarla nasıl talan edildiğini inceledik…

Her kentin, her kasabanın, her köyün ve Türkiye’de yaşayan istisnasız herkesin anlatacağı bir Ermeni hikayesi vardır. ‘Ermeni’ kelimesi, resmi tarih ve devlet yetkililerinin ajandasında ‘sözde soykırım’ ve ‘diaspora hayalleri’ cümlelerinde sıkça kullanılıyor olsa da, ‘Ermeni’ kelimesinin halk arasındaki kullanımının asgari objektifliğe sahip olduğu söylenebilir. Birkaç kişinin bir araya gelerek başlattığı konuşmalarda başta “Ermeni komşular” ve onların günlük hayatlarının bizlere ne kadar benzediği gibi insancıl ve kısmen özlem dolu cümleler kullanılırken, hemen sonrasında konuşmanın yönü Ermeni mallarına ve define merakına dönüşüveriyor.

Ermeni kelimesini duyduğunda define merakıyla elleri kazma-kürek sapına giden bizler, Ermenilerin varlıklarının zorba bir şekilde bizlerin varlıklarına armağan ettirildiğinin farkında mıyız? Aklımızdaki Ermeni kavramının salt onların malı ve mülkü üzerinde kurulu olması garipliğini de bir kenara bırakarak, bugüne değin Ermenilerden geriye ne kaldığı sorusunu dahi kendimize yöneltmiyoruz. Binlerce yıldır bu coğrafyada yaşayan, kültürünü şekillendiren bir halktan geriye “Ermeni” denilebilecek bir tek dikili taşın dahi bırakılmamış olması neyin gayretidir? Bu sorunun cevabı gayet basit; Binlerce yıldır Ermeni olan her şey, bir gecede Müslümanlaştırılmış ve Türkleştirilmiştir.

ERMENİ DÜŞMANLIĞI TEMEL DEVLET HİZMETİ!

Ermenileri ve onlara ait olan her şeyi silmek, devlet görevlileri ve yerel bürokratların temel görevlerinden biri olmuş durumda. Her ne kadar günümüzde bu topraklarda Ermeniler yaşamıyor olsa da, bir zamanlar yaşadıkları gerçeğini toplumdan saklamak da sadık devlet memurlarının temel devlet hizmeti olmuştur. Bu kapsamda Ermenilerden kalan gayrimenkullerin çoğu Emval-i Metruke kanunuyla gasp edilerek, kişilere dağıtılmış, asıl sahipleri olan ve devlet eliyle zorla sürülen kişiler mantığa aykırı bir şekilde “firari eşhas” sayılmış, dağıtılamayan gayrimenkuller ise kaderine terk edilmiştir. Bu gayrimenkullerden kiliseler çoğunlukla ahır ya da saman deposu olarak görevlerini tamamlamalarının ardından, tarihten silinmek üzere taşları ya bina yapımında kullanılmak üzere sökülmekte, ya da doğanın insafına terk edilmektedirler.

MEZAR TAŞLARI DELİL OLABİLİR!

Kilise ve manastırlara ek olarak Ermeni mezarlıklarının durumu da hiçlikle anılır durumda. Bu topraklarda yaşananların anlatılmaması için Ermenilerin sürülmeleri, yok edilmeleri yeterli görülmemiş; mezar taşlarının Ermeni varlığına dair delil teşkil etmesinden çekinilmiş olacak ki Ermeni mezarlıkları da kamunun hizmetine sunuldu.

Mezarlıkların kamu hizmetine sunulmasına örnek verecek olursak; Bitlis bu konuda vicdanların en çok yaralandığı yerlerin başında geliyor. Kentteki 4 Ermeni mezarlığından 3’ünün üstünde bugün çeşitli kurumların binaları yükselmekte. Bu mezarlıklardan İnönü Mahallesi’ndeki mezarlığın üzerinde Halk Eğitim Merkezi bulunurken, mezarlığa yakın bir yerde bulunan kilise uzun yıllar cezaevi olarak kullanıldıktan sonra yıkılarak yerine Dideban İlköğretim Okulu kurulmuş. Sapkor (Dsapkor, Sapırkor) Mahallesi’nde bulunan Ermeni Mezarlığı da tamamen tahrip edilerek, üzerinde Bitlis İmam Hatip Lisesi olarak kullanılan bina inşa edilmiş.

Çeşitli kamu binalarının Ermeni mezarlıkları üzerinde kurulması başlı başına vicdanları yaralayan bir devlet tasarrufu olsa da, Bitlis’in Mahallebaşı semtinde bulunan Ermeni mezarlığının üzerinde 8 Ağustos Atatürk Stadyumu’nun kurulmuş olması hiç şüphesiz bütün vicdanları isyana sevk edecek güçte bir tahammülsüzlüğün gerekçesi. Spor müsabakalarının, kurtuluş günlerinin ve resmi geçitlerin yapıldığı stadyum arazisinin bir mezarlık olduğunun bilinmesine karşın yine de stadyum gibi bir yapının mezarlık üzerinde kurulmasının temel amacı; geride Ermenileri hatırlatacak ya da Ermenilerin atalarının yattığı mezarları ziyaret etmemelerini sağlamak olarak açıklanabilir.

KENDİ KANUNU BİLE ÇİĞNİYOR

Devlet eliyle Ermeni mezarlıklarına karşı yürütülen yok etme politikası insanlık ortak değerlerine ve bireysel vicdana aykırı olduğu kadar uluslararası kanunlara da aykırı. Lozan Antlaşması’nın 42. maddesinin üçüncü fıkrasında “Türk Hükümeti sözü geçen azınlıklara ait kiliselere, havralara, mezarlıklara ve diğer dini kurumlara her türlü korumayı sağlamayı taahhüt eder” denmektedir. İlginçtir ki Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri, imza attığı uluslar arası kanunları görmezden gelmekle yetinmemiş, kendi kanunlarını; 3998 sayılı Belediye Kanunu’nun ikinci ve Mezarlıkların Korunması Hakkında Kanun üçüncü maddeleri gibi benzeri kanunları da göz ardı ederek, Ermeni mezarlıklarının talanında herhangi bir kusur görmemiş. Bu kanunlar hiçe sayılarak, Bitlis’teki Ermeni mezarlıklarının okul, cezaevi, İmam-Hatip Lisesi ve Stadyum olarak kullanılmasında aykırı bir durum görülmemiş!

TCK’DE BU UYGULAMAYA CEZA VAR

Bu maddelere ek olarak Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 130’uncu maddesi, mezar ve mezarlık talanına üç aydan başlamak üzere iki yıla kadar hapis cezası öngörüyor. Tüm bu kanun maddelerine ve cezai müeyyidelere karşın, Ermeni mezarlıklarına karşı gösterilen devlet hoyratlığı ve bürokratik yağma karşısında hiçbir hukukçunun ses çıkarmaması, devlet erkini elinde bulunduranların bilinçaltlarında düşman olarak belirlediği Ermenilerden her türlü intikamı almasını meşru gören bir anlayışın hakim olduğunu kanıtlar nitelikte.

Bununla beraber, mezarların ziyaret ve anma gibi insancıl ve vicdani bir ritüele sahip olması, Ermeni mezarlarının korunmaları halinde mezarları ziyarete gelecek olan insanların bulunabileceği düşüncesinin de belirgin bir psikolojik etki yarattığı söylenebilir. Ermeni mezarlarının tahrip ya da yok edilmesinin altında, olası ziyaretlerin önünün kesilmesi amaçlanarak, mezarların bulunduğu yöre halkı ile mezarları ziyaret eden Ermeniler arasında olası bir karşılıklı bir etkileşimin de kıvılcımlanmasına şans tanımama zihniyeti amaçlandığı söylenebilir.

‘TERK EDİLMİŞ’ MALLAR KANUNU!

1915 tehcirinin ardından Ermenilerden arındırılan bölgelerde, Ermenilerden kalan gayrimenkuller ya bölge halkı ya da Balkanlar ve Kafkaslardan göç eden muhacirlere cüzi miktarlar karşılığında satıldı. Söz konusu satışlar, 26 Eylül 1915 tarihinde Talat Paşa tarafından hazırlanarak, yürürlüğe konulan Emval-i Metruke (terk edilmiş mallar) kanunuyla, Ermeni malları gerçek sahiplerince yapılacak herhangi bir itirazı kabul etmeksizin yürürlüğe konuldu. İlginç olan şu ki, bu kanunun yürürlüğe konulduğu tarihte Bitlis Valisi Mustafa Abdulhalik, aynı zamanda Talat Paşa’nın da bacanağıdır. Bitlis Valisi ve Talat Paşa’nın bacanağı Mustafa Abdülhalik, bu tarihten 9 sene sonra ilk Meclis’in Maliye Vekili olarak TBMM’de yaptığı konuşmayla tarihe geçecek ve Ermenilerin tehcirinin anlatıldığı üzere salt bir güvenlik tedbiri olmadığını, “Bize mensup olmayanlara mümkün olduğu kadar müşkilat göstereceğiz” sözleriyle ortaya koyacaktır.

SÜRGÜN, KARARDAN ÖNCE BAŞLADI

‘Bitlis’ adının geçtiği bir başka ilginçlik de İttihat Terakki Hükümeti tarafından alınan Tehcir kararının öncesinde Bitlis’te yaşayan Ermenilerin sürgüne yollanmaya başlaması ile anılacaktır. 27 Mayıs 1915’te taslağı hazırlanan, 30 Mayıs 1915’te Meclis-i Vükela’da (Bakanlar Kurulu) imzaya sunularak yürürlüğe konulan Ermenilerin yurtlarından sürülmelerini öngören Tehcir Yasası resmiyet kazanmadan yaklaşık bir ay kadar önce Bitlis’teki Ermeniler, İTC tarafından devlet gözetiminde göç yollarına gitmeye zorlanmışlardı. 2 Mayıs 1915 tarihinde, yani Tehcir Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden 28 gün önce başlanan bu uygulama sonrasında Bitlis’teki tüm Ermeni nüfusu göç ettirilmişti. Göçe tabi tutulacaklar hakkında mahkemelerce alınmış bir karar ya da aranan belirli bir kriter yoktu.

TEHCİR İÇİN ŞÜPHE YETERLİYDİ

Enver Paşa, 2 Mayıs 1915’te Dâhiliye Nazırı Talat Paşa’dan bu bölgedeki Ermenilerin isyanlarını daha fazla sürdürmelerini engellemek için onların ya Kafkasya’ya, ya da Anadolu içlerine dağıtılmalarını ve yerlerine de Müslümanların yerleştirilmesini istedi. Bunun üzerine Talat Pasa, geçici bir kanun çıkarmadan ve Meclis-i Vükelâ kararı olmadan, bacanağı Bitlis Valisi Mustafa Abdulhalik aracılığıyla Bitlis’te tehciri başlattı. Burada üzerinde durulması gereken konu, tehcir kararı uygulanacak kişiler hakkında net bir belirleme yapılmamış olmamasıydı. Uygulayıcıların, bir şekilde “ihanet içinde” olduklarından şüphelenebilecekleri herhangi bir kişiyi, hiçbir resmi bildirim yapılmadan tehcire tabi tutabilecekleri bu kanun yaklaşık 100 yıldır Türkiye’nin başını ağrıtıyor. Herhangi bir itiraz merciinin olmamasına karşın, olası bir itirazı önlemek isteyen İTC ve günün bürokratları, Bitlis’te yaşayan tüm Ermenileri tehcire tabi tutarak, aleyhlerinde gelişebileceğine inandıkları bir takım olumsuzlukların da önünü böylece kapatmış olmuşlardı.

MALLARI NASIL TALAN EDİLDİ?

Tehcir kararının uygulanarak, Ermenilerden arındırılan topraklar üzerinde geniş çapta bir el değiştirme hareketi yaşandı. Çoğunlukla talanı andıran bu el değiştirmelere yasal bir zemin hazırlama çabasında olan İTC hükümeti 26 Eylül 1915 tarihinde Emval-i Metruke, yani Terk Edilmiş Mallar adı altında bir kanun çıkararak, Ermenilerin geride bıraktıkları mal ve mülkleri hakkında izlenecek yollarla ilgili esasları belirledi. Buna göre tehcire tabi tutulan Ermenilerin mallarının bir kısmı Kafkaslar ve Balkanlardan gelen muhacirlere verilecek, kalan kısmının da satışı yapılarak, tehcire tabi tutulan sahiplerine satıştan elde edilecek gelirler sair masraflar çıktıktan sonra ödenecekti. Bu amaçla aralarında Bitlis’in de olduğu 33 Emval-i Metruke Komisyonu oluşturularak, satış ve devir çalışmalarına başlandı. Komisyon çalışmalarının hakkaniyet sınırları içinde yürütülmediği, çalışmaların başladığı ilk günden itibaren devlet yetkilileri tarafından bile kabul edilmesine karşın, resmi kayıtlarda hangi Ermeniye, hangi malından dolayı ne kadar ödeme yapıldığına dair bir bilgi bugüne kadar bulunamadı.

BACANAK DEVREDE

Ermenilerden kalan gayrimenkul ve mülkler konusu cumhuriyetin ilk yıllarında uğraşması gereken başlıca konulardan biri haline geldi. Lozan Antlaşması’nın imzalanmasının ardından Ermenilerden kalan mal, mülk ve gayrimenkuller konusu Büyük Millet Meclisi’nin gündemine gelmişti. Gündeme alınan bu sorunla ilgili yürütülen tartışmalarda Ermenilerin mallarına el konulmasının en ateşli taraftarı, Bitlisliler için tanıdık bir sima olan Talat Paşa’nın bacanağı, tehcir dönemi Bitlis Valisi Mustafa Abdulhalik’ti. 1915’te Talat Paşa’nın bacanağı olmanın verdiği referansla Bitlis Valisi olan ve ittihatçılarla birlikte hareket eden Abdulhalik, genç cumhuriyetle beraber, Ermeni meselesi ile ilgili yaşanan tartışmalara Maliye Vekili (Bakan) olarak katılıyordu.

BACANAK VE ARKADAŞLARININ OYUNU

İttihat ve Terakki'nin 1915'te Ermeni ve Rumları sürgün ettikten sonra mal ve mülklerine el koymaya imkan veren 26 Eylül 1915 tarihli Tasfiye Kanunu, İstanbul Hükümeti'nin 8 Ocak 1920 tarihli kararnamesiyle yürürlükten kaldırılır. Bununla, malların sahiplerine geri iade edilmesi ve geçmiş dönemle ilgili zararın tazmini de hedeflenir. Büyük Millet Meclisi, önce gizli ve ardından aleni celsede yapılan tartışma sonucunda kabul edilen 14 Eylül 1922 tarihli kararıyla, bu kararnameyi kaldırır ve 15 Nisan 1923 tarihli 333 no'lu kanunla da İttihatçı tasfiye sistemine tam dönüşü sağlar. Maliye vekili Mustafa Abdulhalik ve arkadaşlarınca Ermeni mallarıyla ilgili sorunları ortadan kaldıracak yöntemler aranırken akıllara pratik bir yöntem gelir.

Tehcire tabi tutulan Ermenilerin geride bırakmaya zorlandıkları malları Osmanlı devleti tarafından terk edilmiş, yani emval-i metruke sayıldıklarından, Ermenilerden mal ve mülk talep edenlerin Lozan Antlaşmasının imzalandığı 24 Temmuz 1923 tarihinde mallarının bulunduğu bölgede olmaları kararı alındı. 24 Temmuz 1923 tarihine kadar malları başında bulunmayan Ermenilerin, malları üzerinde herhangi bir tasarruf hakkına sahip olamayacakları da kanunla ilan edildi. Ek olarak, bu tarihte ülkede bulunmayanlar “Firar-i Eşhas” sayılarak, Ermeniler kendilerince bir tehcir hareketi başlatmış bir gibi ayakları yere basmayan, tarihi gerçeklere aykırı bir durum ortaya çıkarılmıştır. Sonuç olarak, Ermenilerin mallarının geri verilmesi, kendileri sadece 30 Ekim 1918- 20 Kasım 1922 tarihleri arasında başvurmuşlarsa kabul ediliyordu. 20 Kasım 1922’den sonraki istekler ise geçerli olmayacaktı.

ETİK VE VİCDAN BİR TARAFA BIRAKILIR!

Ermeni mallarıyla ilgili sorun, Lozan Anlaşmasıyla yolunca halledildikten ve Ermenilerin malları üzerinde bir tasarruf hakkına sahip olmamaları sağlandıktan sonra, söz konusu mallar ve gayrimenkullerin dağıtımına başlanır. Malların tasfiyesi sırasında etik ve vicdani değerler bir kenara bırakılarak, başta kiliseler olmak üzere çeşitli dini yapılara tapu çıkarılarak, bunların hayvan ahırı ya da samanlık olarak kullanılmasında kusurlu bir yan bulunmadı. Buna ek olarak Ani Harabeleri’nin topçu ateşi ve dinamit yardımıyla yok edilmeye çalışılması gibi kilise, manastır ve benzeri ibadethanelerin yıkılmasında ya da sökülerek, farklı yapılarda malzeme olarak kullanılmasına ses çıkarılmaz. Bu konuda Bitlis’te verilecek 2 örnek, söz konusu uygulamanın vicdan ve ortak insani değerlerin ne denli ayaklar altına alındığını göstermektedir.

SAMANLIK VE AHIR OLARAK KULLANILIYORLAR!

Tatvan ilçesine bağlı Kuşluca köyünde yaklaşık 500 yıllık kiliseye, Tatvan Tapu Kadastro Müdürlüğünce 1988 yılında tapu çıkarıldı ve şuan kilise, mülkiyeti ile birlikte verildiği şahıs tarafından ahır olarak kullanılıyor. Tatvan’da yapılan kadastro çalışmaları ardından Kuşluca köyünde ikamet eden Muhittin G. adlı vatandaşa 3 pafta, 116 parsel numarasıyla 500 yıllık kilise tapu edildi. 90’lı yıllarda boşaltılan köyüne geri dönen Muhittin G., Bitlis Valiliğine başvurarak, “Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Tazmini Hakkındaki Kanun”dan faydalanmak istediğini, göç ettirilmesi nedeniyle 10 yıldan fazla bir süre kendi tapusunda bulunan kiliseyi kullanamadığını belirterek, kurumdan 14 bin TL tazminat istedi. Talebi haklı bulunan ancak meblağı yüksek bulan kurum tarafından Muhittin G.’ye kilisesini kullanamadığı yıllar için 8 bin lira ödeme yapıldı.

Buna benzer bir başka olay da Bitlis merkeze 7 kilometre uzaklıkta bulunan Por (Değirmenaltı) köyünde yaşanıyor. Kilisenin batı duvarının önünde ‘jamatun’ adı verilen bir toplanma yeri inşa edilmiş ve tahminen 15. yüzyılın ortasında eski kilise onarılarak, güneyinde de bir şapel inşa edilmiş. Jamatun adı verilen toplanma yeri bugün harabe haline gelirken, her iki kilise ve şapel ise ahır ve samanlık olarak kullanılıyor.

ANANİA KİLİSESİ

Anadolu coğrafyasında benzerleri arasında eşsiz bir yere sahip olan St. Anania Kilisesi ve Manastırı korunması bir yana, resmi makamlarca yıkılmasının beklendiğini söylemek yanlış olmaz. Geçmiş yıllarda yapı bütününün etrafında evler yokken, son yıllarda köye geri dönüşlerle birlikte artan konut ihtiyacı, hem kilisenin yakınında evlerin inşa edilmesine neden olmuş, hem de başta dolgu malzemesi olarak bin 500 yıllık bir geçmişe sahip olduğu belirtilen yapının taşlarının kullanılmasının önüne geçilememiş. Bu tahribatın önüne geçmesi beklenen Bitlis Kültür ve Turizm Müdürlüğü yetkilileri, olayı incelemek bir yana, kiliseye tapu çıkarılmasına bile en ufak bir itirazda bulunmuş görünmüyor. Tarihi yapının günden güne yok olması karşısında da herhangi bir girişimde bulunmuyor.



ANF NEWS AGENCY
http://www.firatnews.org/index.php?rupel=nuce&nuceID=49696
_________________
Emeğe saygılı olun, alıntılarınızda link gösterin ...


Back to top
mafilou
Administrateur
Administrateur

Online

Joined: 04 Sep 2006
Posts: 14,385
Point(s): 43,593
Moyenne de points: 3.03

PostPosted: Sun 15 Apr 2012 - 22:18
PostPost subject: Bitlis vilayeti, Bitlis sancağı - Բաղեշ նահան, Բաղեշ գաւառ
Reply with quote

Bir Zamanların Ermeni Mezarlığı Şimdi Stadyum



Bitlis'te 4 Ermeni mezarlığından 3’ünün üstünde bugün devlet binaları yükselmekte. Bir mezarlığın üzerinde ise İmam Hatip Lisesi var. Kilise ise yıkılarak önce cezaevi sonra okul yapılmış. Bitlis'te Ermenilerin malların nasıl talan edildiğini inceledik.

14 Eylül 2011
Hişyar Barzan Şerefhanoğlu'nun haberi

http://www.bitlisnews.com/bitlis/bir-zamanlarin-ermeni-mezarligi-simdi-stadyum-h539.html


İktidar gücünü elinde bulunduranların ekonomik hırslarının bir halkı nasıl toptan yok etmeye adım adım götürdüğünün tarihteki ilk belirgin örneği olan 1915 Ermeni katliamı, neredeyse bir asrı geride bırakacak. Katliam, sürekli bir etnik mesele olarak algılansa da o günden bu yana yaşananlar açıkça gösteriyor ki Ermeni meselesi, anlatılanın aksine bir Ermeni-Müslüman çekişmesinden öte, yüzyılın ilk en büyük ekonomik kavgasıdır. Konuyla ilgili araştırma haberimizde katliamın en yoğun yaşandığı kentlerden biri olan Bitlis’i ele aldık. Bitlis ve ilçelerinde sürülen ve katledilen Ermenilerin mallarının devlet bürokrasisi tarafından çeşitli entrikalar ve oyunlarla, çıkarılan garip kanunlarla nasıl talan edildiğini inceledik…

Her kentin, her kasabanın, her köyün ve Türkiye’de yaşayan istisnasız herkesin anlatacağı bir Ermeni hikayesi vardır. ‘Ermeni’ kelimesi, resmi tarih ve devlet yetkililerinin ajandasında ‘sözde soykırım’ ve ‘diaspora hayalleri’ cümlelerinde sıkça kullanılıyor olsa da, ‘Ermeni’ kelimesinin halk arasındaki kullanımının asgari objektifliğe sahip olduğu söylenebilir. Birkaç kişinin bir araya gelerek başlattığı konuşmalarda başta “Ermeni komşular” ve onların günlük hayatlarının bizlere ne kadar benzediği gibi insancıl ve kısmen özlem dolu cümleler kullanılırken, hemen sonrasında konuşmanın yönü Ermeni mallarına ve define merakına dönüşüveriyor.

Ermeni kelimesini duyduğunda define merakıyla elleri kazma-kürek sapına giden bizler, Ermenilerin varlıklarının zorba bir şekilde bizlerin varlıklarına armağan ettirildiğinin farkında mıyız? Aklımızdaki Ermeni kavramının salt onların malı ve mülkü üzerinde kurulu olması garipliğini de bir kenara bırakarak, bugüne değin Ermenilerden geriye ne kaldığı sorusunu dahi kendimize yöneltmiyoruz. Binlerce yıldır bu coğrafyada yaşayan, kültürünü şekillendiren bir halktan geriye “Ermeni” denilebilecek bir tek dikili taşın dahi bırakılmamış olması neyin gayretidir? Bu sorunun cevabı gayet basit; Binlerce yıldır Ermeni olan her şey, bir gecede Müslümanlaştırılmış ve Türkleştirilmiştir.



ERMENİ DÜŞMANLIĞI TEMEL DEVLET HİZMETİ!

Ermenileri ve onlara ait olan her şeyi silmek, devlet görevlileri ve yerel bürokratların temel görevlerinden biri olmuş durumda. Her ne kadar günümüzde bu topraklarda Ermeniler yaşamıyor olsa da, bir zamanlar yaşadıkları gerçeğini toplumdan saklamak da sadık devlet memurlarının temel devlet hizmeti olmuştur. Bu kapsamda Ermenilerden kalan gayrimenkullerin çoğu Emval-i Metruke kanunuyla gasp edilerek, kişilere dağıtılmış, asıl sahipleri olan ve devlet eliyle zorla sürülen kişiler mantığa aykırı bir şekilde “firari eşhas” sayılmış, dağıtılamayan gayrimenkuller ise kaderine terk edilmiştir. Bu gayrimenkullerden kiliseler çoğunlukla ahır ya da saman deposu olarak görevlerini tamamlamalarının ardından, tarihten silinmek üzere taşları ya bina yapımında kullanılmak üzere sökülmekte, ya da doğanın insafına terk edilmektedirler.



MEZAR TAŞLARI DELİL OLABİLİR!

Kilise ve manastırlara ek olarak Ermeni mezarlıklarının durumu da hiçlikle anılır durumda. Bu topraklarda yaşananların anlatılmaması için Ermenilerin sürülmeleri, yok edilmeleri yeterli görülmemiş; mezar taşlarının Ermeni varlığına dair delil teşkil etmesinden çekinilmiş olacak ki Ermeni mezarlıkları da kamunun hizmetine sunuldu.

Mezarlıkların kamu hizmetine sunulmasına örnek verecek olursak; Bitlis bu konuda vicdanların en çok yaralandığı yerlerin başında geliyor. Kentteki 4 Ermeni mezarlığından 3’ünün üstünde bugün çeşitli kurumların binaları yükselmekte. Bu mezarlıklardan İnönü Mahallesi’ndeki mezarlığın üzerinde Halk Eğitim Merkezi bulunurken, mezarlığa yakın bir yerde bulunan kilise uzun yıllar cezaevi olarak kullanıldıktan sonra yıkılarak yerine Dideban İlköğretim Okulu kurulmuş. Sapkor (Dsapkor, Sapırkor) Mahallesi’nde bulunan Ermeni Mezarlığı da tamamen tahrip edilerek, üzerinde Bitlis İmam Hatip Lisesi olarak kullanılan bina inşa edilmiş.

Çeşitli kamu binalarının Ermeni mezarlıkları üzerinde kurulması başlı başına vicdanları yaralayan bir devlet tasarrufu olsa da, Bitlis’in Mahallebaşı semtinde bulunan Ermeni mezarlığının üzerinde 8 Ağustos Atatürk Stadyumu’nun kurulmuş olması hiç şüphesiz bütün vicdanları isyana sevk edecek güçte bir tahammülsüzlüğün gerekçesi. Spor müsabakalarının, kurtuluş günlerinin ve resmi geçitlerin yapıldığı stadyum arazisinin bir mezarlık olduğunun bilinmesine karşın yine de stadyum gibi bir yapının mezarlık üzerinde kurulmasının temel amacı; geride Ermenileri hatırlatacak ya da Ermenilerin atalarının yattığı mezarları ziyaret etmemelerini sağlamak olarak açıklanabilir.

KENDİ KANUNU BİLE ÇİĞNİYOR

Devlet eliyle Ermeni mezarlıklarına karşı yürütülen yok etme politikası insanlık ortak değerlerine ve bireysel vicdana aykırı olduğu kadar uluslararası kanunlara da aykırı. Lozan Antlaşması’nın 42. maddesinin üçüncü fıkrasında “Türk Hükümeti sözü geçen azınlıklara ait kiliselere, havralara, mezarlıklara ve diğer dini kurumlara her türlü korumayı sağlamayı taahhüt eder” denmektedir. İlginçtir ki Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri, imza attığı uluslar arası kanunları görmezden gelmekle yetinmemiş, kendi kanunlarını; 3998 sayılı Belediye Kanunu’nun ikinci ve Mezarlıkların Korunması Hakkında Kanun üçüncü maddeleri gibi benzeri kanunları da göz ardı ederek, Ermeni mezarlıklarının talanında herhangi bir kusur görmemiş. Bu kanunlar hiçe sayılarak, Bitlis’teki Ermeni mezarlıklarının okul, cezaevi, İmam-Hatip Lisesi ve Stadyum olarak kullanılmasında aykırı bir durum görülmemiş!

TCK’DE BU UYGULAMAYA CEZA VAR

Bu maddelere ek olarak Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 130’uncu maddesi, mezar ve mezarlık talanına üç aydan başlamak üzere iki yıla kadar hapis cezası öngörüyor. Tüm bu kanun maddelerine ve cezai müeyyidelere karşın, Ermeni mezarlıklarına karşı gösterilen devlet hoyratlığı ve bürokratik yağma karşısında hiçbir hukukçunun ses çıkarmaması, devlet erkini elinde bulunduranların bilinçaltlarında düşman olarak belirlediği Ermenilerden her türlü intikamı almasını meşru gören bir anlayışın hakim olduğunu kanıtlar nitelikte.

Bununla beraber, mezarların ziyaret ve anma gibi insancıl ve vicdani bir ritüele sahip olması, Ermeni mezarlarının korunmaları halinde mezarları ziyarete gelecek olan insanların bulunabileceği düşüncesinin de belirgin bir psikolojik etki yarattığı söylenebilir. Ermeni mezarlarının tahrip ya da yok edilmesinin altında, olası ziyaretlerin önünün kesilmesi amaçlanarak, mezarların bulunduğu yöre halkı ile mezarları ziyaret eden Ermeniler arasında olası bir karşılıklı bir etkileşimin de kıvılcımlanmasına şans tanımama zihniyeti amaçlandığı söylenebilir.

‘TERK EDİLMİŞ’ MALLAR KANUNU!

1915 tehcirinin ardından Ermenilerden arındırılan bölgelerde, Ermenilerden kalan gayrimenkuller ya bölge halkı ya da Balkanlar ve Kafkaslardan göç eden muhacirlere cüzi miktarlar karşılığında satıldı. Söz konusu satışlar, 26 Eylül 1915 tarihinde Talat Paşa tarafından hazırlanarak, yürürlüğe konulan Emval-i Metruke (terk edilmiş mallar) kanunuyla, Ermeni malları gerçek sahiplerince yapılacak herhangi bir itirazı kabul etmeksizin yürürlüğe konuldu. İlginç olan şu ki, bu kanunun yürürlüğe konulduğu tarihte Bitlis Valisi Mustafa Abdulhalik, aynı zamanda Talat Paşa’nın da bacanağıdır. Bitlis Valisi ve Talat Paşa’nın bacanağı Mustafa Abdülhalik, bu tarihten 9 sene sonra ilk Meclis’in Maliye Vekili olarak TBMM’de yaptığı konuşmayla tarihe geçecek ve Ermenilerin tehcirinin anlatıldığı üzere salt bir güvenlik tedbiri olmadığını, “Bize mensup olmayanlara mümkün olduğu kadar müşkilat göstereceğiz” sözleriyle ortaya koyacaktır.

SÜRGÜN, KARARDAN ÖNCE BAŞLADI

‘Bitlis’ adının geçtiği bir başka ilginçlik de İttihat Terakki Hükümeti tarafından alınan Tehcir kararının öncesinde Bitlis’te yaşayan Ermenilerin sürgüne yollanmaya başlaması ile anılacaktır. 27 Mayıs 1915’te taslağı hazırlanan, 30 Mayıs 1915’te Meclis-i Vükela’da (Bakanlar Kurulu) imzaya sunularak yürürlüğe konulan Ermenilerin yurtlarından sürülmelerini öngören Tehcir Yasası resmiyet kazanmadan yaklaşık bir ay kadar önce Bitlis’teki Ermeniler, İTC tarafından devlet gözetiminde göç yollarına gitmeye zorlanmışlardı. 2 Mayıs 1915 tarihinde, yani Tehcir Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden 28 gün önce başlanan bu uygulama sonrasında Bitlis’teki tüm Ermeni nüfusu göç ettirilmişti. Göçe tabi tutulacaklar hakkında mahkemelerce alınmış bir karar ya da aranan belirli bir kriter yoktu.

TEHCİR İÇİN ŞÜPHE YETERLİYDİ

Enver Paşa, 2 Mayıs 1915’te Dâhiliye Nazırı Talat Paşa’dan bu bölgedeki Ermenilerin isyanlarını daha fazla sürdürmelerini engellemek için onların ya Kafkasya’ya, ya da Anadolu içlerine dağıtılmalarını ve yerlerine de Müslümanların yerleştirilmesini istedi. Bunun üzerine Talat Pasa, geçici bir kanun çıkarmadan ve Meclis-i Vükelâ kararı olmadan, bacanağı Bitlis Valisi Mustafa Abdulhalik aracılığıyla Bitlis’te tehciri başlattı. Burada üzerinde durulması gereken konu, tehcir kararı uygulanacak kişiler hakkında net bir belirleme yapılmamış olmamasıydı. Uygulayıcıların, bir şekilde “ihanet içinde” olduklarından şüphelenebilecekleri herhangi bir kişiyi, hiçbir resmi bildirim yapılmadan tehcire tabi tutabilecekleri bu kanun yaklaşık 100 yıldır Türkiye’nin başını ağrıtıyor. Herhangi bir itiraz merciinin olmamasına karşın, olası bir itirazı önlemek isteyen İTC ve günün bürokratları, Bitlis’te yaşayan tüm Ermenileri tehcire tabi tutarak, aleyhlerinde gelişebileceğine inandıkları bir takım olumsuzlukların da önünü böylece kapatmış olmuşlardı.

MALLARI NASIL TALAN EDİLDİ?

Tehcir kararının uygulanarak, Ermenilerden arındırılan topraklar üzerinde geniş çapta bir el değiştirme hareketi yaşandı. Çoğunlukla talanı andıran bu el değiştirmelere yasal bir zemin hazırlama çabasında olan İTC hükümeti 26 Eylül 1915 tarihinde Emval-i Metruke, yani Terk Edilmiş Mallar adı altında bir kanun çıkararak, Ermenilerin geride bıraktıkları mal ve mülkleri hakkında izlenecek yollarla ilgili esasları belirledi. Buna göre tehcire tabi tutulan Ermenilerin mallarının bir kısmı Kafkaslar ve Balkanlardan gelen muhacirlere verilecek, kalan kısmının da satışı yapılarak, tehcire tabi tutulan sahiplerine satıştan elde edilecek gelirler sair masraflar çıktıktan sonra ödenecekti. Bu amaçla aralarında Bitlis’in de olduğu 33 Emval-i Metruke Komisyonu oluşturularak, satış ve devir çalışmalarına başlandı. Komisyon çalışmalarının hakkaniyet sınırları içinde yürütülmediği, çalışmaların başladığı ilk günden itibaren devlet yetkilileri tarafından bile kabul edilmesine karşın, resmi kayıtlarda hangi Ermeniye, hangi malından dolayı ne kadar ödeme yapıldığına dair bir bilgi bugüne kadar bulunamadı.

BACANAK DEVREDE

Ermenilerden kalan gayrimenkul ve mülkler konusu cumhuriyetin ilk yıllarında uğraşması gereken başlıca konulardan biri haline geldi. Lozan Antlaşması’nın imzalanmasının ardından Ermenilerden kalan mal, mülk ve gayrimenkuller konusu Büyük Millet Meclisi’nin gündemine gelmişti. Gündeme alınan bu sorunla ilgili yürütülen tartışmalarda Ermenilerin mallarına el konulmasının en ateşli taraftarı, Bitlisliler için tanıdık bir sima olan Talat Paşa’nın bacanağı, tehcir dönemi Bitlis Valisi Mustafa Abdulhalik’ti. 1915’te Talat Paşa’nın bacanağı olmanın verdiği referansla Bitlis Valisi olan ve ittihatçılarla birlikte hareket eden Abdulhalik, genç cumhuriyetle beraber, Ermeni meselesi ile ilgili yaşanan tartışmalara Maliye Vekili (Bakan) olarak katılıyordu.

BACANAK VE ARKADAŞLARININ OYUNU

İttihat ve Terakki'nin 1915'te Ermeni ve Rumları sürgün ettikten sonra mal ve mülklerine el koymaya imkan veren 26 Eylül 1915 tarihli Tasfiye Kanunu, İstanbul Hükümeti'nin 8 Ocak 1920 tarihli kararnamesiyle yürürlükten kaldırılır. Bununla, malların sahiplerine geri iade edilmesi ve geçmiş dönemle ilgili zararın tazmini de hedeflenir. Büyük Millet Meclisi, önce gizli ve ardından aleni celsede yapılan tartışma sonucunda kabul edilen 14 Eylül 1922 tarihli kararıyla, bu kararnameyi kaldırır ve 15 Nisan 1923 tarihli 333 no'lu kanunla da İttihatçı tasfiye sistemine tam dönüşü sağlar. Maliye vekili Mustafa Abdulhalik ve arkadaşlarınca Ermeni mallarıyla ilgili sorunları ortadan kaldıracak yöntemler aranırken akıllara pratik bir yöntem gelir.

Tehcire tabi tutulan Ermenilerin geride bırakmaya zorlandıkları malları Osmanlı devleti tarafından terk edilmiş, yani emval-i metruke sayıldıklarından, Ermenilerden mal ve mülk talep edenlerin Lozan Antlaşmasının imzalandığı 24 Temmuz 1923 tarihinde mallarının bulunduğu bölgede olmaları kararı alındı. 24 Temmuz 1923 tarihine kadar malları başında bulunmayan Ermenilerin, malları üzerinde herhangi bir tasarruf hakkına sahip olamayacakları da kanunla ilan edildi. Ek olarak, bu tarihte ülkede bulunmayanlar “Firar-i Eşhas” sayılarak, Ermeniler kendilerince bir tehcir hareketi başlatmış bir gibi ayakları yere basmayan, tarihi gerçeklere aykırı bir durum ortaya çıkarılmıştır. Sonuç olarak, Ermenilerin mallarının geri verilmesi, kendileri sadece 30 Ekim 1918- 20 Kasım 1922 tarihleri arasında başvurmuşlarsa kabul ediliyordu. 20 Kasım 1922’den sonraki istekler ise geçerli olmayacaktı.

ETİK VE VİCDAN BİR TARAFA BIRAKILIR!

Ermeni mallarıyla ilgili sorun, Lozan Anlaşmasıyla yolunca halledildikten ve Ermenilerin malları üzerinde bir tasarruf hakkına sahip olmamaları sağlandıktan sonra, söz konusu mallar ve gayrimenkullerin dağıtımına başlanır. Malların tasfiyesi sırasında etik ve vicdani değerler bir kenara bırakılarak, başta kiliseler olmak üzere çeşitli dini yapılara tapu çıkarılarak, bunların hayvan ahırı ya da samanlık olarak kullanılmasında kusurlu bir yan bulunmadı. Buna ek olarak Ani Harabeleri’nin topçu ateşi ve dinamit yardımıyla yok edilmeye çalışılması gibi kilise, manastır ve benzeri ibadethanelerin yıkılmasında ya da sökülerek, farklı yapılarda malzeme olarak kullanılmasına ses çıkarılmaz. Bu konuda Bitlis’te verilecek 2 örnek, söz konusu uygulamanın vicdan ve ortak insani değerlerin ne denli ayaklar altına alındığını göstermektedir.

SAMANLIK VE AHIR OLARAK KULLANILIYORLAR!

Tatvan ilçesine bağlı Kuşluca köyünde yaklaşık 500 yıllık kiliseye, Tatvan Tapu Kadastro Müdürlüğünce 1988 yılında tapu çıkarıldı ve şuan kilise, mülkiyeti ile birlikte verildiği şahıs tarafından ahır olarak kullanılıyor. Tatvan’da yapılan kadastro çalışmaları ardından Kuşluca köyünde ikamet eden Muhittin G. adlı vatandaşa 3 pafta, 116 parsel numarasıyla 500 yıllık kilise tapu edildi. 90’lı yıllarda boşaltılan köyüne geri dönen Muhittin G., Bitlis Valiliğine başvurarak, “Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Tazmini Hakkındaki Kanun”dan faydalanmak istediğini, göç ettirilmesi nedeniyle 10 yıldan fazla bir süre kendi tapusunda bulunan kiliseyi kullanamadığını belirterek, kurumdan 14 bin TL tazminat istedi. Talebi haklı bulunan ancak meblağı yüksek bulan kurum tarafından Muhittin G.’ye kilisesini kullanamadığı yıllar için 8 bin lira ödeme yapıldı.

Buna benzer bir başka olay da Bitlis merkeze 7 kilometre uzaklıkta bulunan Por (Değirmenaltı) köyünde yaşanıyor. Kilisenin batı duvarının önünde ‘jamatun’ adı verilen bir toplanma yeri inşa edilmiş ve tahminen 15. yüzyılın ortasında eski kilise onarılarak, güneyinde de bir şapel inşa edilmiş. Jamatun adı verilen toplanma yeri bugün harabe haline gelirken, her iki kilise ve şapel ise ahır ve samanlık olarak kullanılıyor.

ANANİA KİLİSESİ

Anadolu coğrafyasında benzerleri arasında eşsiz bir yere sahip olan St. Anania Kilisesi ve Manastırı korunması bir yana, resmi makamlarca yıkılmasının beklendiğini söylemek yanlış olmaz. Geçmiş yıllarda yapı bütününün etrafında evler yokken, son yıllarda köye geri dönüşlerle birlikte artan konut ihtiyacı, hem kilisenin yakınında evlerin inşa edilmesine neden olmuş, hem de başta dolgu malzemesi olarak bin 500 yıllık bir geçmişe sahip olduğu belirtilen yapının taşlarının kullanılmasının önüne geçilememiş. Bu tahribatın önüne geçmesi beklenen Bitlis Kültür ve Turizm Müdürlüğü yetkilileri, olayı incelemek bir yana, kiliseye tapu çıkarılmasına bile en ufak bir itirazda bulunmuş görünmüyor. Tarihi yapının günden güne yok olması karşısında da herhangi bir girişimde bulunmuyor.

ANF

_________________
Emeğe saygılı olun, alıntılarınızda link gösterin ...


Back to top
mafilou
Administrateur
Administrateur

Online

Joined: 04 Sep 2006
Posts: 14,385
Point(s): 43,593
Moyenne de points: 3.03

PostPosted: Sun 17 Mar 2013 - 23:08
PostPost subject: Bitlis vilayeti, Bitlis sancağı - Բաղեշ նահան, Բաղեշ գաւառ
Reply with quote

Virtual Ani jan
This is Բիթլիսի նահանգի Մուշ գավառի , Bitlis Sancagi, Mus kazasi
_________________
Emeğe saygılı olun, alıntılarınızda link gösterin ...


Back to top
mafilou
Administrateur
Administrateur

Online

Joined: 04 Sep 2006
Posts: 14,385
Point(s): 43,593
Moyenne de points: 3.03

PostPosted: Sun 17 Mar 2013 - 23:11
PostPost subject: Bitlis vilayeti, Bitlis sancağı - Բաղեշ նահան, Բաղեշ գաւառ
Reply with quote

1894-96 Ermeni Katliamları – Bitlis Vilayeti

Abdülhamid döneminde Ermenilere karşı gerçekleşen 1894-96 katliamları 1915 Soykırımının gölgesinde kalmaktadır. Bunun nedeni 20. Yüzyılın ilk büyük soykırımının boyutu ve vahşetinden kaynaklanmaktadır. Oysa 1894-96 katliamları ve ardında bıraktığı izler son derece derin ve önemlidir. Bunlardan birkaçını sayarsak: Bu katliamların arkasında kitlesel olarak Ermeniler İslam'a geçirilmişlerdir.
25.02.2013 / 19:23
Abdülhamid döneminde Ermenilere karşı gerçekleşen 1894-96 katliamları 1915 Soykırımının gölgesinde kalmaktadır. Bunun nedeni 20. Yüzyılın ilk büyük soykırımının boyutu ve vahşetinden kaynaklanmaktadır. Oysa 1894-96 katliamları ve ardında bıraktığı izler son derece derin ve önemlidir. Bunlardan birkaçını sayarsak: Bu katliamların arkasında kitlesel olarak Ermeniler İslam'a geçirilmişlerdir.

Bitlis Vilayeti

Bitlis'te, Kuyt kilisesinin başrahibi Der Mikhitar’ın cesedi Müslüman olarak görülüp Müslüman mezarlığına defnedildi. Şehirde buna benzer hile ve yöntemlerle ve zorlamayla çok sayıda din değiştirme oldu. Yerum ilçesinde 13-15 Ekim arasında katliam yapıldı. Bu esnada ilçenin 12 Ermeni köyünün kilisesi her türlü hakarete maruz kaldı. Daha sonra da camiye çevrildi. İslamiyeti kabul ederek sünnet olanlar ölümden kurtulabileceklerdir. Papazların başlarına sarık kondu. Kadınlar evlendirilmek üzere Müslüman Mollalara teslim edildi, hem de karşılıklı olarak. Yani papazların kendileri de Müslüman dul kadın almak zorunda bırakıldılar. Bu papazlara üstelik fazladan bir veya iki Kürt kadın verildi. Amaç papazların din değiştirmesini sağlamaktı. Müslümanlarla çok yönlü ilişkiler içine sokmak, onları tamamen ve katiyen Müslümanlaştırmaktı. Hatta çok kardeşi i Hıristiyan ailelerde bu kardeşlerden bir veya ikisi öldürülerek dul kalan karıları yaşayan kardeşlere verildiler ki durum şeriat yasalarına uygun olsun.
Şirvan ilçesi kırsalında aralarında Sarus, Avin, Avar, Napahn, Sermek ve Temenk köyleri olmak üzere yirmiden fazla Hıristiyan köyünde katliam kurtulan Ermeniler Müslüman olmaya zorlandılar. İçlerinde bu köylerin bir kısmı yıkılıp öteki kısmı camiye çevrilen kiliselerinin papazları da vardır.
Hizan ve Sipagert ilçelerinde, Sgavaray Gregoryen Manastırı başpapazı Ohannes'e yapılan bir dizi hakaret ve işkenceden sonra papaz İslamı kabul etmek ve iki karı almak zorunda kaldı. Hizan'da yerleşik konumda ve kalabalık miktardaki Ermeni nüfusu aynı yerdeki Müslüman tekkesine zorla konduktan sonra İslamiyete geçirildiler.
Aynı şekilde Horkhotz köyünün üç Gregoryen papazına din değiştirmeleri zorla kabul ettirildi. Ondan sonra da başları¬na sarık bağlanarak yollarda gezdirildiler.
Şenitzor nahiyesine bağlı sekiz köyün ahalisi İslama geçmeye zor¬landı. Bu köyün okul ve kiliseleri kapatıldı ve çok sayıda kadın ve kız kaçırıldı.
Hizan ve Sipagert ilçelerine bağlı, aşağıda adı verilen altmış köyün sakinleri toplu halde İslamiyete geçmek zorunda bırakıldı:
Hizan ilçesi: Darontz, Aşağı Darontz, Karason, Yukarı Karason, Şen, Harit, Klup, Tagik, Palassor Haçugontz, Zigu, Antentz, Kamagiel, Surp Haç, Di, Norşen, Yegondz, Anabat, Broşent-Tars, Motentz, Mamtentz, Gassar, Hagir, Korklotz, Nan, Hodz, Gadinak Bagsar, Li, Hucuk. Sipagert ilçesi:Yukarı Huruk, Aşağı Huruk, Candican, Aşağı Godentz, Yukarı Godentz, Nerpan, Oghant, Sevkar, Pagentz, Sonar, Tag, Kagis, Dantzis, Şoson, Hargnin, Taloro, Bedrantz, Huş, Kut, Şort, Pagt, Sagantz, Arençik, Duag, Geran, Taht, Mad, Zemen. Mamduruk ilçesindeki Gregoryen nüfusun çoğunluğu islamlaştırıldı.
Bu ilçeye bağlı adları aşağıda yazılı on yedi köyün ahalisi toplu halde İslama dönmek zorunda bırakıldı; Ov, Seg, Perganto, Abarank, Kedantz, Huvandantz, Dantz, Miloti, Şenağpür, Mont, Gugentz, Honis, Horont, Paramons, Hagons, Garna, Bargantz.
Segert şehrindeki Halkın bir bölümü İslamiyeti mecburen kabullendi.
Genç ilçesine bağlı Gernos, Valer, Tarepnis, Duzmalan, Kupar adlı köylerin sakinleri zorla Müslüman edilerek katliamdan kurtuldular.
Çapakçur ilçesinin Çevlik, Madrak, Sinfor ve Köşem köy¬lerinin Hıristiyan ahalisi ve yine
Peçar Nahiyesinin Mıguk, Anti, Murdarik, Norşen, Tiç, Peçar köylerinin Hıristiyan sakinleri İslama geçm¬eye zorlandılar. Bu köylerin papazları da din değiştirmek zorunda kalan¬lardandır. Bu köylere ait kiliseler bugün cami olarak kullanılıyor ve buralarda Kuran okutuluyor.

hayastaninfo.net
_________________
Emeğe saygılı olun, alıntılarınızda link gösterin ...


Back to top
mafilou
Administrateur
Administrateur

Online

Joined: 04 Sep 2006
Posts: 14,385
Point(s): 43,593
Moyenne de points: 3.03

PostPosted: Wed 27 Mar 2013 - 19:45
PostPost subject: Bitlis vilayeti, Bitlis sancağı - Բաղեշ նահան, Բաղեշ գաւառ
Reply with quote

Kükürtlü Sokak -Cahit Mervan

24 Nisan'da yaşamlarını yitirenlerin anısına

Bitlis’in Kurubulak semtinden Hersan Mahallesi'ne yokuş aşağı indiğiniz zaman, kükürt kokusu sizi alır eski zamanlara götürür. Yüzünüze hafif bir serinlik çarpar. Koku genzinizi yakar.

Kükürdün kaynağı ise eski yapı evlerin çepe çevre sardığı sokakta herhangi bir nedenden dolayı açılmış bir çukurda maviye de çalan sarımtırak topraktır. Kükürt kokan sokağı her gün uygun adımlarla arşınlayıp geçen yaşlı bir adam vardı. Şose yolun davetsiz misafirleri olan taşları usulca kaldırıp kenara koymak bu yaşlı adamın en büyük özelliğiydi. Kimseyle pek konuşmazdı. Karşılaştığı insanlara göz ucuyla bir bakış fırlatır, usulca bir selam verir, yoluna devam ederdi. O mu başkalarıyla göz göze gelmekten kaçınırdı, yoksa mahalle sakinleri mi? bilinmez...

Ona kimi lakaplar takan mahallenin çocukları bazen de arkasından koşar, „gavur“ diye taşlarlardı. Bu durum mahalle sakinlerinin tepkisini çeker, çocuklar engellenirdi. Yaşlı adamı taşlamaktan vazgeçen çocuklarsa hiçbir şey olmamış gibi tekrar kendi dünyalarına dönerlerdi. Bu durum hemen her gün bir ritüel gibi tekrarlanırdı. Çocuklar, sıska yapılı, kafasında sekiz köşe şapka olan, mavi gözlü, 70’ine merdiven dayamış yaşlı adamı kovalamaktan bıkmazdı.

Yaşlı adamsa kükürt kokan sokağın taşlarını temizlemekten vazgeçmez, gönüllü olarak yaptığı işinden bıkmazdı. Hersan Mahallesi’ne inen sokağın başında sağ tarafta cami, onun hemen bitişiğinde ise Şerafhanlar’a ait bir kümbet vardı. Caminin karşında bir bakkal, onun yanında da cenazelerin yıkandığı musalla taşı ve içinde abdest alınan bir avlu vardı. Hemen yan tarafta da bizim bir akrabanın evi ve babamla amcamın ortak olarak işlettikleri fırınımız vardı.

Evimiz fırının üstünde karşı dağlara bakan bir seyran gibi duruyordu. Ve usta ellerin yonttuğu kesme taşlarla yapılmış dizi dizi evler, onlara her mevsimde kasvetli bir hava veren asma bahçeler sokak boyu kendisini hissettiriyordu. Sokak, bir yılan kıvraklığında bükülüp sona yaklaştığında Hersan Çayı'yla kesişiyordu. İşte sıska yapılı, sekiz köşe şapkalı, gözleri hep derinden bakan yaşlı adam bu sokağın sonundaki bir evde yaşıyordu.

Kimdi ? Kimsesi var mıydı? Eşi ve çocuklarına ne olmuştu? Nereden gelmişti ve nereye gitmek istiyordu? Hiç kimse bu soruların yanıtını bulmamıştı. Çünkü kimse de bu sorulara yanıt aramamıştı.

O, kendi başına bir aile, kendi başına bir şehir, kendi başına bir ülke, kendi başına bir halk gibi „içimizde“ kalmak zorunda bırakılan bir yaşamdı. Adını hiç bir zaman merak etmedim. Sanıyorum benim gibi o mahallenin bir çok sakini de merak etmemişti. Bizim için O „veba“ gibi aramızda dolaşan bir „yaban“dı. Bizim için bir bela, uğursuzluk taşıyan bir yaratıktı. Anne ve babalar O’nunla konuşan çocuklarını azarlar, O’nu gördükleri zaman, yollarını değiştirmelerini sıkı sıkıya tembihlerlerdi.

Çünkü, O büyüklerimiz gibi çömelerek işeyenlerden değildi. Onun için „ayakta işeyen gavur“ derlerdi. Kimbilir belki geçmişten kalan ve inatla devam ettirdiği tek şey buydu. Onun ayakta işemesi, sıska vücudu, sekiz köşe şapkası ve mavi gözleriyle geçmişe, geleceğe ve kükürtlü sokağa bir meydan okuyuştu adeta.

Mahallede konuştuğu tek insan, babamdı. Zaman zaman O'nu bizim fırının önünde küçük kürsüler üstünde babamla kırtlama çay içip sohbet ederken bulduğum olmuştu. Mahallede hiç kimseyle konuşmayan bu adamın babamla ne konuştuğunu hep merak ederdim. Bu merak sadece bana ait değildi. Bil cümle ev halkı da buna dahildi.

Babam ne konuştuklarını bir sır gibi saklar, sadece tanıdığım „en iyi“ dostum derdi. Ve belki de babamın en büyük sırrı, sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamın sürevini bu sohbetlerde gizliydi.

O çocuk dünyamızda, Hersan Mahallesi’nin kükürtlü sokağında „bizden“ olmayan sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adam bizim için sadece bir „gavur“, taşlanıp kovalanması gereken, vebalı gibi uzak durulması gereken biriydi. Ama babam için yakın bir dost, dert ortağı, belki de yol arkadaşıydı. Sıska, sekiz köşe şapkalı, maviye çalan gözleri olan adamı en son babamla konuşurken görmüştüm. Ne yılı, ne mevsimi, ne ayı, ne günü hatırlamıyorum. Geçen yıllara rağmen hafızam bu sorulara hep yanıtsız bıraktı.

Hersan Mahallesi’nin kükürtlü sokağının sonunda, tek başına oturduğu evde mi vefat etti, cenazesini kim kaldırdı, mezarı nereye yapıldı? Bunu hiçbir zaman öğrenemedik. Yoksa kükürtlü sokağın tarihini sırtlayıp hiç birimizin bilmediği başka bir diyara mı göç etmişti? Yine tek başına mıydı? Bilinmiyordu. Ama bilinen bir gerçek vardı ki, sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adam bir gün sırra kadem bastı. O'nu bir daha hiç kimse görmedi. Hiç kimse O'ndan bir haber de duymadı. Hiç kimse taşlayamadı, hiç kimse bir vebalıdan kaçarcasına sokak da değiştirmedi. O'nu gördükleri için abdestinin bozulduğunu düşünenler de, artık musalla taşının yanındaki cami avlusunda abdest tazelemeyeceklerdi.

Ancak O sırra kadem bastıktan sonra kükürtlü sokak da taşlarla dolup taştı. Kimse sokağın davetsiz misafirleri olan taşları toplamadı. Babam yaşlı dostu sırra kadem bastıktan sonra, ‘O mutlu olacağı yere gitti’ demiş ve eklemişti: ‘O cennettedir, ama bizimkinde değil, kendi cennetindedir...’

Babam bu sözleriyle çocuksu dünyamızı başka cennet ve cehennemlerin olacağına dair bir çok soru işaretleriyle doldurmuştu. Sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamın da bir cenneti olabileceğini hiç ama hiç birimiz düşünmemiştik. Belki de O'nun cennetine giden kapının anahtarı kükürtlü sokakta yaşamı zorlaştıran taşları toplamaktan geçiyordu. Artık O yoktu. Ama en çok da O konuşulacaktı. Ramazan gecelerinin ağır sohbetlerinde, iki metre karın kapladığı, meşe odunuyla ısınamayıp biri birine sokulan çocukların tıka basa doldurduğu taş yapılı evlerin küçük odalarında, mahalle kadınlarının kapı girişindeki çay partilerinde, her yerde hep o konuşuldu.

Geçmişte yaşanan açlıklar, kıtlıklar, sel baskınları, tipi-boranlar hep O’nun ’uğursuz’ varlığıyla açıklandı. Arada sırada her şeye rağmen ‘Allah rahmet etsin iyi adamdı. Taşlarımızı o toplardı’ diyenler de çıktı. Bunu diyenler sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamın tanrısını kızdırmaktan korkuyorlardı. Çünkü kükürtlü sokağın sakinlerinin en çok korktuğu tanrılardı. Tanrıların gazabıydı.

Bundan dolayı sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamdan söz ederken ipin ucunu kaçırmak, tanrıları kızdırmak istemiyorlardı. Tanrıları kızdırmamak için olsa gerek,yaşlı adam sırra kadem bastıktan sonra bile O'nun kapısının üzerindeki asma kilidi açmaya cesaret edecek kimse çıkmadı. Her gün açılan kapıların kilitleri paslanırken sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamın yıllarca, belki de asırlarca oturduğu evin asma kilidi hiç paslanmadı. Bu durum tembel sohbetlerde tanrının bir vergisi, vebalının gazabı, ayakta işeyen adamın sırra kadem basmasından sonraki meydan okuyuşu olarak algılanıp değerlendirildi.

Asmalı kilit paslanmayınca tembel sohbetlerde bıçak gibi kesildi. Bir daha hiç kimse sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamdan bahsetmedi. Babam dışında. Çok sonraları babamın, ‘O kendi cennetine gitti, o bir Ermeni'ydi’ demesi kükürtlü sokağın kokusuna mavi gözlü bir renk katmıştı. Ve suskunluk yeniden bir ölüm sessizliği gibi kükürtlü sokağa çökmüştü. Ama biz de bu arada Ermenilerin de bir cenneti olduğunu öğrenmiştik…Yıllar yılları kovaladı...

Bense kükürtlü sokaktan çok ama çok uzaklara savruldum. Sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamın mahalleyi terk etmesinden sonra sokağa, şehre ve ülkeye gazap çöktü. Bir Eylül günü şafak sökerken, karanlık bastırırcasına el işlemeli, çeyiz sandığı büyüklüğündeki radyodan çıkan gazap sesleri, üstü açık cemseler de taşınan insanlar, sokakları taş yerine dolduran postallar tam bir tufandı. Annemin dediği gibi sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamın bedduası mı tutmuştu bilinmez, ama artık hiç bir şey eskisi gibi değildi. Ve bize yol görünmüştü. Kaderde çocukluk, gençlik anılarımızı mavi gözlü sarıya çalan kükürttün koktuğu sokakta bırakarak gitmek vardı. Ben taşların değil, postalların doldurduğu kükürtlü sokağı terk ederken, babam da‚ kendi cennetine’ göçmüştü.

Bizim için ayrılış aynı zamanda bir geri dönüşün de başlangıcıydı... Sancılı, yeni doğumlara gebe bir dönüşün habercisiydi. Çok geçmeden sıska , sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamı taşlayan kükürt kokulu sokağın çocuklarının da aralarında olduğu insanlar, ilk önce sınırlardan dağlara, oradan da köylere ve şehirlere dönmeye başladılar. Dönüşün yarattığı halka büyüdükçe büyüdü... O kadar büyüdü ki, tembel sohbetler bir bıçak gibi kükürtlü sokakta sona erdi. Ülkenin dağları, ovaları, nehirleri, köyleri, kasabaları, şehirleri, sokakları, evleri, işyerleri, ünversiteleri, elbiseleri adeta kükürt kokmaya başladı.

Kükürt kokusu artık genzi yakmıyordu. O kokuyu teneffüs edenler baş döndürücü bir haz almaya başladılar. Kükürt kokusu insanları mest etmişti. Kokuyu hisseden herkesin zihni açılmıştı. Dünya adete tersine dönmüştü. Ve sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamın hikayesi herkes tarafından merak edilmeye başlanmıştı. O'nunla ilgili olarak şurada burada kötü konuşanlara, kükürt kokusundan mest olmuş insanlar „Hersan Mahallesi'ne git ve açılmış bir kuyudan biraz kükürt kokla“ demeye başlamışlardı. Artık tarih de geriye doğru okunmaya başlanmıştı. İnsanların duydukları ve gördükleri onları da şaşırtıyordu. Sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamın bir ülkesi vardı. O'na kendi dillerinde Hayastan diyorlardı. Hayastan yani; Cennetin Ülkesi. O'nun bir dili, bir dini vardı. O'nun halkı iki bin yıldan bu yana kükürtlü sokağın sakiniydi.

1915 yılının 24 Nisan’ında tufan koptuğunu gördüler. Bu tufanın peşinde kükürtlü sokakta ve o sokağın ülkesinde tek tük sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamlar bıraktığını öğrendiler. Enver-Talat-Cemal adlı üç celladın fermanını okudular. Dehşete kapıldılar, hayrete düştüler. Ve çok geçmeden tanrılarının, cennet ve cehennemlerinin onlardan ayrı olduğunu fark ettiler. Anladıkça, kükürt kokusunu içlerine çektikçe, filmi daha hızlı bir şekilde geriye sarmaya başladılar.

Ve tarihin bir karesinde sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamın torununu ve yağız bir delikanlı olan Salomon Telirian vardı. Bu delikanlı 1921 yılının 15 Mart’ında Almanya’nın başkenti Berlin’de, Talat Paşa’yı cadde ortasında yere serdiğinde herkes kükürt kokusunu derinden hissetmişti. Bir zamanlar bütün kükürtlü sokakları tir tir titreten bir tiranın infazına şahit olunmuştu. Sıska, sekiz köşe şapkalı, maviye çalan gözlü adamın 22 yaşındaki torununun Berlin’de yapılan mahkemede, ‘evet ben bir adam öldürdüm, ama ben katil değilim’ dediğini ve bunları dedikten iki gün sonra da serbest bırakıldığını gördüler.

Bu olaydan tam 75 yıl sonra kükürtlü sokakta sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamı taşlayan Kürt kavminin bir evladı olan ben, Brüksel’in Denderluuw kasabasında raflarda tozlanmış bir kaseti rekorda sarmaya başladım. Filmi rekorda sararken mavi gözlü adamanın kavminden bir kadının 35 milimetre kamerayla kaydedilmiş sesini- yüzünü görmeden- dinledim. “Ormanlar kalem, denizler mürekkep olsa, bizim dertlerimizi anlatmaya yetmez” diyen kadının yüzüne bakmaya asla cesaret edemedim.

O ses, yıllar önce kükürtlü sokakta yaşayan sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamın sesiyle aynıydı. Baktığım zaman O'nu göreceğimi biliyordum. Utanç içinde kıvranıp durdum. Defalarca kadının sesini dinlememe rağmen, saatlerce, günlerce, aylarca, yıllarca cesaret edip bakamadım yüzüne. Ses uykularımı, gece ve gündüzlerimi, aşklarımı takip edip durdu. Bu durum Hersan Mahallesi’nden ayrıldığım o günden beri cebimde kıskançlıkla sakladığım kükürtlü toprağa dokunduğum ana kadar devem etti. Yıllar önce genzimi yakan kükürtlü toprağın kokusu, şimdi bana cesaret kaynağı olmuştu. Korkum tam zirveye ulaştığı anda, kükürt kokusu sayesinde cesarete dönüşmüştü.

Nihayet kadının yüzüne dönüp baktım.

Kadının yüzünde sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamı gördüm. Kükürtlü sokağı gördüm. Geldiğim ülkede ve mutlaka geri döneceğim ülkemde bütün sokakların kükürt koktuğunu gördüm. Kendi kavmine de faydası olmayan Alay'ları gördüm. Tufanla birlikte kükürtlü sokakları terk eden insanların çöllerde yok oluşunu gördüm. Onların dünyanın dört bir yanına dağılışlarını gördüm. Tarihin hala tecelli etmediğini, kükürtlü sokakların acı çektiğini, tarihi lanetlediklerini gördüm. Ve, “O kendi cennetine gitti” diyen babamın gözleriyle karşılaştım. Sıska, sekiz köşe şapkalı, mavi gözlü adamın evinin asma kilidinin bunca yıla rağmen paslanmadığını gördüm.

Ses ve görüntü yerini siyah ekrana bırakırken, yıllar önce ayrıldığım Bitlis’ten yanımda getirdiğim kükürtlü toprağa bir kez daha dokundum... kokladım. Not defterime de şu cümleyi yazdım:

“Cennetin de, cehennemin de yolu kükürtlü sokaktan geçer.”

Ağustos 2003- Brüksel

http://cahitmervan.blogspot.fr
_________________
Emeğe saygılı olun, alıntılarınızda link gösterin ...


Back to top
mafilou
Administrateur
Administrateur

Online

Joined: 04 Sep 2006
Posts: 14,385
Point(s): 43,593
Moyenne de points: 3.03

PostPosted: Fri 12 Apr 2013 - 00:54
PostPost subject: Bitlis vilayeti, Bitlis sancağı - Բաղեշ նահան, Բաղեշ գաւառ
Reply with quote

Bir zamanlar Bitlis Ermenileri…



Hişyar Barzan Şerefhanoğlu14 Eylül 2011
ANF NEWS AGENCY


Bitlis - Bitlis İktidar gücünü elinde bulunduranların ekonomik hırslarının bir halkı nasıl toptan yok etmeye adım adım götürdüğünün tarihteki ilk belirgin örneği olan 1915 Ermeni katliamı, neredeyse bir asrı geride bırakacak. Katliam, sürekli bir etnik mesele olarak algılansa da o günden bu yana yaşananlar açıkça gösteriyor ki Ermeni meselesi, anlatılanın aksine bir Ermeni-Müslüman çekişmesinden öte, yüzyılın ilk en büyük ekonomik kavgasıdır. Konuyla ilgili araştırma haberimizde katliamın en yoğun yaşandığı kentlerden biri olan Bitlis’i ele aldık. Bitlis ve ilçelerinde sürülen ve katledilen Ermenilerin mallarının devlet bürokrasisi tarafından çeşitli entrikalar ve oyunlarla, çıkarılan garip kanunlarla nasıl talan edildiğini inceledik…
Her kentin, her kasabanın, her köyün ve Türkiye’de yaşayan istisnasız herkesin anlatacağı bir Ermeni hikayesi vardır. ‘Ermeni’ kelimesi, resmi tarih ve devlet yetkililerinin ajandasında ‘sözde soykırım’ ve ‘diaspora hayalleri’ cümlelerinde sıkça kullanılıyor olsa da, ‘Ermeni’ kelimesinin halk arasındaki kullanımının asgari objektifliğe sahip olduğu söylenebilir. Birkaç kişinin bir araya gelerek başlattığı konuşmalarda başta “Ermeni komşular” ve onların günlük hayatlarının bizlere ne kadar benzediği gibi insancıl ve kısmen özlem dolu cümleler kullanılırken, hemen sonrasında konuşmanın yönü Ermeni mallarına ve define merakına dönüşüveriyor.
Ermeni kelimesini duyduğunda define merakıyla elleri kazma-kürek sapına giden bizler, Ermenilerin varlıklarının zorba bir şekilde bizlerin varlıklarına armağan ettirildiğinin farkında mıyız? Aklımızdaki Ermeni kavramının salt onların malı ve mülkü üzerinde kurulu olması garipliğini de bir kenara bırakarak, bugüne değin Ermenilerden geriye ne kaldığı sorusunu dahi kendimize yöneltmiyoruz. Binlerce yıldır bu coğrafyada yaşayan, kültürünü şekillendiren bir halktan geriye “Ermeni” denilebilecek bir tek dikili taşın dahi bırakılmamış olması neyin gayretidir? Bu sorunun cevabı gayet basit; Binlerce yıldır Ermeni olan her şey, bir gecede Müslümanlaştırılmış ve Türkleştirilmiştir.
ERMENİ DÜŞMANLIĞI TEMEL DEVLET HİZMETİ!
Ermenileri ve onlara ait olan her şeyi silmek, devlet görevlileri ve yerel bürokratların temel görevlerinden biri olmuş durumda. Her ne kadar günümüzde bu topraklarda Ermeniler yaşamıyor olsa da, bir zamanlar yaşadıkları gerçeğini toplumdan saklamak da sadık devlet memurlarının temel devlet hizmeti olmuştur. Bu kapsamda Ermenilerden kalan gayrimenkullerin çoğu Emval-i Metruke kanunuyla gasp edilerek, kişilere dağıtılmış, asıl sahipleri olan ve devlet eliyle zorla sürülen kişiler mantığa aykırı bir şekilde “firari eşhas” sayılmış, dağıtılamayan gayrimenkuller ise kaderine terk edilmiştir. Bu gayrimenkullerden kiliseler çoğunlukla ahır ya da saman deposu olarak görevlerini tamamlamalarının ardından, tarihten silinmek üzere taşları ya bina yapımında kullanılmak üzere sökülmekte, ya da doğanın insafına terk edilmektedirler.
MEZAR TAŞLARI DELİL OLABİLİR!
Kilise ve manastırlara ek olarak Ermeni mezarlıklarının durumu da hiçlikle anılır durumda. Bu topraklarda yaşananların anlatılmaması için Ermenilerin sürülmeleri, yok edilmeleri yeterli görülmemiş; mezar taşlarının Ermeni varlığına dair delil teşkil etmesinden çekinilmiş olacak ki Ermeni mezarlıkları da kamunun hizmetine sunuldu.
Mezarlıkların kamu hizmetine sunulmasına örnek verecek olursak; Bitlis bu konuda vicdanların en çok yaralandığı yerlerin başında geliyor. Kentteki 4 Ermeni mezarlığından 3’ünün üstünde bugün çeşitli kurumların binaları yükselmekte. Bu mezarlıklardan İnönü Mahallesi’ndeki mezarlığın üzerinde Halk Eğitim Merkezi bulunurken, mezarlığa yakın bir yerde bulunan kilise uzun yıllar cezaevi olarak kullanıldıktan sonra yıkılarak yerine Dideban İlköğretim Okulu kurulmuş. Sapkor (Dsapkor, Sapırkor) Mahallesi’nde bulunan Ermeni Mezarlığı da tamamen tahrip edilerek, üzerinde Bitlis İmam Hatip Lisesi olarak kullanılan bina inşa edilmiş.
Çeşitli kamu binalarının Ermeni mezarlıkları üzerinde kurulması başlı başına vicdanları yaralayan bir devlet tasarrufu olsa da, Bitlis’in Mahallebaşı semtinde bulunan Ermeni mezarlığının üzerinde 8 Ağustos Atatürk Stadyumu’nun kurulmuş olması hiç şüphesiz bütün vicdanları isyana sevk edecek güçte bir tahammülsüzlüğün gerekçesi. Spor müsabakalarının, kurtuluş günlerinin ve resmi geçitlerin yapıldığı stadyum arazisinin bir mezarlık olduğunun bilinmesine karşın yine de stadyum gibi bir yapının mezarlık üzerinde kurulmasının temel amacı; geride Ermenileri hatırlatacak ya da Ermenilerin atalarının yattığı mezarları ziyaret etmemelerini sağlamak olarak açıklanabilir.
KENDİ KANUNU BİLE ÇİĞNİYOR
Devlet eliyle Ermeni mezarlıklarına karşı yürütülen yok etme politikası insanlık ortak değerlerine ve bireysel vicdana aykırı olduğu kadar uluslararası kanunlara da aykırı. Lozan Antlaşması’nın 42. maddesinin üçüncü fıkrasında “Türk Hükümeti sözü geçen azınlıklara ait kiliselere, havralara, mezarlıklara ve diğer dini kurumlara her türlü korumayı sağlamayı taahhüt eder” denmektedir. İlginçtir ki Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri, imza attığı uluslar arası kanunları görmezden gelmekle yetinmemiş, kendi kanunlarını; 3998 sayılı Belediye Kanunu’nun ikinci ve Mezarlıkların Korunması Hakkında Kanun üçüncü maddeleri gibi benzeri kanunları da göz ardı ederek, Ermeni mezarlıklarının talanında herhangi bir kusur görmemiş. Bu kanunlar hiçe sayılarak, Bitlis’teki Ermeni mezarlıklarının okul, cezaevi, İmam-Hatip Lisesi ve Stadyum olarak kullanılmasında aykırı bir durum görülmemiş!
TCK’DE BU UYGULAMAYA CEZA VAR
Bu maddelere ek olarak Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 130’uncu maddesi, mezar ve mezarlık talanına üç aydan başlamak üzere iki yıla kadar hapis cezası öngörüyor. Tüm bu kanun maddelerine ve cezai müeyyidelere karşın, Ermeni mezarlıklarına karşı gösterilen devlet hoyratlığı ve bürokratik yağma karşısında hiçbir hukukçunun ses çıkarmaması, devlet erkini elinde bulunduranların bilinçaltlarında düşman olarak belirlediği Ermenilerden her türlü intikamı almasını meşru gören bir anlayışın hakim olduğunu kanıtlar nitelikte.
Bununla beraber, mezarların ziyaret ve anma gibi insancıl ve vicdani bir ritüele sahip olması, Ermeni mezarlarının korunmaları halinde mezarları ziyarete gelecek olan insanların bulunabileceği düşüncesinin de belirgin bir psikolojik etki yarattığı söylenebilir. Ermeni mezarlarının tahrip ya da yok edilmesinin altında, olası ziyaretlerin önünün kesilmesi amaçlanarak, mezarların bulunduğu yöre halkı ile mezarları ziyaret eden Ermeniler arasında olası bir karşılıklı bir etkileşimin de kıvılcımlanmasına şans tanımama zihniyeti amaçlandığı söylenebilir.
TERK EDİLMİŞ’ MALLAR KANUNU!
1915 tehcirinin ardından Ermenilerden arındırılan bölgelerde, Ermenilerden kalan gayrimenkuller ya bölge halkı ya da Balkanlar ve Kafkaslardan göç eden muhacirlere cüzi miktarlar karşılığında satıldı. Söz konusu satışlar, 26 Eylül 1915 tarihinde Talat Paşa tarafından hazırlanarak, yürürlüğe konulan Emval-i Metruke (terk edilmiş mallar) kanunuyla, Ermeni malları gerçek sahiplerince yapılacak herhangi bir itirazı kabul etmeksizin yürürlüğe konuldu. İlginç olan şu ki, bu kanunun yürürlüğe konulduğu tarihte Bitlis Valisi Mustafa Abdulhalik, aynı zamanda Talat Paşa’nın da bacanağıdır. Bitlis Valisi ve Talat Paşa’nın bacanağı Mustafa Abdülhalik, bu tarihten 9 sene sonra ilk Meclis’in Maliye Vekili olarak TBMM’de yaptığı konuşmayla tarihe geçecek ve Ermenilerin tehcirinin anlatıldığı üzere salt bir güvenlik tedbiri olmadığını, “Bize mensup olmayanlara mümkün olduğu kadar müşkilat göstereceğiz” sözleriyle ortaya koyacaktır.
SÜRGÜN, KARARDAN ÖNCE BAŞLADI
‘Bitlis’ adının geçtiği bir başka ilginçlik de İttihat Terakki Hükümeti tarafından alınan Tehcir kararının öncesinde Bitlis’te yaşayan Ermenilerin sürgüne yollanmaya başlaması ile anılacaktır. 27 Mayıs 1915’te taslağı hazırlanan, 30 Mayıs 1915’te Meclis-i Vükela’da (Bakanlar Kurulu) imzaya sunularak yürürlüğe konulan Ermenilerin yurtlarından sürülmelerini öngören Tehcir Yasası resmiyet kazanmadan yaklaşık bir ay kadar önce Bitlis’teki Ermeniler, İTC tarafından devlet gözetiminde göç yollarına gitmeye zorlanmışlardı. 2 Mayıs 1915 tarihinde, yani Tehcir Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden 28 gün önce başlanan bu uygulama sonrasında Bitlis’teki tüm Ermeni nüfusu göç ettirilmişti. Göçe tabi tutulacaklar hakkında mahkemelerce alınmış bir karar ya da aranan belirli bir kriter yoktu.
TEHCİR İÇİN ŞÜPHE YETERLİYDİ
Enver Paşa, 2 Mayıs 1915’te Dâhiliye Nazırı Talat Paşa’dan bu bölgedeki Ermenilerin isyanlarını daha fazla sürdürmelerini engellemek için onların ya Kafkasya’ya, ya da Anadolu içlerine dağıtılmalarını ve yerlerine de Müslümanların yerleştirilmesini istedi. Bunun üzerine Talat Pasa, geçici bir kanun çıkarmadan ve Meclis-i Vükelâ kararı olmadan, bacanağı Bitlis Valisi Mustafa Abdulhalik aracılığıyla Bitlis’te tehciri başlattı. Burada üzerinde durulması gereken konu, tehcir kararı uygulanacak kişiler hakkında net bir belirleme yapılmamış olmamasıydı. Uygulayıcıların, bir şekilde “ihanet içinde” olduklarından şüphelenebilecekleri herhangi bir kişiyi, hiçbir resmi bildirim yapılmadan tehcire tabi tutabilecekleri bu kanun yaklaşık 100 yıldır Türkiye’nin başını ağrıtıyor. Herhangi bir itiraz merciinin olmamasına karşın, olası bir itirazı önlemek isteyen İTC ve günün bürokratları, Bitlis’te yaşayan tüm Ermenileri tehcire tabi tutarak, aleyhlerinde gelişebileceğine inandıkları bir takım olumsuzlukların da önünü böylece kapatmış olmuşlardı.
MALLARI NASIL TALAN EDİLDİ?
Tehcir kararının uygulanarak, Ermenilerden arındırılan topraklar üzerinde geniş çapta bir el değiştirme hareketi yaşandı. Çoğunlukla talanı andıran bu el değiştirmelere yasal bir zemin hazırlama çabasında olan İTC hükümeti 26 Eylül 1915 tarihinde Emval-i Metruke, yani Terk Edilmiş Mallar adı altında bir kanun çıkararak, Ermenilerin geride bıraktıkları mal ve mülkleri hakkında izlenecek yollarla ilgili esasları belirledi. Buna göre tehcire tabi tutulan Ermenilerin mallarının bir kısmı Kafkaslar ve Balkanlardan gelen muhacirlere verilecek, kalan kısmının da satışı yapılarak, tehcire tabi tutulan sahiplerine satıştan elde edilecek gelirler sair masraflar çıktıktan sonra ödenecekti. Bu amaçla aralarında Bitlis’in de olduğu 33 Emval-i Metruke Komisyonu oluşturularak, satış ve devir çalışmalarına başlandı. Komisyon çalışmalarının hakkaniyet sınırları içinde yürütülmediği, çalışmaların başladığı ilk günden itibaren devlet yetkilileri tarafından bile kabul edilmesine karşın, resmi kayıtlarda hangi Ermeniye, hangi malından dolayı ne kadar ödeme yapıldığına dair bir bilgi bugüne kadar bulunamadı.
BACANAK DEVREDE
Ermenilerden kalan gayrimenkul ve mülkler konusu cumhuriyetin ilk yıllarında uğraşması gereken başlıca konulardan biri haline geldi. Lozan Antlaşması’nın imzalanmasının ardından Ermenilerden kalan mal, mülk ve gayrimenkuller konusu Büyük Millet Meclisi’nin gündemine gelmişti. Gündeme alınan bu sorunla ilgili yürütülen tartışmalarda Ermenilerin mallarına el konulmasının en ateşli taraftarı, Bitlisliler için tanıdık bir sima olan Talat Paşa’nın bacanağı, tehcir dönemi Bitlis Valisi Mustafa Abdulhalik’ti. 1915’te Talat Paşa’nın bacanağı olmanın verdiği referansla Bitlis Valisi olan ve ittihatçılarla birlikte hareket eden Abdulhalik, genç cumhuriyetle beraber, Ermeni meselesi ile ilgili yaşanan tartışmalara Maliye Vekili (Bakan) olarak katılıyordu.
BACANAK VE ARKADAŞLARININ OYUNU
İttihat ve Terakki'nin 1915'te Ermeni ve Rumları sürgün ettikten sonra mal ve mülklerine el koymaya imkan veren 26 Eylül 1915 tarihli Tasfiye Kanunu, İstanbul Hükümeti'nin 8 Ocak 1920 tarihli kararnamesiyle yürürlükten kaldırılır. Bununla, malların sahiplerine geri iade edilmesi ve geçmiş dönemle ilgili zararın tazmini de hedeflenir. Büyük Millet Meclisi, önce gizli ve ardından aleni celsede yapılan tartışma sonucunda kabul edilen 14 Eylül 1922 tarihli kararıyla, bu kararnameyi kaldırır ve 15 Nisan 1923 tarihli 333 no'lu kanunla da İttihatçı tasfiye sistemine tam dönüşü sağlar. Maliye vekili Mustafa Abdulhalik ve arkadaşlarınca Ermeni mallarıyla ilgili sorunları ortadan kaldıracak yöntemler aranırken akıllara pratik bir yöntem gelir.
Tehcire tabi tutulan Ermenilerin geride bırakmaya zorlandıkları malları Osmanlı devleti tarafından terk edilmiş, yani emval-i metruke sayıldıklarından, Ermenilerden mal ve mülk talep edenlerin Lozan Antlaşmasının imzalandığı 24 Temmuz 1923 tarihinde mallarının bulunduğu bölgede olmaları kararı alındı. 24 Temmuz 1923 tarihine kadar malları başında bulunmayan Ermenilerin, malları üzerinde herhangi bir tasarruf hakkına sahip olamayacakları da kanunla ilan edildi. Ek olarak, bu tarihte ülkede bulunmayanlar “Firar-i Eşhas” sayılarak, Ermeniler kendilerince bir tehcir hareketi başlatmış bir gibi ayakları yere basmayan, tarihi gerçeklere aykırı bir durum ortaya çıkarılmıştır. Sonuç olarak, Ermenilerin mallarının geri verilmesi, kendileri sadece 30 Ekim 1918- 20 Kasım 1922 tarihleri arasında başvurmuşlarsa kabul ediliyordu. 20 Kasım 1922’den sonraki istekler ise geçerli olmayacaktı.
ETİK VE VİCDAN BİR TARAFA BIRAKILIR!
Ermeni mallarıyla ilgili sorun, Lozan Anlaşmasıyla yolunca halledildikten ve Ermenilerin malları üzerinde bir tasarruf hakkına sahip olmamaları sağlandıktan sonra, söz konusu mallar ve gayrimenkullerin dağıtımına başlanır. Malların tasfiyesi sırasında etik ve vicdani değerler bir kenara bırakılarak, başta kiliseler olmak üzere çeşitli dini yapılara tapu çıkarılarak, bunların hayvan ahırı ya da samanlık olarak kullanılmasında kusurlu bir yan bulunmadı. Buna ek olarak Ani Harabeleri’nin topçu ateşi ve dinamit yardımıyla yok edilmeye çalışılması gibi kilise, manastır ve benzeri ibadethanelerin yıkılmasında ya da sökülerek, farklı yapılarda malzeme olarak kullanılmasına ses çıkarılmaz. Bu konuda Bitlis’te verilecek 2 örnek, söz konusu uygulamanın vicdan ve ortak insani değerlerin ne denli ayaklar altına alındığını göstermektedir.
SAMANLIK VE AHIR OLARAK KULLANILIYORLAR!
Tatvan ilçesine bağlı Kuşluca köyünde yaklaşık 500 yıllık kiliseye, Tatvan Tapu Kadastro Müdürlüğünce 1988 yılında tapu çıkarıldı ve şuan kilise, mülkiyeti ile birlikte verildiği şahıs tarafından ahır olarak kullanılıyor. Tatvan’da yapılan kadastro çalışmaları ardından Kuşluca köyünde ikamet eden Muhittin G. adlı vatandaşa 3 pafta, 116 parsel numarasıyla 500 yıllık kilise tapu edildi. 90’lı yıllarda boşaltılan köyüne geri dönen Muhittin G., Bitlis Valiliğine başvurarak, “Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Tazmini Hakkındaki Kanun”dan faydalanmak istediğini, göç ettirilmesi nedeniyle 10 yıldan fazla bir süre kendi tapusunda bulunan kiliseyi kullanamadığını belirterek, kurumdan 14 bin TL tazminat istedi. Talebi haklı bulunan ancak meblağı yüksek bulan kurum tarafından Muhittin G.’ye kilisesini kullanamadığı yıllar için 8 bin lira ödeme yapıldı.
Buna benzer bir başka olay da Bitlis merkeze 7 kilometre uzaklıkta bulunan Por (Değirmenaltı) köyünde yaşanıyor. Kilisenin batı duvarının önünde ‘jamatun’ adı verilen bir toplanma yeri inşa edilmiş ve tahminen 15. yüzyılın ortasında eski kilise onarılarak, güneyinde de bir şapel inşa edilmiş. Jamatun adı verilen toplanma yeri bugün harabe haline gelirken, her iki kilise ve şapel ise ahır ve samanlık olarak kullanılıyor.
ANANİA KİLİSESİ
Anadolu coğrafyasında benzerleri arasında eşsiz bir yere sahip olan St. Anania Kilisesi ve Manastırı korunması bir yana, resmi makamlarca yıkılmasının beklendiğini söylemek yanlış olmaz. Geçmiş yıllarda yapı bütününün etrafında evler yokken, son yıllarda köye geri dönüşlerle birlikte artan konut ihtiyacı, hem kilisenin yakınında evlerin inşa edilmesine neden olmuş, hem de başta dolgu malzemesi olarak bin 500 yıllık bir geçmişe sahip olduğu belirtilen yapının taşlarının kullanılmasının önüne geçilememiş. Bu tahribatın önüne geçmesi beklenen Bitlis Kültür ve Turizm Müdürlüğü yetkilileri, olayı incelemek bir yana, kiliseye tapu çıkarılmasına bile en ufak bir itirazda bulunmuş görünmüyor. Tarihi yapının günden güne yok olması karşısında da herhangi bir girişimde bulunmuyor.
**
YUNUS NADİ’NİN TALANI
Emval-i Metruke Kanunu, her ne kadar da Ermenilerden kalan malların müsaderesi ve satışından elde edilecek gelirin gerçek sahiplerine ödemeleri yapılma gerekçesiyle yürürlüğe sokulmuş olsa da devlet görevlilerinin uygulamaları bunun tersine işaret ediyor. Bunun en acı örneği hiç kuşkusuz Vahan Matosyan adlı Ermeni işadamının Matosyan Matbaası adlı işyerinin 20’de biri fiyatına 7 yıl taksitlerle Cumhuriyet gazetesinin patronu Yunus Nadi’ye satılması olayıdır. Türkiye’de cadı avının başlatıldığı günlerde yasal yolları kullanarak İsviçre’ye giden Matosyan ailesine ait, döneminin en modern matbaası, sahibinin tüm itirazlarına karşın Yunus Nadi’ye satıldı.
Vahan Matosyan’ın 4 bin 547 lira 47 kuruşluk borç sebebiyle 80 bin lira değer biçilen tesisinin gasp edilerek, Nadi’ye adeta peşkeş çekilmesi süreci, türlü kurnazlıklar ve bürokratik kayırmalara sahne oldu. Genç cumhuriyetin ‘gözde’ gazetecisi, Mustafa Kemal’in en yakınındaki isimlerden biri olan Yunus Nadi, 1924 senesinde ele geçirdiği matbaa için bir miktar para ödedikten sonra hiç para ödememiş, üstelik devlete ödediği paranın kendisine derhal verilmesini dahi talep etmişti. Zira makinaların tesliminden kısa bir süre sonra bilinmeyen bir sebeple yangın çıkmış, çıkan yangında her nasıl olmuşsa matbaa makinalarının demir aksamlarından dahi geriye en ufak bir iz bulunamamıştı. Matosyan Matbaası’nda bulunan her türlü demirbaş ve kişisel eşyayı satışa çıkaran Yunus Nadi, elde ettiği ganimeti en ufak parçasına kadar değerlendirmiş, hatta Matosyan’ın kütüphanesindeki kitapları dahi Milli Eğitim Bakanlığı’na satmış; sonrasında bu kitaplar Gazi Eğitim Enstitüsü’ne verilmiştir. Dönemin Tanin Gazetesi’nin verdiği haberde, Matosyan’ın kitaplığının değerinin bile tek başına, Yunus Nadi’nin Matosyan Matbaası için devlete ödemeyi taahhüt ettiği miktardan daha fazla olduğuna dikkat çekilmişti.
YOLSUZLUK BASINA VE MECLİSE TAŞINDI
Matosyan Matbaası’nın Cumhuriyet Gazetesi’ne satışına dair ayrıntılar 21 Şubat 1924 Perşembe günü Tevhid-i Efkar ve 22 Şubat 1924 cuma günü Tanin gazetelerinin sütunlarından yayınlanmış, aynı yıl konu Meclis gündemine gelmiş, son olarak da 7’nci dönem Rize Milletvekili Fahri Kurtuluş tarafından Meclis gündemine getirilmiş ve yolsuzluklar Meclis kürsüsünden dile getirilmişti. Tüm bunlara ek olarak Refik Halit de “Bir Avuç Saçma” adlı kitabında Matosyan Matbaasından 109’uncu sayfasında bahsetmektedir.
MATOSYAN’IN PROTESTOSU
Matbaanın sahibi Vahan Matosyan ise 11 Mart 1925 tarihinde Beyoğlu Adliyesi’ne yolladığı protesto mektubuyla yaşadıkları hakkında şu cümlelere yer vermişti, “ ……80 bin lirayı Türki kıymeti hakikisi olan mezkûr matbaa makine ve alât ve edevatının bilâsebep tarumar edilmesi yevmiye 30 lirayı Türki zarar ziyanı intaç ve bu suretle dört hane halkının evladları ile zaruret ve perişaniyete dücar edilmesi muvafıkı nısfet ve madelet almıyacağı derkârdır.” Ailenin girişimine herhangi bir cevap verilmemişti. Söz konusu protesto Maliye Bakanlığı’na iletilmiş, Maliye Bakanlığı ise olaya kayıtsız kalarak herhangi bir cevap vermemişti.
BİR GÜNDE 15 BİN ERMENİ KATLEDİLDİ
Osmanlı ordusunda gönüllü görev alan Venezuellalı Yüzbaşı Rafael Mendez De Nogales görev yaptığı süre boyunca Ermeni katliamlarına tanıklık ettiğini, bu katliamların hükümetin bilgisi ve direktifleri doğrultusunda olduğunu “Osmanlı Ordusunda 4 Yıl’ adlı kitabında şu cümlelerle anlatıyor: “Sokakta Ermenilere ateş edilmesine rağmen belediye reisine yaklaşabildim. Eylemi kendisi yönetiyordu. Beni valinin emrini yerine getirmekten başka bir şey yapmadığını söyleyerek adamakıllı şaşırttı. Emir, 12 yaşından büyük Ermeni erkeklerinin yok edilmesiydi. Ne kadar istesem de bu sivil buyruğa karışamazdım. O zaman jandarmalara çekilme emri verdim ve işin sonuna kadar bekledim. Bir buçuk saatlik kıyımdan sonra Adilcevaz'da yalnız 7 Ermeni kalmıştı". Anılarında Bitlis’e de yer ayıran Yüzbaşı De Nogales, “O gün Komutan Cevdet Bey, Kagikyan Efendi'yle birlikte, Bitlis'in 200 ileri gelen Ermeni'sini, onlardan 5000 altın lira sızdırdıktan sonra astı. Bu parayı Komutan Halil Bey'le aralarında paylaştılar. Bununla da kalmayarak, kentteki bütün erkek Ermenilerin 50 kişilik gruplar halinde civardaki dağlarda yalnız bir yere götürülerek, mezarlarını kazdırdıktan sonra öldürülmeleri emrini verdi. Asker atölyelerinde gerekli olan bir avuç Ermeni ustayı öldürmedi. Genç kadınlar ayak takımı arasında bölüşüldüler ve yaşlılarla, 12 yaşından aşağı çocuklar sürgün edildi. Bitlis kenti ve çevresinde 15 bin kadar Ermeni, bir günde yok edildi” bilgisine yer veriyor.
KİM NE DEDİ?
Araştırmacı-Yazar Sevan Nişanyan: Devletin Başı Çalıntı Köşkte Oturuyor…
Kitapları ve yazılarında başta resmi tarih ve etimoloji (dil bilimi) üzerine eleştirel yazılar yazan araştırmacı-yazar Sevan Nişanyan, Matosyan Matbaası’nın Cumhuriyet Gazetesi’nin eline geçmesi konusunun, tek başına Cumhuriyet’i anlatır nitelikte olduğunu söyledi. Anadolu sermayesi ve burjuvazisinin yaratılması için azınlıkların kurban edildiğine vurgu yapan Nişanyan,” Nihayetinde Cumhuriyet gazetesinin matbaası olayı okyanusta bir damladır. 1913 ile 1923 arasında Anadolu'da toplam mal varlığının yüzde otuzdan fazlası gasp ve yağma yoluyla el değiştirdi. Bu hadiseyi anlamadan Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş koşulları hakkında herhangi bir şey anlamak mümkün değildir. Tek Parti döneminin TBMM üyelerinin hangisini incelesen, mutlak surette ya Ermeni ya Rum emval-i metrukesi ile zengin olmuş adamlardır. Yanısıra hemen hemen hepsinin evinde bir, üç, beş Ermeni yetimi veya cariyesi vardır. Memleketin her ilinde "Atatürk Köşkü" adı verilen konaklar vardır; bilirsiniz. İstisnasız hepsi yağma malı gayrımüslim konutlarıdır.
Uzun söze ne hacet? Bu ülkenin cumhurbaşkanlığı konutu Kasapyan Köşküdür. Daha bundan öte söze gerek var mı? Devletin başı çalıntı köşkte oturuyor; bir gariban Yunus Nadi kelepir matbaaya göz koymuş, çok mu?
Eski Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Özelleştirme İdaresi Başkan Vekili, İstanbul Üniversitesi Öğretim Görevlisi, Sabah Ve Taraf Gazeteleri Yazarı Süleyman Yaşar: 1915’in Provası 1908’de yapıldı…
Resmi tarihin, Ermenilerin başta Doğu Anadolu olmak üzere ülkenin her yerinde sabotaj ve isyanlar başlattıkları gerekçesiyle tehcire tabi tutulduğu ileri sürümünün geçersiz olduğunu, işin temelinde ekonomik kaygıların yattığını doğrulayan İstanbul üniversitesi öğretim görevlisi Süleyman Yaşar, ermeni tehcirinin altında yatan temel etkenin etnik ya da dini farklılıklar olmadığının altını çizdi. Ermeni ve Rum gayrimüslim azınlığın ekonomik hayatı ellerinde bulundurmasının özellikle Makedon ve Balkan kökenlilerin işrahını kabarttığını söyleyen Yaşar, bu alanda 1908 yılında Abdulhamit’e yönelik Hareket Ordusu baskısının gözden kaçırılmaması gerektiğine vurgu yaptı. 1908 hareketinin, 1915 Ermeni tehcirinin provası niteliğinde olduğunu belirten Yaşar, ” Gayrimüslim azınlığa yönelik devlet destekli kalkışmalar, ilk defa 1915 tehcirinde hayata geçirilmemiştir. 1915 tehciri, 1908 yılında yapılan provanın, tatbikatın; gerçekçi hareketidir. Makedon ve Balkan kökenlilerin siyasi ve ekonomik nüfuzlarını arttırmak için gereksinim duydukları burjuvazi sınıfının yokluğu, İstanbul’da “gerici bir ayaklanmanın” patlak vermesi ihtiyacını doğurmuş; böylelikle İstanbul’a askeri müdahaleyle gelen Makedon ve Balkan kökenliler burada 1915 tehcirinin ilk provasını, gayrimüslim azınlığa yönelik kaçırtma hareketiyle başlamışlardır.
Abdülhamit'e karşı 1908'de Hareket Ordusunu örgütlediler. İttihat ve Terakki'yi, o dönemde Rum ve Ermeni tüccarlardan oluşan sermayenin tekelini kırmak amacıyla desteklediler. Sonra, ulus devlet özlemlerini gerçekleştirecek olan CHP'yi kurdular. İşte bugünkü statükocu İstanbul sermayesini, bu eski sermayedar grubun uzantıları oluşturuyor.”dedi.
Agos Gazetesi Yayın Yönetmeni Gazeteci Rober Koptaş: Ermeni Halkının İmha Planı 1800’lerde Başladı…
Anadolu’da Ermeni mallarına yönelik saldırıların tarihi olarak 1800’lerin ikinci yarısında yaşandığını dikkat çeken Rober Koptaş, cumhuriyet kanunları oluşturulurken, ermeni mallarının talan edilmesi için her türlü hukuki düzenlemeyi yaptığını söyledi. İttihat ve Terakki Partisi’nin güçlenmek amacıyla Taşnak Sütyun Partisi ile dirsek temasına da geçtiğini belirten Koptaş,” dayanıyor. O tarihlerde, Osmanlı devletinin modernleşme ve sıkı bir şekilde kontrol altında tutamadığı yöreleri merkeze bağlama çabaları kapsamında, Kürt ve Ermeni nüfusun yoğun olduğu vilayetler adeta ‘yeniden fethedilmişti’. Bu sürecin en önemli mağduru Ermeniler oldu, çünkü göçebe Kürt aşiretlerinin iskan edildiği alanlarda onlar yaşıyordu ve onların silahlı tehdidine maruz kaldılar. Bu aşiretler Ermenilerden haraç alıyor veya onların mallarına, hayvanlarına el koyuyor, kızlarını kaçırıyorlardı. Bu dönemin ikinci önemli gelişmesi ise Kafkasya Müslümanlarının Rus Çarlığı yönetimi altında uğradıkları muameleden kaçarak Osmanlı topraklarına yerleşmesi oldu. Onlar da Ermenilerin yaşadıkları alanlara, üstelik Hıristiyanlara karşı bir hınçla geldi ve silahlıydılar.
Mallara el koyma sürecinin bir diğer perdesi de Abdülhamit’in iktidarı döneminde yaşanan katliamlar sırasında yaşandı. 1890’lı yıllarda tüm Ermeni vilayetlerinde katliamlar ve gasplar yaşandı. Hatta, İkinci Meşrutiyet ilan edildiğinde, İttihat ve Terakki ile Ermeni Devrimci Federasyonu (Taşnaktsutyun) arasındaki ittifakın ana gündem maddesi o dönemin gasp edilen topraklarının iadesi anlamına gelen ‘toprak meselesi’ydi… Ancak İttihatçılar verdikleri sözleri tutmadılar. Aksine, 1915’te Abdülhamit katliamlarından çok daha büyük, şiddetli ve planlı bir kırım politikası uyguladılar. Katledilen veya göçertilen Ermenilerin mülklerinin dağıtımı ve işgali de belli bir plan ve program dahilinde işledi. Bu süreç Cumhuriyet döneminde de son bulmadı. Anadolu topraklarında 1000 kadar Ermeni okulu, 2000 kadar kilise, yüzlerce mezarlık ve belki on binlerce şahsi mülk vardı. Bunlar üzerinde şu an Ermeniler değil, başka etnik ve dini kökenlerden insanlar yaşıyor. Bir kısmı ise doğrudan devletin mülkiyetinde. Cumhuriyet rejiminin ayrıca, birer Osmanlı bakiyesi olan gayrimüslim vakıf mallarına el koymak için her türlü hukuki düzenbazlığa başvurduğunu da unutmamak gerekir.”
ANF NEWS AGENCY
_________________
Emeğe saygılı olun, alıntılarınızda link gösterin ...


Back to top
mafilou
Administrateur
Administrateur

Online

Joined: 04 Sep 2006
Posts: 14,385
Point(s): 43,593
Moyenne de points: 3.03

PostPosted: Sat 1 Jun 2013 - 21:46
PostPost subject: Bitlis vilayeti, Bitlis sancağı - Բաղեշ նահան, Բաղեշ գաւառ
Reply with quote

Sürgün (İsyan Ateşinden Geçen Mutkili Bir Ermeni Aile) – Ferman Toroslar

16 Mayıs 2013



Sürgün, 1930′lu yıllarda Doğu Anadolu’ya düzenlenen askeri harekâtlar çerçevesinde yerlerinden edilen Bitlisli Toroslar ailesinin hikâyesini konu alıyor. Akrabalarının çoğunluğu öldürülen aile, bölgede yaşayan yüzbinlerce insan gibi, İskân Kanunu çerçevesinde Batı illerine sürgün edilir. Uzun yıllar boyunca zor şartlar altında yaşamak zorunda bırakılan Toroslar ailesi her fırsatta atalarının topraklarına dönmenin bir yolunu arasalar da sürgün fermanı yazılmıştır bir kere…
Ailenin büyük oğlu Ferman Toroslar’ın ve annesi Kayane’nin sürgün yıllarına dair anılarını ve aile albümünden fotoğrafları içeren kitap 1930′lu yıllarda doğu bölgelerinde yaşanan trajik insan hikâyelerine çarpıcı bir tanıklık niteliğinde.
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabın Künyesi

Sürgün
(İsyan Ateşinden Geçen Mutkili Bir Ermeni Aile)
Ferman Toroslar
Aras Yayıncılık / Tanıklık Dizisi
Yayına Hazırlayan: Ardaşes Margosyan, Nivart Taşçı
Katkıda Bulunan: Besse Kabak
Kapak Tasarımı: Aret Gıcır
İstanbul, 2013, 1. Basım
304 sayfa

http://www.insanokur.org/?p=48034
_________________
Emeğe saygılı olun, alıntılarınızda link gösterin ...


Back to top
vahe2009
Modérateur Général
Modérateur Général

Offline

Joined: 07 Nov 2009
Posts: 26,275
Point(s): 74,817
Moyenne de points: 2.85

PostPosted: Wed 19 Mar 2014 - 08:09
PostPost subject: Bitlis, Ermenilerini hatırladı
Reply with quote

Bitlis, Ermenilerini hatırladı




İnsan Hakları Derneği’nden Ayşe Günaysu, merkezi Londra’da bulunan Gomidas Enstitüsü’nün direktörü Ara Sarafian’la Bitlis’e yaptıkları geziyi Agos için yazdı. Günaysu, bölgedeki Ermeni varlığını gözler önüne seren ‘Sergi: Bitlis Ermenileri’ne Bitlislilerin yoğun ilgi gösterdiğini belirtiyor.

1 Mart 2014 Cumartesi günü, Bitlis’in kent merkezine 20 dakika mesafedeki ilçesinde, Tatvan Belediyesi Kültür Sarayı sergi salonundayız. Kapıda bir poster gelenleri karşılıyor, ‘Sergi: Bitlis Ermenileri’. Londra’daki Gomidas Enstitüsü’nün hazırladığı, bölgedeki Ermeni varlığını gözler önüne seren ilk sergi.
İHD İstanbul Şubesi, Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon’un 2005 yılından bu yana çalışmalarını yakından izlediği, direktörü tarihçi Ara Sarafian’ı başta 24 Nisan anmaları olmak üzere çeşitli vesilelerle İstanbul’da konuk ettiği, ortak etkinlikler düzenlediği Gomidas Enstitüsü’nün bu öncü girişimi desteklemek, Kürtlerle, Ermenilerin kayıp dünyasının buluşmasına tanıklık etmek için Komisyon’dan Renan ve Meral’le birlikte üç kadın buradayız.
Gomidas Enstitüsü, günler önce İngilizce ve Türkçe olarak sergiyi duyurmuş. Basın açıklamasının bir yerinde şöyle deniyor: “Son yıllarda, Kürt açılımıyla birlikte, Ermeniler hakkında yeniden konuşulmaya başlandı. Devlet doğuda Ahtamar adasındaki tarihi Surp Haç Kilisesi’ni restore ederek ve bir müzeye dönüştürerek yarım ağız bir jest bile yaptı.
Öte yandan aynı tarihsel değere sahip yüzlerce kilise tahrip edilmiş ya da yıkılmaya terk edilmiş durumda. Ne var ki Kürt politikacılar daha dürüst ve açık sözlü davrandılar. Ermenilere yapılan zulmü lanetlediler, Kürtlerin bu zulümde oynadıkları rol nedeniyle özür dilediler ve gerçeği söyleyerek çözüm yolu aradılar. Diyarbakır’da yerel yönetim Surp Giragos Kilisesi’nin restorasyonunu destekledi, Ermenilere ibadet yeri olarak geri verdi ve onlara dostluk elini uzattı. Kürtlerin dostluk eli uzattığı böyle bir dönemde Gomidas Enstitüsü ve Türkiye’deki dostları 1915 öncesi Bitlis Ermenilerini konu alan bir sergi düzenlendiler. Bölgedeki Ermeni varlığına ilişkin özgün harita ve fotoğrafların yer aldığı sergi 1-2 Mart tarihlerinde Tatvan’da, Van Gölü kıyısında izleyicileriyle buluşacak. Sergi daha sonra Ermeni diasporasının çeşitli kentlerini dolaşacak. Gomidas Enstitüsü ve dostları, Ermeniler, Kürtler ve Türkler arasında anlamlı bir diyalog geliştirmeyi, 1915 Ermeni Soykırımı ve sonrasında Bitlis gibi yerlerde yok edilen insani ilişkileri yeniden kurulması yönünde benzer çalışmalar yürütmeyi ve yeni adımlar atmayı umut ediyor.”
1914 yılında Bitlis Vilayeti’nde (Ermenice Pağeş) yaklaşık 240 bin (26.323 hane) Ermeni yaşamaktaydı. O tarihte vilayet sınırları içinde 681 yerleşim birimine dağılmış 510 kilise, 161 manastır ve 207 eğitim kurumu (9 bin 309 öğrenci) bulunuyordu.
Sarafian anlatıyor: “Soykırımda Bitlisli Ermeniler ‘tehcir’ süsü vermeye bile gerek görmeden hemen oracıkta sözcüğün tam anlamıyla kesildi. Öyle ki, bugün dünyanın dört bir yanında yaşayan Bitlis kökenli Ermenilerin çoğu soykırım öncesi daha iyi bir yaşam için başka ülkelere göç edenlerin torunları.”
Haritalarda isimler, rakamlar, simgeler
Salonda Bitlis-Pağeş bölgesine ait üç dev harita ve Bitlisli Ermeniler ve günlük yaşamlarını gösteren fotoğraflar var. Haritalar Ara Sarafian tarafından hazırlanmış. Yerleşim adları, nüfus ve etnik bileşim bilgileri var. Haritaların biri 1905 tarihli Osmanlı verilerine göre, Başbakanlık Arşivleri kaynaklarından yararlanılarak düzenlenmiş. İkincisi 1912-13 yılları civarına tarihlenen Bitlis Araçnortaran’ı verilerine dayanıyor. Burada Müslüman nüfus yer almıyor, yalnızca Ermeni yerleşimlerinin adları, nüfus bilgileri, köy ve kasabalarda bulunan kilise ve manastırlar gösterilmiş. Üçüncü harita yaklaşık 1900 yılına ait Rus Askeri İstatistikleri veri alınarak hazırlanmış. Yer adları, nüfus bilgileri ve etnik yapı, her bir etnisiteyi simgeleyen renklerin kullanıldığı grafiklerle verilmiş. Çeşitli yerleşim birimlerindeki Ermeni, Kürt, Süryani, Ezidi, Yahudi, Çerkez ve Türk nüfus oranları görebiliyorsunuz.
Haritaların önünde meraklı gruplar toplanmış. Parmaklarıyla belirli bir yerleşim yerini gösterenler, burasıyla ilgili bildiklerini söyleyenler, soru soranlar, aralarında tartışanlar, simgeleri inceleyenler… Soruları anlamaya ve Türkçe cevap yetiştirmeye çalışan Sarafian da aralarında.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir ilk. Bitlis ve Tatvan’ın Kürt nüfusu, yaşadıkları topraklar üzerinde Ermenice yerleşim yeri isimleri görüyorlar. Sndyan, Clgam, Xultig,Mezre, Babşen (Papşin), Gamax, Bor, Başdop, Markonk (Verin, Nerkin), Hormz, Vanig, Bas, Vosdin ve daha niceleri… Kilise ve manastır bilgileri de isimlerin yanında yer alıyor. Örneğin Bitlis - Pağeşkent merkezinde dört manastır, dört kilise varmış. 59 hanelik Koms’ta bir manastır bir kilise, Küçücük Dağşdop’ta bir kilise, 59 hanelik 524 nüfuslu Bor köyünde bir manastır, iki kilise…
Soruların, sohbetlerin, ardı arkası kesilmiyor. Genç bir anne, kucağında kızıyla haritalardan birinin önünde. Küçük kız parmağıyla bir yeri gösteriyor, anne bir şey anlatıyor, duyamıyorum.
‘Ez kurbana te bim’ (Ben sana kurban olayım)
Sonradan serginin ziyaretçilerine ilişkin izlenimlerini sorduğumuzda Sarafian, “Hem çok meraklı, hem de dinlemeye, öğrenmeye hevesli bir ziyaretçi profili vardı” diyor ve devam ediyor: “Son derece canlıydılar. Haritalarda verilen bilgiler üzerine sorular sordular. Arada da haritalarda gördükleri bilgiler üzerine kendi aralarında tartışıyorlardı. Genellikle Ermeni varlığına ve yerleşim yerlerine ilişkin bilgileri vardı. Sergi bu bilgilere açıklık getirdi, ayrıntılar sundu. Bir genç Ermeni alfabesinden örnekler görmek istedi, bir diğeri köyündeki kilisenin adını sordu. Genellikle fotoğraflara büyük bir merakla bakıyorlardı. Gelenlerin birçoğunun aile büyükleri arasında Ermeniler vardı. Açıkça söylediler. Hepsi Bitlis’in Ermeni halkına ilişkin olumlu şeyler duymuşlardı. Ermeniler çalışkan bir halktı ve bölgenin gelişmesine katkıda bulunmuşlar diye anlatıyorlardı.”
Tekrar sergi salonuna dönelim. Aynı gün Tatvan’da BDP’nin iki yeni seçim bürosunun açılışı ve yürüyüş vardı. Açılışların en belirgin öğesi, beyaz başörtüleri, yerel giysileri ile Barış Anneleri’ydi. Oğulları dağda ölen ya da onlardan haber alamayan analar. Seçim bürosu açılışlarında serginin duyurusu yapıldı ve yürüyüşün sonunda insanlar sergi salonuna aktı. En önde de Barış Anneleri.
O günün unutulmaz ânı, Barış Anneleri’nden birinin doğruca Sarafian’a gidip onu “Ez kurbana te bim” (Ben sana kurban olayım) diyerek, gözlerinde yaşlarla kucaklamasıydı. Türkçe bilmiyordu. Sarafian’ı omuzlarından tutmuş aralıksız Kürtçe bir şeyler söylüyordu. Sergi boyunca Sarafian’ın yanından ayrılmayan, Kürtçe konuşmaları Türkçeye çeviren genç Kürt akademisyen Betül sonradan bize anlatıyor Barış Annesi’nin dediklerini: “Hoş geldin, sefalar getirdin, iyi etmişsin, gelmişsin, bu sergiyi buraya getirmişsin, senin halkın, benim halkımdır. Seninleyim. Davanın destekçisiyim.”
Kürt ana ağlarken, Sarafian’a bakıyoruz, kendini tutamamış, o da ağlıyor. Etrafıma bakınıyorum, çevrede bu manzarayı gören çok kişinin gözlerinden yaş akıyor.
Ananın babaannesi Ermeni’ymiş. Sarafian’a “Sen amcama benziyorsun, o da senin gibi esmerdi, kara kaş, kara gözdü.” Sarafian daha sonra bana “Bunu yazma,” diyor. “O an bizi birbirimize bağlayan kan bağı değildi, onun babaannesinin Ermeni olması değildi. Acılarını paylaşan iki insandık.” Benim için ise netti: “Yazmasam olmaz.”
‘Nenem Ermeniydi, hayata küsmüştü’
Sarafian’a bu serginin düzenlenmesinde yardımcı olan, Bitlis ayağındaki her şeyi hazır eden, Gomidas Enstitüsü dostu, bölgenin çok köklü, tanınmış ailesi Şerefhanoğulları’ndan Hişyar Barzan Şerefhanoğlu’ydu. Betül Çoban ve babası Şahin Çoban’la birlikte bizi Tatvan’da otelde o karşıladı. Şahin Çoban Bitlis BDP eski İl Başkanı. Bugün il yönetiminde görev yapmaya devam ediyor. Aklı, fikri, bilgisi, zarafetiyle bizi kendine hayran bırakan kızı Betül, Diyarbakır ve Bitlis Barolarında avukatlara Kürt dili ve kültürü dersleri veriyor.
Şahin Çoban’ın babaannesi Ermeni’ymiş. Betül anlatıyor: “Nene hiç konuşmazdı. Küsmüştü. Hayata küsmüştü. İki çocuklu evli genç bir kadınken, köyün derenin öbür kıyısındaki evlerinden birine misafirliğe gidiyor. Ertesi gün evini mühürlü buluyor. Bir günde göçertmişler. Bir Müslümanla evlendiriliyor, adını Fatma olarak değiştiriyorlar.” Esas adını sorduğumuzda Betül, “Bilmiyoruz,” diyor. “Hiç konuşmazdı ki. Sadece bazen alçak sesle bir türkü tuttururdu. Sonra da derin bir ‘Ahhhh’ çekerdi.” Susuyor, bir süre sonra tekrar ediyor: “Onun ahı derindi.”
Bu BDP’li aile Ermeniler konusunda çok duyarlı, bilgili ve meraklı. Nitekim bizi Bitlis yakınlarındaki, Surp Anania Kilisesi’nin ve üzerinde benzersiz bir taş işçiliğiyle işlenmiş motifler bulunan anıtsal haçkarların bulunduğu Bor (Por) köyüne götüren Betül’dü. Arabasıyla, erimiş karların bataklığa çevirdiği, zor bir yolda yukarılara doğru ilerliyoruz. Köyün yoksulluğu yürek burkuyor. Betül, “Bu köy koruculuğu kabul etmedi, korucuyu da köye sokmadı” diyor. “Devlet korucu köylerine asfalt yollar yaptı, Bor gibi köylere de özellikle hizmet getirmedi, üstelik gençlerini de işsiz bıraktı. Buranın gençlerine Bitlis’te iş yapan müteahhitler asla iş vermez.”
Haçkarlar sessiz ama çok şey anlatıyorlar
Kilisenin bulunduğu yere geliyoruz. İnternetten öğrendiğime göre aslında burada, içinde bir manastırın ve kilisenin yanı sıra bir de şapelin bulunduğubir kompleks varmış. Haçkarlar da tarihi Ermenistan’da bulunanlar içinde en önemlilerdenmiş. Kilise köylüler tarafından samanlık olarak kullanılıyor. Gençlerin yardımıyla dar ve basamakları güven vermeyen kapıdan içeri giriyoruz. Kilise oldukça sağlam durumda. Çatısı çökmemiş, kemerli, tonozlu yapısı, iki küçük pencereden giren gün ışığıyla hafifçe aydınlanıyor. İçerisi düzgün şekilde balyalanmış saman ve ot yığınlarıyla dolu. Taze ot kokusu geliyor burnumuza. Kayıp bir dünyadan kalan ağır başlı, vakur bir tanık.
İnternette buluyorum: Surp Anania 5 ya da 6. yüzyılda yapılmış. 15. yüzyılda ise onarılmış, yenilenmiş. Kapısında onarım tarihi var. Çevrede yayılmış olan haçkarların kimisi en az 3 metre boyunda. Üzerine işlenmiş desenler yüzyıllara rağmen aşınmamış, yeni yapılmış gibi duruyor. Bakmaya, incelemeye, fotoğraflamaya doyamıyoruz. Sessizler ama çok şey anlatıyorlar.
Akşam koyu bir sohbet sürüyor, Kürt-Ermeni ilişkileri, el konulan Ermeni malları üzerine. Sarafian’ın tutumu net: “Toprak, mal-mülk sorunu, öyle basit bir şey değil, çok karmaşık. Elbette bir kısım güçlü Kürt aileler 1915’te zengin oldular. Çünkü devletin yanında yer alarak Ermenileri katlettiler ve mallarını yağmaladılar. Öte yandan boşalan köylere, sonradan yoksul Kürtler de yerleşti. Onyıllara yayılan süreçte devlet kimi zaman işlemeleri için onlara toprak da verdi. Kürtlerin genelde yoksul köylü nüfusundan oluştuğunu ve Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca zulüm gördüklerini göz önüne alacak olursak Kürtlerden toprakları geri istemek ne kadar anlamlı, emin değilim. Bugün Ermeni nüfusun büyük bir bölümü kentlerde yaşıyor ve tarımla ilişkisi bile kalmamış. Kürtlere ‘Topraklarımızı geri ver’ demek, yalnızca halkı korkutmaya, Ermenilerin onları yerlerinden edeceğini, evlerinden kovacağını düşünmelerine yarar. Bu, Ermenilerle empati kurmaya hazır insanları bile uzaklaştırır ve onlara kuşkuyla bakmalarına neden olur.”
‘Çözüm herkes için adil olmalı’
Bir konuğumuz soruyor: “Esasında Ermenileri Kürtler katletti deniyor, sizin bu konuda görüşünüz ne?”. Sarafian’ın cevabı şöyle: “Türk milliyetçi söylemi süreç içinde değişime uğruyor. Önce 1915’te hiçbir şey olmadığını, soykırım iddialarının uydurmaca olduğunu söylediler. Sonra Ermenilerin devlete karşı isyan ettiklerini ve yalnızca devletin varlığını tehdit eden Ermenilerin güvenlik amacıyla savaş bölgesinden uzaklaştırıldıklarını anlattılar. Şimdi de Ermenileri katledenlerin Türkler değil, Kürtler, Araplar olduğunu iddia ediyorlar. Bu saçmalıktan başka bir şey değil. Soykırımı organize eden, Osmanlı Devleti’ydi, Türkiye Cumhuriyeti’nin öncülü olan iktidardaki İttihat ve Terakki Partisi’ydi. Soykırımı çeşitli araçlarla hayata geçirdiler. Bu araçların içinde bazı Kürt aşiretleri, ağalar ve başıbozuk güçler vardı. Örneğin Diyarbekir’de Ermeni tüccar, ileri gelenler ve aydınlardan oluşan kafilenin askerler eşliğinde şehirden çıkarılmasını ve kafileyi katledilmek üzere bir Kürt çetesine teslim edilmesini organize eden bizzat Diyarbekir Valisi Reşit Bey’di. Katliamın nerede yapıldığını bile biliyoruz. Kürtlerin çoğunluğu olan bitene seyirci kaldı, bir kısmı ise, örneğin Diyarbekir yakınlarındaki Beşiri ve Bitlis yakınlarında Mutki’de Ermenileri aktif olarak korudu.
Bir Kürt konuğumuz bu kez, “Peki çözüm nasıl olacak?” diye sorduğunda Sarafian “Çözüm, Ermenilerin yanı sıra, Kürtler ve Türkler dahil ilgili tüm taraflar açısından adil olmalı” diye cevap verdi.
Diyarbakır’dan uçağa bindiğimizde, sanki dört günlük bir yolculuk değil de, tarihe yaptığımız uzun bir yolculuktan dönüyor gibiydik. Gözlerimizin önünde dimdik göğe yükselen gururlu Haçkarlar, Barış Anneleri, soru soran, dinleyen, tartışan Kürt gençler, serginin ziyaretçi defterinde okuduğumuz mesajlar, “Biz Kürtler soykırımı tanıyoruz ve lanetliyoruz” cümlesi ve daha neler neler…


Back to top
anuanu
Modérateur
Modérateur

Offline

Joined: 16 Oct 2010
Posts: 4,830
Point(s): 11,926
Moyenne de points: 2.47

PostPosted: Wed 19 Mar 2014 - 11:34
PostPost subject: Bitlis vilayeti, Bitlis sancağı - Բաղեշ նահան, Բաղեշ գաւառ
Reply with quote

Iste gerçekler.

Last edited by anuanu on Thu 20 Mar 2014 - 10:44; edited 1 time in total
Back to top
anuanu
Modérateur
Modérateur

Offline

Joined: 16 Oct 2010
Posts: 4,830
Point(s): 11,926
Moyenne de points: 2.47

PostPosted: Thu 20 Mar 2014 - 10:40
PostPost subject: Bitlis vilayeti, Bitlis sancağı - Բաղեշ նահան, Բաղեշ գաւառ
Reply with quote

Hep olaylar her yerden ortaya çikiyor.
Bazi turkler hala inkar ediyor, edin bakalin daha ne zamana kadar.


Back to top
Contenu Sponsorisé






PostPosted: Today at 03:23
PostPost subject: Bitlis vilayeti, Bitlis sancağı - Բաղեշ նահան, Բաղեշ գաւառ

Back to top
Display posts from previous:   
Armenian on web Forum Index -> D'hier à nos jours - Երեկ և այսօր - Dünden bugüne -> Les villes d'Arménie Occidentale - Batı Ermenistan yerleşim yerleri All times are GMT + 1 Hour
Post new topic   Reply to topic Goto page: 1, 2  >
Page 1 of 2
Jump to:  

 



Portal | Index | Create a forum | Free support forum | Free forums directory | Report a violation | Conditions générales d'utilisation
phpBB
Template by BMan1