Welcome Guest: S’enregistrer | Connexion
 
FAQ| Rechercher| Membres| Groupes
 
Yervant Gobelyan - İlginç Zamanlarda Yaşamanın Lanetine Dair Tanıklıklar
 
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet
Armenian on web Index du Forum -> Centralisations -> Littérature arménienne – Ermeni edebiyatı - Biographie + Célébrités - Ünlüler
Sujet précédent :: Sujet suivant  
Auteur Message
mafilou
Administrateur
Administrateur

Hors ligne

Inscrit le: 04 Sep 2006
Messages: 13 639
Point(s): 41 595
Moyenne de points: 3,05

MessagePosté le: Dim 4 Fév 2018 - 21:37
MessageSujet du message: Yervant Gobelyan - İlginç Zamanlarda Yaşamanın Lanetine Dair Tanıklıklar
Répondre en citant

Yervant Gobelyan: İlginç Zamanlarda Yaşamanın Lanetine Dair Tanıklıklar

Tanıklıklarım - Yervant Gobelyan
https://bantuhd.blogspot.fr/2018/02/yervant-gobelyan-ilginc-zamanlarda.html

İşaret Gobelyan'ı gösterir


Ben doğma büyüme Rumelihisarlıyım. Ailem, birçok Ermeni ailesi gibi Anadolu’dan gelme ve İs¬tanbul’u mesken edinen Ermenilerden. Dedem, Dr. Kadri Raşit (Anday) Paşa’mn Osmanlı döneminden kalma Bebek sırtındaki köşkünde bahçıvan olup, annem ve dayılarım bu köşkte Paşa’nın Fransız eşinden doğma erkek ve kız çocukları ile bir¬likte büyümüşler. Daha sonra doğum yeri olan İzmit Bahçecik’ten gelen babam da onlara katılmış. Ancak aralarında eski bir akrabalık bağı da olduğundan, törelerimiz gereğince babamın annemle evlenmesine bir süre karşı çıkılmış. Daha sonra Paşa’nın araya girmesi ve dünyanın ka¬rışık hali de göz önünde bulunduru¬larak (Hisar’da hep “Uzun Artin” olarak tanınan, bekâr ve yakışıklı bir delikanlı olan babamın zamanında İstanbul’daki bekâr Ermeniler sürgün ediliyormuş) annem ve babam Ru¬melihisarı Kilisesi’nin papazı tarafın¬dan evlendirilmişler. Ben doğduğum¬da yine aynı kilisede beni vaftiz eden papaz -ki yıllar sonra babamın cena¬zesini de kaldıran ruhani olmuştur- çok değerli bir din adamı olup, Türk¬çe ve Ermenice’nin yanı sıra mükem¬mel İngilizce ve Fransızca bildiğin¬den, kozmopolit bir yer olan köyün kilisesinde senenin belli günlerinde yabancılar için dört dilden de vaazlar verirdi.
Ben kilisenin yanında bulunan Tateosyan İlkokulu’nda değerli öğret¬menler nezaretinde, o dönemde ta Sarıyer-Yenimahalle ve Beykoz’dan gelen diğer Ermeni ailelerinin ço¬cukları ile okudum.
Köyümüz kozmopolit bir yerleşim yeri olduğundan, ilk günden itibaren Rumelihisarı’nda beraberlik ve daya¬nışmayı köyün bütün sakinleri ile birlikte Amerikalısından ve- Almanından tutun, Rus’u, Rum’u, Çer¬kez’i, Türk’ü, Ermeni’si olarak hep birlikte büyük bir aile gibi yaşadık. Köyde oturan Amerikalılar, İngilizler ve Almanlar, o dönemde çok sayıda bulunan Beyaz Ruslar -ki aralarında soylular ve yüksek rütbeli birçok as¬keri komutan da bulunmaktaydı- hep birlikte ilginç bir mozaik oluştu¬rurlardı.
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra birçok yer gibi Rumelihisarı da değiş¬miş, eski sakinlerinden çoğu ölmüş veya ayrılmış, ülkenin her tarafından yeni gelenler kendileri için yeni bir yaşam düzeni kurmuş ve özellikle Robert Kolej ekseni etrafında adeta aralarında ırk ve din ayrılığı olma¬dan, sanki ideal bir ortak toplum oluşturulmuştu.

Mezarlığın Öyküsü




Hisar’ın ilginç özelliklerinden biri de İstanbul’un en eski Ermeni mezar¬lığının burada bulunmasıdır. Mezar¬lığın kuruluş öyküsü ise ta Fatih Sul¬tan Mehmet’e dayanır.
Anlatılanlara göre, kentin surları¬nın inşaatında çalışan ve savaş sıra¬sında da çarpışan Ermeni bir asker, Fatih Sultan Mehmet fetihten sonra ödüllendirmek istemiş. Ancak tüm ısrarlara karşın Ermeni asker hiçbir şey istememiş ve sadece “Bu güzel kenti Yüce Sultan’a nasip ettiği için Tanrıya duacı olduğunu” söylemekle yetinmiş. Ne var ki Sultan zorlayın¬ca, öldükten sonra başını dinlendire¬cek bir karış toprak istemiş, Fatih de surların inşaatından artan bir taşı al¬masını ve dağa doğru gitmesini söy¬lemiş, asker de o taşı omuzlamış ve bir süre gittikten sonra yere koymuş, (ben o taşı çocukluğumda gördüm, o zaman orası dağ bayırdı. Zaten onun yanında da İstanbul’un en eski şehitliği bulunmaktadır) işte o nokta Er¬meni mezarlığı olmuş.
İlk Düşkırıklığı
Köyün Ermeni ilkokulu, öğrencile¬rin sayısı azalınca üç yıllık bir eğitim dönemiyle kısıtlandı ve ben de kent¬teki okullardan birine gitmek zorun¬da kaldım. Babamın işleri de bozul¬maya başlamış, kendisi kolejdeki işinden ayrılmıştı. O dönemde, he¬men hemen bütün Ermeni aileleri¬nin yanına, Türkiye’nin ve hatta Avrupa’nın birçok yerinden öğrenci-ler gelir ve bu ailelerin yanında kalır¬dı. Hatta, bir süre babamın mesai ar¬kadaşı olan Lüsi Hala’nın evinde de bugünkü Başbakan Bülent Ecevit ka¬lıyordu. Her ne kadar artık gelenek halini almış ve hemen hemen köyün bütün Ermeni ailelerinin erkek ço¬cukları ücretsiz olarak Robert Ko¬lej’de okuyorlardı ise de, babamın inadı üzerine ben bu olanaktan ya¬rarlanamadım ve kentteki okullar¬dan birine kaydedildim.
O günlerde, vapur pasosu üç kuruş, Bebek’ten tramvay pasosu ise iki bu¬çuk kuruş, yani yüz paraydı. Ben sa¬bah akşam yirmişer paradan bir kuruş tasarruf edebilmek için Hisar’dan Bebek’e kadar yürür, kalan bir kuruş¬la da Fındıklı’daki fırından susamsız bir simit alır öğle yemeği olarak ye¬mek için çantama koyardım.

‘Limon Kabuğu’ Kasketler

O günlerde Cumhuriyet’in onuncu yılı münasebetiyle bazı düzenlemeler yapılmış, öğrenciler için özel okul kasketlerinin kullanımı zorunluğu konmuştu. İlkokul öğrencileri için “limon kabuğu” diye bilinen şapka¬lar, orta ve liselerde de kasketler kul¬lanılırdı. Ancak, bu kasketlerin ve “limon kabuklarının” şeritleri fark¬lıydı. Türk öğrencilerin şapkasındaki şerit altın sarısı iken, gayri Müslimlerinki gümüş rengiydi ve her öğrenci şapkasını mutlaka başında taşımak zorundaydı, koltuk altına almak veya çantaya koymak yasaktı.
İşte o günlerden birinde, Bebek’ten tramvaya bindiğimde biletçiye verdi¬ğim “çeyrek mecidiye”nin (beş kuruş) üstünü biletçi vermedi ve hatırlattı¬ğımda da yüz para verdiğimi söyledi. Yanımda başka “sarı para” (yani beş kuruşluk ve yüz paralık) bulunmadı¬ğını söyledim ve hakkımı aramak için ısrar ettim. Biletçi ise şapkamın şeri¬dinin renginden gayri Müslim oldu¬ğumu anladığından bana hakaret et¬ti. Tramvay Arnavutköy’e doğru yo¬luna devam ediyor, ben durmadan ağlıyordum. Dönüş param olmadığını söylerken, bir de yalancılıkla suçlan¬mam beni daha da kahrediyordu. Sağdan soldan araya girdiler, bazıları biletçiyle tartıştı, bazıları bana para vermek istedi, ancak ben mutlaka yüz paramın biletçi tarafından verilmesi¬ni istiyordum. Yolculardan biri, bilet¬çiyle tartışmaya girdi ve Beşiktaş’tan kontrolör bindiğinde biletçinin tüm hesaplarını inceleteceğini söyledi. Benim Fındıklı’da inmem gerekiyor¬du; dersimi kaçıracağımı söyledim, bir hanım müdahale etti ve paraları avucuma koydu, öteki bey ile birlikte Eminönü merkeze kadar gideceğini ve tanık olarak işi takip edeceğini söyledi. Ben paradan sadece bir yüz paralık aldım ve herkese teşekkür ederek ağlaya ağlaya indim. Bu olay, öğrencilik yıllarımın en acı anıların¬dan biri olarak bugüne dek belleğim¬de hiç silinmeden kaldı.

‘Struma’ Nehir Gemisi ve Savaşın Rüzgârları
Boğaz’da oturduğumuzdan, mobil¬ya fabrikasında çalışmağa başladı¬ğımda yine vapurla Hisar’dan Eminönü’ne gidip geliyordum. İkinci Dünya Savaşı başlamıştı. Okulu bı¬rakmış, evin geçimi için babama yar¬dımcı oluyordum. Makinist olarak çalışıyordum, ancak tranmisyon ka¬yışları ile birbirlerine bağlı makinele¬rin gürültülü sesinden ziyade, Kızku- lesi açıklarında demirli bekleyen Pa¬nama bandıralı “Struma” nehir ge¬misinden yükselen kadın ve çocukla¬rın sesleri, çeşit çeşit insan çığlıkları geliyordu hep kulağıma. Hatta bu nedenle bir gün de parmağımı şerit testeresine kaptırdım hafifçe.
Bu insancıl düşünceler içinde göz¬lerimi açtım, kendime geldim. Ne saklayayım? Yakın geçmişte halkımı¬zın da başından geçen bazı olaylar canlandı, büyüklerimizin anlattığı bazı şeyler peş peşe sinema şeridi gi¬bi geçti ve yeni savaşta kimlerin ne¬ler yaşamakta olduğunu hayal ettim, yüreğim kan ağladı. Sabah akşam ge¬minin yanından geçerken, güvertede olan ve yardım isteyen insanlardan her birini ailemden birine, kardeşle¬rime, anneme, babama, dayıma, yaş¬larına göre büyükanneme ve diğer tanıdıklarıma benzettim, ne dedikle¬rini anlamadan, ama ne istediklerini bilerek... Ve bu acıların en acısıydı daha çocuk denecek yaştaki yüre¬ğimde.
Bir süre sonra “Struma” gitti, göz¬lerden uzaklaşınca sanki acısı da unutuldu, geçip giden her şey gibi...

Savaş, ‘Kordon’ ve 20 Kura...
Türkiye savaşın dışında kalmış ol¬masına karşın, halkın yaşamı büyük ölçüde etkilenmeye başlamıştı bile. Piyasa altüst, fiyatlar her gün değişi¬yor, bazen aranan şeyler bulunmuyor, bulunanların da fiyatları birkaç akra¬ba ile birlikte Taksim’de eski bir eve yerleşmek zorunda kaldık. Zaten bir süre sonra, 194l’de askere alınmalar başladı. Bizim evden 6 kişi gitti. İki dayım, eniştem ve akrabalardan biri¬nin kardeşi ve eniştesi. Aslında, dayı¬larımın ikisi de birer kez askerlik yap¬mıştı. Gidenlerden ikinci kez, üçün¬cü kez gidenler vardı. Mayıs ayında, birden “kordon” kuruldu, görevliler kentin özellikle gayri Müslimlerinin ikamet ettiği sokakların başında bek¬liyor ve işe gitmekte olan erkekleri çeviriyorlardı. Birçok ailenin erkeği akşama eve dönmüyordu ve bir bekçi ya askere almanın haberini getiriyor ya da alınmamışsa götürmeye geliyor¬du. Eniştemin çağrısı da öyle oldu ve pazar günü düğünü yapılacakken, im¬za karşılığı pazartesi sabahı teslim ol¬mak koşulu ile “idare edildi”. Oysa bu eniştemin üçüncü kez askere almışı oluyordu. “Kordon” her yerde çalışı¬yordu ve Sirkeci Demirkapı’daki sevkiyat yeri dolup dolup boşalıyordu. Yirmi kura, yani 1312-1332 (eski tevellüd) [1896-1915] askere almıyordu. Bunlar ara¬sında sadece nisbeten şanslı olanları 1331’liler oldu, çünkü onlar Erzincan depremi sırasında silah altında olduk¬larından 18 ayda terhis olup bir daha da çağrılmadılar. Gidilen yerler önce¬leri Trakya-Hadımköy ve çevresiydi. Daha sonra Anadolu’ya sevkıyat baş¬ladı. Acayip acayip yerlerin isimleri ve adresleri vardı, bazen de “Askeri Posta No...” diye bir bilgi vardı, ar¬tık dağın ardında mı, kuş uçmaz ker¬van geçmez bir yerde mi, Allah bilir¬di. Askerin postahaneye gidip mek¬tup atması yasaktı, savaş koşulları ge¬reğince. Bütün mektuplar, “Er mek¬tubudur, görülmüştür” damgasını taşı¬yor, o zamanın klasik mektup kağıdı¬nın bir yüzüne, tarih, selam, sabah, imza hepsi sadece ondokuz satır ol¬malıydı. Oysa o günlerde herkesin birbirine diyeceği ve söyleyeceği öyle çok şey vardı ki...

Ermeniler, Rumlar ve Museviler Ayrılıyor
Önceleri, gidenlerden uzun süre haber alınamıyor ve haklı olarak herkes endişeye kapılıyordu. Öte yandan fısıltı gazetesi de gece gündüz durmadan haber yayıyordu.
Nihayet, gayri Müslimlerin yüreğini rahatlatacak bir haber yayılmağa baş¬ladı: Genel Kurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, hükümete uyarıda bu¬lunmuş, silah al¬tında bulunan bi¬laistisna herkesin “beş düğme altın¬da bulunduğu sü-rece” (askeri üni¬forma) kendi ev¬latları sayılacağını ve ona göre mu¬amele görmelerini istemişti. Umut¬suzluğa kapılmış halkın bir kısmı gazetelerden ve radyolardan savaş haberlerini din¬lerken sevdikleri¬nin mukadderatı¬nı bu olaylara bağlıyordu.
Dağıtım Türki¬ye’nin her tarafı¬na yapılıyor, top¬lanan gayrimüs¬limler önce ‘Na¬fıa Vekaleti’nin emrine veriliyor, sonra Rumlarla, Museviler özel¬likle İzmir Cumaovası, Gaziemir, Malatya gibi ha¬vaalanları inşaatına gönderiliyor, Er¬meniler ise özellikle yol yapımı için Manisa, Akhisar, Sındırgı, daha son¬ra da Göynük, Adapazarı gibi yerlere sevk ediliyorlardı. İlk sevkıyat olduk¬ça korkulu ve endişeli olmuştu. Özel¬likle Yozgat yöresine sevk edilenler daha sonra inanılmayacak şeyler an¬latacaklardı. Bizden daha büyük yaş¬ta olanlar o günlerden bahsederken özellikle Yozgat’ta halkın kendilerini yabalarla çapa ve kazma kürekle kar¬şıladıklarını, şaşkın şaşkın anlatıyor¬lardı.

Afyon Askeri Konağı’nda Bir Paskalya Töreni
Biz askere alındığımızda, “Kordon Malı” olanlardan bazıları terhis edil¬miş, bazı kuralar ise henüz “Silah al¬tında” bulunuyorlardı. Bizi 1942’nin mart ayının sonlarına doğru topladı¬lar ve Afyon Askeri Konağı’na gön¬derdiler. Dağıtımın oradan yapılaca¬ğı söyleniyordu. Gittiğimizde, Konak’ta “Kordon Malı” olarak bazı sa¬katlar ve çeşitli özürlüler vardı. Bun¬lar arasında yaşlı bir Teohari de vardı ki (Nikola oğlu Teohari) kör olduğu için kendisine başka bir Rum asker yardımcı olarak verilmişti. Savaş yıl¬larında bir senede iki kura birden si¬lah altına alındığından, biz henüz on sekiz yaşındaydık.
“O gün Paskalya Haftası’nın Bü¬yük Perşembesi olduğundan, arkadaşlarımızdan Norayr isminde biri, Konak Komutanı’ndan gece koğuşta ayin yapmak için izin istedi. Büyük Perşembe gecesi tüm hazırlıklarını tamamlamış, papaz giysisi gibi bir cüppe de bulmayı becermiş, zaten çantasında tenekeden birkaç da haç varmış; kararlaştırılan saatte ayin başladı. Koğuşta herkes ayaktaydı, komutan da merak etmiş; ilgilendi ve baktı ki ciddi şekilde ayin yapılı¬yor, öteki koğuşlardaki Rumları ve Musevileri de yataklarından kaldırıp, ibadet yerine gelmelerini emretti.
Koğuş tıka basa dolmuştu. Ayini yöneten Norayr arkadaşımız bu duru¬mu görünce aşka geldi ve Türkçe va¬az patlattı, hem de en canalıcı yerin¬den: “Ve Kristosumuzu yakaladılar, diri diri çarmıha gerdiler... vb.” Bunları duyan Konak komutanı he¬yecanlandı ve bunları kimin yaptığı¬nı sordu, arkadaşlar da Yahudilerin işi olduğunu masumca söylediler. Ko¬mutan bunun üzerine Yahudilerin kalmakta olduğu koğuşa giderek ora¬dakileri ceza olarak odun taşımaya götürdü, gece yarısı ve sabaha kadar da kışın ortasında kan ter içinde bı¬raktı.
Ama ne oldu? Pazar günü de, yani Paskalya sabahı konağın avlusunda içtima yaptırdı, malzeme deposu so¬rumlusu olan Musevi Namer’in şika¬yeti üzerine, depodan kaybolan bey¬lik battaniyeler yüzünden hepimize meydan dayağı çektirdi.
Bu da, asker hayatımızın ilk dayak lı Paskalya hatırası.
Dağıtım ve Yeni Bir Yaşamın Başlangıcı
Yaklaşık iki hafta kaldık Afyon As¬keri Konağı’nda. Bazı yeni kafileler geliyor, bir yandan da dağıtım yapılı¬yordu. Önceleri, hemen hemen tü¬mümüzde İstanbullu Ermeni muvaz¬zaflardık, yani 18-19 yaşında çocuk¬lar. Aramızda her meslekten ve her düzeyde eğitimli arkadaşlar vardı.
Konya, Kayseri, Sivas dikimevlerine gönderilenler oldu; birkaç kişi de de¬miryolu cer atölyelerine. Ancak kula¬ğımıza gelen haberlere göre toplu sevkiyat Akhisar ve Sındırgı’ya ola¬caktı, oralarda yol yapımında çalışa¬caktık.
Herkesin bildiği üç önemli tarih vardır askerlikte. İçtima günü, sevk tarihi ve duhul tarihi. Ancak daha ne kadar askerlik yapılacağını bile kesin olarak bilen yoktu savaş sürerken. Sa¬dece işin belli bir teselli tarafı var: Bahriye iki yıl, jandarma iki yıl, piya¬de ise resmen bir buçuk yıl. Arkadaş¬lar arasından elinden dikiş gelenler “yakışıklı” olmak için pantolonlarını golf yapıyorlar, şapkalarının içine mu¬kavva koyup sakandırak kayışı takı¬yorlardı. Ne yazık ki, daha ilk günler¬de birkaç kez fiyakamız bozuldu. Bit mücadelesi için etüve gidiyorduk, el¬biselerimiz buhar kazanma atılıyor, çı¬karken tanınmaz hale geliyor, şapka¬ların kalıbı bozuluyor, şakandırak ka¬yışları kavrulup büzülüyor, unutulan palaskalar avuç kadar kalıyordu.
İlerleyen birkaç gün içinde Anado¬lu’nun çeşitli kentlerinden ve ilçele¬rinden yeni Ermeni kafileler geldi, il¬ginç karşılaşmalar yaşandı. Aynı adı taşıyan soydaşlar bazen birbirlerini anlayamıyorlar, hele bir de Malatya ve Pötürge, Elazığ, Kiğı, Harput gibi yerlerden gelen “Acemi ihtiyat”lar konaktakilere yeni bir renk katıyor¬lardı. Buna karşın, Sivas’tan ve Kay- seri’den gelen muvazzaflar ile İstan¬bullular arasında bazı tanışıklar ve uzaktan akrabalıklar meydana çıkıyor, bu olay her iki taraf için de büyük he¬yecan, sevinç ve mutluluk kaynağı oluyordu. Gün gelince beklenen kara vagonlar Afyon’a ulaştı, büyük kafile Akhisar’a doğru yola çıktı.
Kumanya olarak zeytin, kuru üzüm gibi şeyler ve tayın, peksimet dağıtıl¬mıştı. Kırkar ellişer kişilik vagonlarla yola çıktık. Savaş günleri olduğun¬dan, yollarda yoğun trafik vardı, bu nedenle genellikle katarımız akşam¬ları yola çıkıyor, gündüzleri sapa bir istasyonda makasa çekiliyordu.
Uç Günlük Yoldan Sonra Akhisar
Yol boyunca aralık bırakılan vagon kapılarından sağa sola el sallayarak ve yoldaki köylülerin de selamlarını alarak Uşak üzerinden Akhisar’a var¬dık. Kentin sokaklarından çıkıp bağ¬lar arasındaki tozlu yollardan birbir¬lerinden birkaç kilometre uzakta bu¬lunan birliklere doğru gittik. Önce “Su Deliği” denen yere vardık. Bura¬nın geçici toplanma yeri olacağı söy¬lenmişti. Hemen çadırların kurulma¬sı için manga teşkilatı yapıldı.
Sevk listeleri alfabetik sırayla oldu¬ğundan, bazen iki üç çadır Agop, Sarkis veya Kirkor, Garabed oluyordu. Genellikle Anadolu kentlerinden ge¬len Ermeniler arasında sıkça da ken¬disi doğmadan şu veya bu nedenle öl¬müş olan babasının ismini taşıyanlar çıkıyordu. Bunlara, hem garip, hem de dramatik bir genel isim takılmıştı: “Moruğunun oğlu” deniyordu. Kendi¬leri de bundan alınmıyorlar, seslenin¬ce cevap veriyorlardı..
Mudkili Çoban Bişar Oğlu Ahmet Daş
Beni, mangalardan birine onbaşı tayin ettiler. Görevim, çadırın düze¬nini sağlamak, temizlik ve karavana sıralarını düzenlemek, nöbetlerin ciddi ve kusursuz bir şekilde tutulma¬sına bakmak, akşamları tayın dağıtı¬mında her seferinde kırık veya eksik olanları sıra ile aralarından birine vermek, karavana yıkamasını sıraya koymak, her gece sıra ile birine üstü açılanı örtmek ve horlayanı dürtmek görevi vermek, bir de çakalların ge¬lip postalları çalmasını önlemek için, arkadaşlarının birbirlerinin kötü ko¬kan ayakkabılarını habersizce kapı¬nın dışına koymamasına dikkat et¬mek. Öte yandan, iş dağıtımı sırasında adil davranmak, adım ve ayak he¬sabı herkese eşit alan vermek, topra¬ğın yapısına göre bir seferinde sert yer verildiğinde, kazmaya karşılık öteki gün kürekçilik vermek vb.
İstanbullu arkadaşlarla genellikle anlaşıyorduk yol çalışmalarında. Tek problemimiz Ahmedo’ydu. Mudki’li Bişar Oğlu Ahmet Daş. İri yarı, sağ¬lam yapılı, kıpkırmızı yanaklı ve iri yeşil gözlü, hayat dolu bir Kürt. Ace¬mi ihtiyatların yaşındaydı o da, ancak onun öyküsü bambaşkaydı... Mudki’nin köylerinden birinde çoban olan bu adam, her sene muhtara bir koyun getirir, bu sayede de muhtar onu askere göndermezmiş. Bütün gü¬nünü dağlarda geçirdiği için varlığın¬dan çoğunun haberi olmaz, sadece sü¬rü sahipleri bilirmiş. Ahmedo muhta¬ra verdiği koyunlar için de her yıl bir hikâye uydururmuş; yok yardan yu¬varlandı, yok canavar kaptı, yok çay¬da boğuldu ve buna benzer yalanlar. Ancak bir gün sürü sahipleri oyununu anlamışlar, kendisine sürü teslim et¬memişler. O da muhtarı memnun edememiş, muhtar da onu yaşı kırkla¬ra dayanmışken askere göndermiş.
Ancak Ahmedo’da beni ilgilendi¬ren, öyküsünün bu yanı değildi. Ar¬kadaşları ile Ermenice konuşuyor, toprak kazarken Ermenice şarkılar söylüyordu. Ermenice’yi de çok te¬miz, kusursuz denebilecek kadar düz¬gün konuşurken, birçok hayvanın, haşaratın isimlerini de çoğumuzun bilmediği kadar iyi biliyordu. Ağaç dibinde oturtup şarkı söyletirdim kendisine, eski Ermeni destanlarının şarkılarıydı bunların bazıları; oysa Ahmedo, Ermeni’nin anlamını bile bilmiyordu. Kendisinden bir şey öğ¬renemeyeceğimi anlayınca arkadaş¬larına başvurdum; onlar da büsbütün şaşırtıcı bir yanıt verdiler ve dediler ki “Bu öyle bir Kürtçe ki, her Kürt bilmez, sadece Mudki’de ve bölgede¬ki bazı köylüler bilir ve anlar ama Er¬meni diye bir şeyden haberleri yok!”
Yuvadan Dışarı Atılan Yavrular Gibi
Sık sık yer değiştiriyor, yol yapımı ilerledikçe daha derinlere gidiyor¬duk. Haftada bir veya iki kez ana de¬podan malzeme kamyonu gelir ve ge¬rekli eşyayı getirirdi; yağmurlu hava¬larda iaşe kamyonu gelmez ve dağın başında gözlerimiz yolda kalırdı. Al¬lahtan, uyanık arkadaşlardan bazıları bunun çaresini bulmuşlardı: Dağlar¬dan yaban armudu toplar, toprağa gömer, bir iki gün içinde çürümeye yüz tutunca yumuşar, onlar da çıka¬rıp yerlerdi ekmek yerine. Bu gele¬nek zamanla o kadar yaygınlaştı ki, çoğu kez kendi armudunu gömenler çürümesini beklemeyip, kendilerin¬den önce gömmüş olanların armutla¬rını çalıp karın doyururlardı.
Arada sırada Akhisar’a iner veya herhangi bir iş için Manisa’ya ve İz¬mir’e giderdik. Halk büyük ilgi ve dikkatle bizi seyreder, ne askeri oldu¬ğumuzu sorar, biz de “paraşütçü” ol¬duğumuzu söyleyince, herkes bizi büyük bir hayranlıkla seyrederdi. Oysa bize dağıtılan kahverengi elbi¬seler aslında Erzincan depremi nede¬niyle köylülere yardım olsun diye Yu¬nanlılar tarafından gönderilen “de¬mode olmuş” çöpçü elbiseleriymiş ve biz bunu çok sonra öğrendik.
Deliler Mangasının Maceraları
Akhisar’daki bu “çalışmalarımız”a katılan en renkli kişiler kuşkusuz “kordon” döneminde akıl hastane¬sinden alınıp getirilenlerdi. Ermeni ve Rumlardan oluşan bu manganın onbaşısı da bir deliydi. Aslan Yorgo olarak biliniyor ve sabah akşam ça¬lışmaya gidip gelirken kendi marşla¬rını söyletiyordu mangasına büyük bir ciddiyet içinde. Aslan Yorgo yö¬netimindeki “Delilerin Marşı” bugün bile aklımdadır: “İstanbul’a gidiyoruz / Bakırköye, Mazhar Osman / Mazhar Osman babamızdır / Amcamızdır Fahrettin Kerim, Hey Fahrettin Ke¬rim!” Ama deli deyip geçmeyin, bir¬çok akıllımızdan daha arkadaş canlı¬sı ve iyi niyetli insanlardı. Örneğin, bir seferinde, sonbaharda kışlaya çe¬kilmek için Akhisar’a inildiğinde, manga mensuplarından Yakacıklı Bülbül Artin’e grup komutanlığının bahçesindeki havuzun temizliği göre¬vi verilmişti. Manga onbaşısı Aslan Yorgo sürekli olarak havuza dökülen yaprakları toplamaktan yorulan Bül¬bül Artin’e yardımcı olmak için, bü¬tün mangayı toplamış ve canla başla çalışarak, havuzu ağaçların altından kaldırıp başka bir yere götürmek için kenarlarından taşımak istemişlerdi!
Zonguldak’taki 17 Nolu Tünel’in inşaatı
Bizi boşuna Akhisar’da beslemek istemediler; Zonguldak’taki yapımı yarım kalan bir tünelin inşaatında çalışmak üzere Karadeniz kıyılarına gönderdiler. Görevimiz önemliydi; Karadeniz’de Alman denizaltıları vardı ve ocaklardan çıkarılan maden kömürlerini karayolu ile Kozlu üze¬rinden ülkenin iç kesimlerine bağla¬mak için söz konusu 17 No’lu tüne¬lin mutlaka açılması gerekiyordu. Oysa, arazinin birçok mahzuru vardı: Bölgede kayanın az oluşu, bir de sık- sık “yağlı kesme” denen taşların çap¬razlamasına tünelle kesişmesi, 1350 metrelik bu tünelin yapılmasını risk¬li kılıyordu. Beklenmedik anda ko¬pup kayan bloklar, işçilerin inşaatı bırakıp kaçmalarına neden olmuş, ancak tünelin önemi de Ankara’nın ilgisiz kalmasına izin vermemiş, za¬manın Cumhurbaşkanı İnönü müte¬ahhitlere “Bir metresi için asker feda etmeye razı olduğunu” söyleyince, bizi Akhisar’dan Zonguldak’a gön¬dermişlerdi bu kez de.
Kasım sonlarına doğruydu, Akhi¬sar’dan karavagonlarla Eskişehir-Ankara-Çankırı-Karabük üzerinden ulaştık Zonguldak’a. Bizi eski işçiler için iki vardiyalı olarak hazırlanmış koğuşlara yerleştirdiler. Müteahhit hesabına çalışacaktık ve devlet bizim için müteahhite vereceği paradan her asker için 143 kuruş gündelik ke¬secekti.
Zonguldak günleri en acı ve en unutulmaz dönemimiz oldu. Çoğu¬muz bit yarıştırıyorduk. Burada bite özel bir argo ile “Macar” diyorlardı ve hemen hemen tümümüz de “Ma¬car Senfonisi çalıyordu”. Nasıl olmasındı ki, kışın ortasında derenin buz gibi sularına inilecek, çalı çırpı top¬lanacak, ateş yakılarak su ısıtılıp ça¬maşır yıkanacaktı. Tek ümidimiz iki günde bir gelen tren vagonlarına ma¬nevra yaptıran ve “Çörçil” dediğimiz manevra lokomotifiydi. Bir makas¬tan ötekine geçerken makinistten ri¬ca ederdik, o da bir ara sıcak suyun musluğunu açardı. Ancak, bu kadarcık su da yalnız karavanımızı yıkama¬ya yeterdi, artanı da tabaka tabaka yağla örtülmüş kaplarımızın temiz¬lenmesine...
‘Puantör’ Şevki Bey ve ‘Bacacı’ Faik Çavuş
Çoğumuz Akhisar’dan sıtmalı gel¬miş ve bu hastalığın etkisini de bera¬ber getirmiştik. Halkın inancına gö¬re, sıtma yedi saatte bir gelmezse yedi günde bir, o da olmazsa yedi haftada, yedi ayda ve hatta yedi yılda bir gelir, ama mutlaka gelirdi. Özel sağlık teş¬kilatımız yoktu. Aramızda bir iki sıh¬hiye eri vardı. Titremesi tutan sıhhi¬ye odasına gider, sırası gelene kadar titremesi kesilmemişse viziteye yazı¬lır ve günlük istirahat alırdı. Günün başlangıcında, sorumlu sıhhiye eri bu “istirahatli’lerin listesini müteahhi¬din temsilcisine vermek zorundaydı. Arkadaşlardan bazısının nöbeti gü¬nün ortasında, iş saatlerinde tutardı. O zaman çalışmayı bırakmak zorun¬da kalır, ötekiler onu idare ederdi.
Hepimiz kader birliği içindeydik.
Koşullar çok ağırdı. Tünel başlangıç¬ta iki kat olarak açılır, üst katta ke¬mer örülürken, “baca” denen delik¬ten molozlar aşağı indirilir ve deko¬vil vagonları ile dışarı taşınıp derece¬ye boşaltılırdı. Ancak, tünelin her tarafında tavandan sular akar, bazen dizden de yukarı sular içinde yürü¬mek gerektirirdi. İşte o zaman “baca sorumlusu” olarak başımızda bulunan ve uzun yıllar yabancılarla çalışmış yetişkin bir insan olan Faik Çavuş is¬minde sorumlu, sıtması tutanları kuytu bir yerde oturtur ya da yatıp uzanmasına müsaade eder, gerçek bir baba gibi hastaları ve güçsüzleri ko¬ruması altına alırdı.
Ona karşın “puantör” Şevket Bey son derece gaddardı. Tünelin iki ta¬rafını da günde birkaç kez sıkı sıkı kontrol eder, çalışanları ve istirahatli olanları sürekli yoklardı. Onun özellikle Ermeni düşmanı olduğunu herkes biliyordu. Ayakta gördüğünü onbaşıların yardımı ile çalışmaya gönderir, iş saatlerinde kimseyi dışa¬rıda görmeye tahammül edemezdi.
İşte tam böyle bir “yoklama” sıra¬sında koğuşlar arasında “kontrole çı¬kan” Şevket Bey, ayağında çizmeler¬le tren rayları arasından geçerken, vagonları manevra yaptıran lokomo¬tifin altına düştü ve ayakları dizlerin¬den kesildi. Herkes telaşa düştü ve kendisine yardıma koşmak istedi. O ise kanlar içinde yerde yatarken ya¬nma koşan çocukların yardımını red¬dederek, “Beni onbaşılar kaldırsın!” diyerek bırakmadı, çünkü onbaşılar Türktü, öteki askerlerin ise hepsi Er¬meni. Yine de arkadaşlar koşup kam¬yon getirdiler ve kendisini hastaneye götürmek istediler. Ne var ki “puan¬tör” Şevket Bey “Ermeni eli dokun¬madan” Müslüman iki onbaşının el¬leri arasında orada kan kaybından yaşamını yitirdi. Hepimiz büyük üzüntü ve şaşkınlık içindeydik, olay yerine gelen babacan Faik Çavuş bizi teselli etti ve Allahın adaletinin böylece gözlerimizin önünde tecelli ettiğini söyledi.
O günlerin üzüntüsü henüz geçme¬mişken gececiler koğuşundan okul arkadaşım “Memiş” dediğimiz Gara¬bet’in ağır hasta olduğunu söylediler. Revirde yatıyordu ve kendisine baka¬cak doktor yoktu, sıhhiye eri olan ar¬kadaşın elinden bir şey gelmiyordu. Çocuğun durumu süratle ağırlaştı ve o da “Münir Kirkor” dediğimiz arka¬daşı istedi yanma. Bu Kirkor gerçek¬ten de Münir Nureddin’in şarkılarını büyük bir ustalıkla okurdu, tüneldeki çalışma sırasında hep şarkı söyletir¬lerdi arkadaşlar kendisine. Arkadaş¬lar fark ettiler Garabed’in önsezisini ve koştular tünele “Münir”i alıp ge¬tirdiler. Garabed ondan “İstanbul” şarkısını istedi ölüm döşeğinde: “Martılar ah eder, çırparlar kanat/ Dalgalar açılır açılır kat-kat /Gayrı bekleyemem, hey kalmadı takat/ Gö¬ründü karşıdan İstanbul şehri...”
Kirkor hıçkırıklar içinde şarkısını bitirdi ve okul arkadaşım, bütün as¬kerlik süresince yatağımızı paylaştığı¬mız sevgili “Memiş”imiz kollarımızın arasında ruhunu teslim etti.
Yapılacak bir şey kalmamıştı. Onu aldık ve kentin mezarlığında daha önce gömülmüş olan iki arkadaşımız Anikdos’un ve Harutyun’un yanına gömmeye götürdük. Ancak orada da garip bir engelle karşılaştık. Yönetici, bu toprakların sadece askeri hastane¬de ölenlere tahsis edilmiş olduğunu dışarıdan cenaze kabul edemeyecek¬lerini söyledi. Gerçekten, Anikdos ile Harutyun tünelde meydana gelen ka¬zalarda yaralanmış ve kaldırıldıkları hastanede bir süre sonra vefat etmiş¬lerdi. Çaresizlik içindeydik, ancak bir şeyler yapmak zorundaydık. İki ar¬kadaşın taze cesetlerini mezardan çı¬karttık, dağdaki çalıların arasında ye¬niden üç mezar kazdık, üç arkadaşı¬mızı orada yan yana gömdük, ağaç dallarından üç tane de haç yapıp başuçlarma koyduk ve ayrıldık.
Tünelden Başkent Ankara’ya
1942’nin kış aylarını Zonguldak’ta geçirdik. 1350 metrelik 17 No’lu tü¬nelin hemen her santimetresinin ay¬rı bir öyküsü var desem yalan söyle¬miş olmam. Tünel çalışmaları 1943 Nisan’ına kadar sürdü, hatta bir de “gayri resmi açılış” yaptık biz bize, şarkılarla dekovil vagonları üzerinde.
Çalışmalarımız artık hafiflemiş, nereye gönderileceğimizi beklemeye başlamıştık. Ülkenin batı bölgesinde Adapazarı- Bolu- Göynük mıntıkala¬rında ta Adana- Ceyhan’a kadar na¬fıada çalışan işçi-erler vardı. Bunla¬rın hemen hemen tümü de İstanbul¬lu ve Anadolulu Ermeniler’den olu¬şuyordu.
Benim bulunduğum takımlar ge¬nellikle müstakil, yani özel bir gruba bağlı olmayan birlik olup, yardım ve imdat müfrezeleri olarak ülkenin çe¬şitli yerlerine gönderiliyorduk.
Nihayet koğuşlarda bir balon uç¬maya başladı. Ankara’daki Gençlik Parkı’nın düzenlenmesinde çalışa¬caktık. Gerçekten de bu durum bir içtima sırasında yöneticilerimiz tara¬fından resmen bildirildi ve Anka¬ra’ya gitmek için hazırlıklı olmamız söylendi.
‘Ankara, Ankara, Güzel Ankara’
Kara vagonlar içinde düğün alayı gibi gittik Ankara’ya. İki üç gece çe¬şitli kentlerin makaslarında bekle¬dikten sonra, bir sabah ulaştık baş¬kente. Bizi tren istasyonu ve Büyük Millet Meclisi binasının arasındaki açık alana yerleştiler, çadırlar verdi¬ler ve bir iki gün içinde çalışmaya başlayacağımızı söylediler. İlk kez ko¬mutanımız geldi ve bizi toplayıp bir konuşma yaptı. Nereden geldiğimizi nasıl çalıştığımızı ve ülke için ne ya¬rarlı işler yaptığımızı söyledi ve hoş geldiniz dedi. Burada insan olduğu¬muzu hatırladık, sanki bir kaç sözle her şeyi unuttuk.
Sonra da Ankara radyosu spikerle¬rinden teğmen Cevdet Lagaş bize ve¬rilecek görevi anlattı Gençlik Parkı’ nı, 1943’ün 19 Mayıs tarihine hazır¬lamak için çalışacaktık.
ilk fırsatta manga teşkilatımızı yaptık, çadırlara dağıldık. Benim ve birkaç arkadaşımın görevi kanal ke¬narlarına salkım söğüt fidanlarını dikmek ve Latince isimlerinin bu¬lunduğu “Salix Babylonica” yazılı plakalar yerleştirmekti, ilk fırsatta havuz ile de ilgilenip, kayıkhanenin karşısındaki adacığın dibindeki yeni sıvanmış çimentoya, göle su verilme-den ismimi yazmayı da ihmal etme¬dim: “Yervant Gobelyan, 1338 do¬ğumlu İstanbullu er, 19 Mayıs 1943”.
Bir halk deyimi var: “Çayda çırpı¬nacağına ırmakta boğul” İşte tam öy¬le oldu bizim yaşamımız Ankara’da. En ağır işleri seve seve ve fazlasıyla yerine getiriyor bu ülkenin askerleri olduğumuzun bilinci içinde çalışıyor¬duk. Sabahları komutanın gelip “Günaydın arkadaşlar kolay gele” de¬mesi bile her şeye değerdi bizim için. Ayrıca bir ihtiyacımızın olup olmadı¬ğını sorardı bir bir. Elbiselerimiz ye¬nilenmiş, ikişer kat yeni iç çamaşırı verilmiş, haftanın belirli günlerinde kenti dolaşıp sinemaya gitmemize izin çıkartılmıştı.
Zonguldak’ta o kadar sıkıntı çek¬tikten sonra Ankara’nın bolluğu ve bereketi bizi ilk günden düzene so¬kamadı. Haftalarca ciğerlerimizden is ve kurum çıkıyor, mendillerimiz kapkara oluyordu Komutanımız bize Şengül Hamamı’na gitmemiz için ayrıca harçlık veriyordu ancak bi¬zim çocukların gözleri o kadar aç kalmıştı ki, birkaçı hamamın avlu¬sundaki tombul kırmızı balıkları gö¬rünce dayanamamış, bir ikisini ya¬kalayarak kurnanın sıcak suyunda haşlayıp yemişlerdi. Acı bir olaydı bu ama gerçekti. Kendi kendimiz¬
den utandık, yine de “Zonguldak’ın yamyamları” damgasını yedik bir kez; oysa belki o savaş yıllarında evimizin sofrasında bulamayacağı¬mız kadar bol ve güzel yemekler ve¬riyorlardı hepimize de...
Canla başla çalışıp, Gençlik Parkı’nın düzenleme hazırlıklarını öngö¬rülen tarihten daha da önce tamam¬layıp “teftişimizi” başarı ile verdik. Bize yeni görev yeri olarak Anka¬ra’nın Savaklar semtinde bir yere gönderdiler; burada su kanalları aça¬cak, bazı toprak ve arazi düzenleme¬leri yapacaktık. Yerimizden mem¬nunduk. Hele ki çadırlarımızı kurdu¬ğumuz yer mezbahaya yakındı, o za¬man başkentte insanlar daha sakatat yemeyi pek sevmezlerdi. Arkadaşlar bu nedenle her gün bol bol yürek, böbrek, ciğer, dalak alıp getiriyor, açık havada pişirip yiyorduk.
Savaklar’da birkaç hafta ancak kaldık. Bizi bu kez Sivrihisar’a gön¬dereceklerini söylediler.
Kâh Bozbel’in sert granitlerini kır¬dık, kâh Haymana Ovası’nın gevrek topraklarını kazarak yol açtık. Aşka¬le’den varlık vergisi mükellefleri gel¬diğinde biz Akhisar’a gittik. Amasya depremi olduğundan Merzifon’a ve Gümüşhacıköy’e, sonra Corum-Osmancık yolunda belimize ip bağlayıp kayalardan sarkarak ve engelleri di-namitleyerek Badal Boğazı’nı açtık. Ardından Adana, Ceyhan taşocakla rı, İskenderun, Hassa, Suriye sınırı, sonra oradan yine Eskişehir-Polat lı...

Tam 43 ay, ya mahruti çadırlarda “kaşık kalıbı”, bazen açıkta, “Ayyıldız Palas” otelinin abonelerinden, çantamız yastık, kaputumuz yorgan, yerdeki kuru toprak, yatak. Anlattık¬larım yaşadıklarımdan, kâh ortak, kâh kişisel anılar. Ancak bakmak var, görmek var, göz var, “gön deliği” var. Bunlar benim gördüklerim, be¬nim yaşadıklarım, tatlısı ile acısı ile. Anlatması benden, okuması sizden...
13th April 2016
_________________
Emeğe saygılı olun, alıntılarınızda link gösterin ...


Revenir en haut
Publicité






MessagePosté le: Dim 4 Fév 2018 - 21:37
MessageSujet du message: Publicité

PublicitéSupprimer les publicités ?
Revenir en haut
Montrer les messages depuis:   
Armenian on web Index du Forum -> Centralisations -> Littérature arménienne – Ermeni edebiyatı - Biographie + Célébrités - Ünlüler Toutes les heures sont au format GMT + 1 Heure
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet
Page 1 sur 1
Sauter vers:  

 



Portail | Index | Créer un forum | Forum gratuit d’entraide | Annuaire des forums gratuits | Signaler une violation | Conditions générales d'utilisation
phpBB
Template by BMan1
Traduction par : phpBB-fr.com