Welcome Guest: Register | Log in
 
FAQ| Search| Memberlist| Usergroups
 
Dacik Milliyetçiler Kurucu Babanın Yahudi Dönmesi İddalarını Bir Türlü
 
Post new topic   Reply to topic
Armenian on web Forum Index -> News et articles - Լուրեր, Յօդուածներ - Haber ve makaleler -> Discussions / Débats - Քննարկում - Tartışma/Düşünceler
Previous topic :: Next topic  
Author Message
vahe2009
Modérateur Général
Modérateur Général

Offline

Joined: 07 Nov 2009
Posts: 26,750
Point(s): 76,042
Moyenne de points: 2.84

PostPosted: Wed 17 Oct 2018 - 18:35
PostPost subject: Dacik Milliyetçiler Kurucu Babanın Yahudi Dönmesi İddalarını Bir Türlü
Reply with quote

Dacik Milliyetçiler Kurucu Babanın Yahudi Dönmesi İddalarını Bir Türlü Hazmedemiyor







Atatürk için "Yahudi dönmesi" hikayesini nasıl uydurdular


Yılmaz Özdil, yeni kitabı “Mustafa Kemal”de Cumhuriyet Devrimi’ne karşı açılan psikolojik savaşın önemli dayanaklarından biri olan Cemal Granda’nın anılarını mercek altına alıyor. Özdil, kitabında Mustafa Kemal Atatürk’ün aslen Yahudi Dönmesi olduğu iddialarına temel oluşturan “kaynaklar”dan biri olan Granda’nın anılarının yayımlanmasında dönemin Demokrat Parti çevrelerinin rolüne dikkat çekiyor.

KOMPLO TEORİLERİ VE İNGİLİZ BÜYÜKELÇİLİĞİ

Türkiye’de Selanik Dönmeleriyle ilgili komplo teorileri ilk kez İkinci Meşrutiyet’ten hemen sonra ortaya atılmıştı. 1908’de II. Abdülhamid’i tahttan indiren Jön Türkler hakkında ortaya atılan bu iddiaların kaynağı İstanbul’daki İngiliz Büyükelçiliği’ydi. Büyükelçilikte baştercüman olarak çalışan Gerald Fitzmaurice koyu bir Katolikti. Fitzmaurice, Yahudilerin dünya çapında bir komplo peşinde oldukları tezinin bir hayli revaçta olduğu bir dönemde yetişmişti. Aldığı dini eğitimden dolayı antisemitik komplo teorilerine körü körüne inanıyordu. Onun yetiştiği ideolojik iklimi daha iyi anlamak için Fransa’daki ünlü Dreyfus Vakası’nın da aynı dönemde yaşandığını hatırlamak da fayda var.

Fitzmaurice, yıldızının barışmadığı ihtilalci Jön Türklere karşı faaliyetlerine hiç ara vermedi. İsmi sürekli suikastlerle ve kumpaslarla birlikte anıldı. Sonunda İngiltere şikâyetlere ve ortaya çıkan rezaletlere dayanamayarak onu kızağa aldı. Fitzmaurice bu durumu hiç hazmedemedi. Hazımsızlığı ve kızgınlığı bu tarihten sonra İstanbul’dan Londra’ya gönderilen raporlara sindi. Fitzmaurice sayesinde komplo teorileri ve Jön Türklerin Yahudi dönmesi olduğu iddiaları İngiliz hariciyesinin raporlarına girdi. İlk başlarda bu iddiaları ciddiye almayan Londra, bir süre sonra Jön Türklerin başta Mısır ve Hindistan olmak üzere İslam Dünyasında topladığı sempatiyi ortadan kaldırmak için, söz konusu komplo teorilerini kullanmaya başladı.

Türkiye’de gericiliğin komplo teorilerine ilgisi, İngiliz Büyükelçiği’nin kapısında hazırolda beklediği günlerde başladı ve hep sürdü. Cumhuriyet Devrimi’nden sonra benzer iddialar bu kez başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, cumhuriyeti kuran kadrolar hakkında yayılmaya çalışıldı. Kemalist kadroların Yahudi Dönmesi (Sabataycı) olduğu iddiaları, Cumhuriyete yönelik psikolojik savaşta en sık kullanılan hurafeler haline geldi.

ATATÜRK’ÜN SOFRASI NASIL GİZLİ ANILAR HALİNE GELDİ

Cumhuriyet sonrası gericiliğin Mustafa Kemal’in Selanik Dönmesi ve dolayısıyla Yahudi olduğu iddiasının temelleri ABD'ye göç eden bir Ermeninin 1923 yılında söylediği var sayılan laflar, Itamar Ben Zwi’nin hatıraları gibi son derece çürük temellere dayanmaktadır. Mustafa Kemal’in Dönme olduğu iddialarının dayandığı görece en “önemli” kaynak aslında Cemal Granda’nın anılarıdır. Bir dönem Atatürk’ün yanında çalışan Granda’nın anıları defalarca yayımlanmıştır. Granda anılarında, Çankaya Köşkü’nün çalışanlarıyla yaptığı bir tartışma esnasında Selanik ve Yahudilik üzerine kızgınlıkla ettiği lafları duyan Mustafa Kemal’in "Benim için de bazı kimseler, Selanikli olduğumdan Yahudi olduğumu söylemek istiyorlar. Şunu unutmamak lazımdır ki Napolyon da Korsikalı bir İtalyan'dı. Ama Fransız olarak öldü ve tarihe Fransız olarak geçti. İnsanların içinde bulundukları cemiyete çalışmaları lazımdır" dediğini aktarır. Granda’nın anılarındaki bu muğlak ifade Atatürk’e ve cumhuriyete saldıran komplo teorisyenlerinin ve gericilerin yıllardır en önemli dayanaklarından biridir. Granda’nın ilk olarak “Atatürk’ün Sofrası” başlığıyla yayımlanan anılarının zamanla “Atatürk’ün Uşağının Gizli Anıları” ismini alması bile aslında manidardır.

CEVAPLANMASI GEREKEN SORULAR

Bir dönem Atatürk’ün yanında çalışması, Granda’ya ve anılarına bir tür dokunulmazlık sağlamaktadır. Bu tuhaf dokunulmazlık yüzünden Granda’nın anılarına gericiliğe karşı çıkan kesimlerden de esaslı bir eleştiri gelmemiştir. Yılmaz Özdil, yeni kitabı “Mustafa Kemal”de meseleye çok farklı bir açıdan yaklaşarak tartışmaya yeni bir boyut getiriyor.

Yılmaz Özdil, Mustafa Kemal’in ölümünün ardından Granda’nın hiçbir işte dikiş tutturamadığını, yaşantısı ve karakteri nedeniyle sürekli para ihtiyacı içerisinde bulunduğunu, bir zamanlar Mustafa Kemal’in yanında çalışmasını kullanarak etrafına tehditler savurduğunu aktarıyor. Granda’nın anılarının “değerini” keşfeden, asparagas haberleriyle ve Demokrat Parti’ye yakınlığıyla bilinen Kemal Onan oluyor. Şehir gazetesi yayın yönetmeni Onan, para isteyen Granda’yı ikna ediyor ve Mustafa Kemal’in vefatından 21 yıl sonra o ana kadar kimsenin duymadığı, görmediği ve şahit olmadığı “anılar” ortaya çıkıyor. Tarih 1959’dur. En saldırgan olduğu dönemde Demokrat Parti’nin Mustafa Kemal’in Yahudi kökenli ilan edilmesinden ve “Şişli sosyetesinden 10’dan fazla kadını Beylerbeyi Sarayı’na getirip, havuzda çırılçıplak yüzdürdü” türü laflardan memnun kalması, eşyanın tabiatına uygundur.

Yılmaz Özdil, yeni kitabı “Mustafa Kemal”de Cemal Granda’nın anılarının özel tarihini aktararak çok önemli bir iş yapıyor. Özdil’in kitabında sorduğu “Cemal Granda’nın hatıraları, paraya sıkışan Cemal Granda tarafından mı uyduruldu, CHP’yle mücadele eden Demokrat Parti tarafından mı manipüle edildi, parayı verenin düdüğünü çalan sahtekâr gazeteciler tarafından mı çarpıtıldı?” sorusunun cevabı, komplo teorilerinin Türkiye’deki yayılma sürecini anlamak açısından mühimdir. Granda’nın anıları hakkında yapılacak araştırmalar cumhuriyete yönelik psikolojik savaşın tarihi hakkında bilgilenmemizi sağlayacak, Atatürk’e yönelik Selanik Dönmesi iddialarının altındaki dayanaklardan belki de en önemlisini ortadan kaldıracaktır.

Haluk Hepkon

Odatv.com

https://odatv.com/ataturk-icin-yahudi-donmesi-hikayesini-nasil-uydurdular-17101858.html


Back to top
Publicité






PostPosted: Wed 17 Oct 2018 - 18:35
PostPost subject: Publicité

PublicitéSupprimer les publicités ?
Back to top
vahe2009
Modérateur Général
Modérateur Général

Offline

Joined: 07 Nov 2009
Posts: 26,750
Point(s): 76,042
Moyenne de points: 2.84

PostPosted: Wed 17 Oct 2018 - 18:52
PostPost subject: Dacik Milliyetçiler Kurucu Babanın Yahudi Dönmesi İddalarını Bir Türlü
Reply with quote

1- Bahsi Geçen Dacik devletinin kurcu babası Selanikte Yahudi okulunda tedrisat almışıtır ( Şemsi Efendi Mektebi kurucusu ve sahibi Şimon Zvi )



( https://www.google.com/search?source=hp&ei=UXXHW_-LCoSC8gL8y7r4Bw&q=%C5%9Eimon+Zvi&oq=%C5%9Eimon+Zvi&gs_l=psy-ab.12..0l4j0i22i30k1l2.1554.1554.0.3360.1.1.0.0.0.0.264.264.2-1.1.0....0...1c.2.64.psy-ab..0.1.262....0.r2qSFLdbXsM )

2- İsraeldeki Atatürk büstü sayısı kankaları sözde kardaşalrının h(a)zerbaycanından daha fazladır.

3-Zateni bazı Yahudiler bu gerçeği İTİRAF ediyorlar ;mesela Smyrnalı Araştırmacı Tarihçi Yazar H. Erroll Gelardin )http://



( https://www.google.com/search?q=Erol+Gelardin+&ie=utf-8&oe=utf-8 / http://www.salom.com.tr/haber-68280-65_yasinda_yazma_kabiliyetini_kesfeden_bir_usta_erroll_gelardin.html)

Türkiye Cumhuriyetini Yahudiler Mi Kurdu? - Paralel Devlet


Soru net ve açık. Herhangi bir manipülasyon yahut propaganda olayı yok. “Türk Devleti” adı altında yüzyıllık bir aldatma söz konusu. Tarihçiler kendilerine gösterileni mevcut tarih şuuru ve bakış açısı ile yorumlamanın dışında bir şey yapmadıklarından diğer deyişle “bütün fikir şartı”nı esas almadıklarından korkunç bir illüzyon söz konusu… Köklerine sımsıkı bağlı bir “tarih şuuru” ile vakalar süzgeçten geçirilmeden “tarih” yazımı yapıldığı için sonraki nesiller için mesele anlamak ve çözmek inanılmaz bir problem teşkil ediyor. Görünmezleştirilen işgal ve zihinleri iğdiş etmeye kurgulu eğitimin neticesi olarak en samimi vatansever yahut tefekkür ehli birisi bile yaşanan illüzyonu ve aldatmacayı göremeyebiliyor. Hatta işgalcinin dil ve diyalektiği üzerinden hareketle ve yine işgalcinin kaynak öngördüğü verilerin incelenmesiyle “Milli Tarih” yazılmaya kalkışıldığı için yüzyıllık vehamet ve fecaat son bulmuyor, bünyeyi saran kanser mikrobu kesilip atılmıyor. Evet! Son günlerde Gülen cemaati üzerinden dile getirilen ancak hakikati yüzeli-iki yüz yıllık bir köke sahip olan “Paralel Devlet-Paralel Yapı” mevzuu üzerindeyiz. Başta söyleyelim salt Yahudi’den değil ABD-İngiliz ve Yahudi koalisyonundan müteşekkil bir yapıdan bahsediyoruz.

Amerika ikametli “Yeni Dünya Düzeni Elitleri” Yahudi işadamı ve ideologlarınca mı örgütleniyor ve harekete geçiriliyor? Türkiye aslında gizlice İngiliz-Siyonizm işbirliği neticesi kurulan “Yahudi Devleti” olarak kurulmuş ve anlaşmalar ile bağlanmış paravan olarak ta TC. adı verilmiş bir devlet midir? Daha ötesi kurulan bu devletin Müslüman Türkün yahut Müslüman Kürdün eline geçmemesi için Paralel bir yapı oluşturularak asıl iktidarı görünmezleştirmişler midir? Mason ve Rotary kulüpleri bu işin bürokrasi de ve bilhassa askeriyede işbirlikçi tedarikinin örgütsel yapısını mı teşkil ediyordu? Kemalistler kendi halkına Siyonist İngiliz ortaklığı adına saldıran mankurtlar mıdır?

1789 Fransız devrimi, öncesi ve sonrası ile merkezde İslam coğrafyasına genelde topyekûn dünyaya yaşatılan ‘ideolojik çöküşün ve her çeşit fikrin imhasının’ en önemli sebeplerindendir. Kitaplık çapta alınması ve mücerred fikir istidatlılarınca dikkatlerden kaçırılmadan incelenmesi gereken bu mesele aynı zamanda Osmanlı’nın da zaten yavaş yavaş köklerinden uzaklaşmaya başlamış “aristokrat” takımını da kendi cazibe merkezine alıp, fiilen iflasın kapılarını bu vesileyle açmışlardır. Ancak bundan önce değinmemiz gereken en önemli şey Osmanlı’da Batı’yı tanıma ve dolayısıyla orada Fransız Devrimi ile doruğuna ulaşan düşünce akımları ile ilişki kurmanın orduda başlamış olmasıdır. Bunun da nedeni, Osmanlı Devletinin Batı karşısında “geri kalmışlığı”nı önce savaş alanlarında algılayıp Batının askeri teknik bilgilerine sahip olarak ona karşı durabilmek amacı ile orduyu modernleştirmek istemesidir. Bunu sağlamak için de Batı tipi okullar önce ordu için açılmıştır, Bunun neticesi batıcı subay kadrosunun yetişmesi olmuştur. İlerleyen zamanda ise Selanik bunların buluştuğu ve kaynaştığı yer haline gelmiştir. Ve ileride değinmek üzere II. Abdülhamit yönetimine karşı eyleme geçerek iktidara el koyan, Selanik’te oluşan bu yapı olmuştur ve malumdur ki Selanik’i Selanik yapanların başında ise Yahudiler gelmektedir.

Ve ticaret üzerinden nüfuz etme ve imha etme sürecide Fransız devrimin getirdiği Sosyal Değişimlerin neticesi olarak; bir nevi kapitülasyonların siyasi, kültürel ve askeri alanlara devri gibi bir zuhura yol açmıştır. 17. Yüzyılın sonları 18. yüzyılda Fransa tüccarları, okulları, akımları ve filolojisi oldukça revaçta iken 19 yüzyılın başları itibari ile yerini yavaş yavaş İngiltere’ye bırakmıştır. Bu noktada ticari hayatı siyasi hayattan ayrı tutmak mümkün değildir. Nitekim İngiliz gemilerine ve tüccarlarına Osmanlı ticaretinde Fransa’yı geride bırakma fırsatını veren gelişme 1838 yılındaki Osmanlı-İngiltere arasında imzalanan ticaret anlaşması olmuştur. Böylece “en çok müsaadeye mazhar millet” vasfına sahip olmakla kalmayan İngiltere, memleket dâhilinde ki “her türlü ticarette en fazla müsaadeye mazhar yerli tüccar” ile de eşit haklara sahip olmuştur. Yine bu anlaşma ile İngiltere çeşitli memleketlerden getirilen malların serbestçe ticaretini yapabilme imtiyazını da elde ederek, başta İstanbul olmak üzere Osmanlı pazarlarını hızlı bir şekilde hâkimiyeti altına almıştır. Bunun neticesi olarak da kısa zaman içinde Müslüman orta sınıfın oluşturduğu küçük dükkânlar ve zanaatkârlar ortadan kalkmıştır. 1885 yılında İstanbul’da Servet ve sermaye birikiminin aracı olan ticaret ve sanayi gibi mesleklerde ise gayrimüslimlerin oranına baktığımızda ne demek istediğimiz daha rahat anlaşılacaktır. 407.609 olan toplam nüfusun 24.103’u kamu sektöründe olup, bunların 22.984 ‘ünü Müslümanlar oluşturmaktaydı. Ticaret ve sanayi dalında iş sahibi olan 133.297 kişinin ise 51.073’u Müslümanlardan meydana gelirken 82.224’ü gayrimüslimler oluşturmaktaydı.

Paralel yapıları, “derin devlet” algısına yol açmış buzdağının görünen kısmından ötesi aysberglere geçmeden mevzuyu daha iyi anlamak için Galata Bankerleri, Bankalar ve Sarraflar meselesine de göz atmalıyız. Nihayetinde adlandıracağımız örgütler-işgalci mümessiller iktisadî, askerî, siyasî ve eğitim gibi alanlara nüfuz etme ve bunun üzerinden kitleleri kontrol etme gibi idealize ettikleri bir programa sahiptiler. Hatta yer gelmişken söyleyelim bu hususta davalarına oldukça sadık ve gözü karadırlar. Kitleler halinde kıyımlar, açlıktan ölümler, hastalıktan kıvranan milyonlar onlar için HİÇ hükmündedir. Aslolan gayeleri, geleceğe dönük projeleri ve pratikte ki değerleridir.

Sarraflar Osmanlı Devleti ikinci yarısında önem kazanmış yabancı altın, gümüş ve değerli taşların kıymeti harbiyesini bilen, kendisine itimat edilen mühim bir meslek. Ancak 17.yüzyıl ve 18 yüzyıl itibari ile bu meslek gruplarında bilhassa Yahudilerin ve diğer gayri Müslimlerinde yer alması ile birlikte, “faizle borç verme” gibi kurumsal kimlik kazanmaya başlamıştır.

19. yy ortalarından itibaren “sarraflık”, “bankerlik” müessesesine dönüşmeye başlamıştır. Modern bankacılığın ortaya çıkışından sonra hız kazanan bankerlik, sarraflığın bir devamı olmakla birlikte, tüm sarraflar bu statüye geçememişlerdir. Küçük sermayeli sarraflar zamanla piyasadan silinirken, büyük sermayeli olanlar ise faaliyet alanını genişleterek arttırmışlardır. Bunların çoğu ticaretle uğraşmaktadır ve sermayelerinin temelini ve büyüklüğünü de bu faktör oluşturmaktadır.

İstanbul’un Galata semtindeki hanlarda büroları bulunan bu bankerlerin hemen hepsi, Avrupa’nın büyük banker ve tüccarları ile yakın ilişkiler içinde bulunmaktadır. Bankerler, bankacılık işlerini bir taraftan kurmuş oldukları bankalar yoluyla kurumsallaştırırken, kısa süre içinde Osmanlı Devleti’yle olan para ilişkilerinin boyutunu da değiştirmişlerdir. Bir yandan devlet adamlarıyla olan bireysel kredi ilişkilerini ve Hazine ile borç alışverişini devam ettirmekle beraber, 19. yy. ortalarından itibaren bankerlerin asıl kazanç kaynağını Osmanlı Devletinin Avrupa ile olan para alışverişi oluşturmuştur.

Galata’nın giderek bir transit ticaret merkezi haline gelmesi ve Avrupa mallarına olan talebin artması, sarrafların ticari ilişkilerini daha geniş bir tabana yaymıştır. Önceleri saray çevresi ve yüksek bürokrasi kesimiyle sınırlı olan ticari ilişkilerin genişlemesi hem bu sarrafları daha zengin hale getirmiş, hem de kredibilite oranlarını yükseltmiştir. İstanbul’da özellikle Galata piyasasında iş yapan ve zamanla “Galata Bankerleri” olarak markalaşan Rum, Ermeni ve Yahudilerin oluşturduğu bu kesim modern bankacılığın kuruluşuna kadar devlete yüksek faizlerle borç vermiştir. Ancak devletin bu borçları geri ödemede sıkıntıya düşmesi, savaşlar ve kısa süreli tedbirlerle sürekli açık veren ekonomi, içinden çıkılmaz mali buhranları beraberinde getirmiştir. Devletin artık daha öncekilerden çok daha yüksek olan kredi ihtiyacını karşılamakta zorlanan bankerler yerlerini, büyük sermayelerle kurulan bankalara devretmişlerdir. Nitekim Galata Bankerlerinin para değişimi, senet-poliçe kırma ve borç verme gibi işlevleri modern bankacılık işlemlerine göre çok sınırlı bir çerçevedir.

Bankacılık, tüccarlık ve bankerliğin iç içe geçtiği 1881 yılında, İstanbul’da 1860’lardan itibaren birbiri ardına kurulan bankalar ve bunları takiben yüzyılın sonlarına doğru Avrupa bankalarının da adeta birbiriyle yarışırcasına açtıkları şubeler artık sarrafların geleneksel anlamını değiştirir. Devlete, saray çevresine ve seçkin bürokratlara yüksek faizlerle borç verme işini önce bankerlere, ardından da bankalara devreden sarraflık artık yabancı literatürde “money chaingers” diye ifade edilen ve yabancı para değiştirme işini yapan bir nevi döviz bürolarına dönüşmüştür. Kısa bir hatırlatma yaparak devam edelim; Osmanlı idaresinde yer alan önemli bir kesimde bir şekilde bu bankalara ve bankerlere borçlanmış ve minnet altında kalmışlardır. Ve yine çeşitli muhteris aydın, yazarçizer ve paşa takımı da şu veya bu vesile ile bu bankerleri ve bankaların ektisi ve ‘şantaj’ babında para gücü altına girmişlerdir. Birazdan misallendirerek değineceğiz. Ancak, yeri gelmişken kısa bir anekdot zihinlerimizi açıcı olacaktır.

Sultan Murat’tan itibaren padişahların çoğunun özel doktorluğunu Yahudiler yapmıştır. Saraya girmeyi başaran Yahudilerin saray erkânı ile ilişkileri de kısa zaman içinde samimi boyutlara ulaşmıştır. Osmanlı darphanesinin yönetimini ele geçirmeye ka¬dar giden bu sıkı ilişkiler içinde, saraydaki Yahudi kadınlar da büyük roller üstlenmişlerdir. Erkekler daha çok padişahlar ve bürokratların danışmanlık ve tedarikçilik işlerini üstlenirken, kadınlar da haremde bulunan sultan ve cariyeler için aynı işlevi sürdürmüşlerdir. Diğer taraftan yukarıda bahsettik yahudi tüccarlar bilhassa askeri erkanla oldukça yakın ilişki içerisinde ve nüfuz oluşturmak gayreti ile hareket etmekteydi. Yepyeni bir tarih şuuru ile meseleler ele alınmadığı müddetçe de bu kısım hep kapalı kalacaktır. Ancak "görünen köy kılavuz istemez" hesabı bazı plan ve projeler açığa çıkınca yahut çıkartılınca kıyamet kopmuş zaten. Şöyle ki; Yahudilerin saray ve devletle olan yakın para ilişkileri bu işi onların tekeline geçirmiştir. Nitekim bu durum yıllar boyunca devam etmiş, 19. yy. başlarında CARMONA, ACİMAN, GABAY GİBİ YAHUDİ AİLELER YENİÇERİLERLE YAKIN İLİŞKİLER İÇİNDEYDİ. 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın ilgasıyla birlikte tasfiye edilmişlerdir. Yeniçeri Ocağı’nı kaldırdıktan sonra yeniçerilerle ilişkilerini gerekçe göstererek, idam ettirmek ya da sürgüne göndermek suretiyle bu Yahudi aileleri uzaklaştıran devlet erken dönem bir yıkılma, yahut darbe sürecinden kurtulmuştur. Günümüze bakan yönü ve bugün kimlerin nerede hangi örgütlenmeler içerisinde olduğu daha dikkatli ve titiz incelenerek deşifre edilmelidir.



TÜRKİYE CUMHURİYET MERKEZ BANKASI KİMİN?

Kuşatılmışlık hissi verme gibi bir niyetim yok. Tam tersine kuşatmayı kırabilmek için işgal dilen mevzilerin ve görünmezleştirilen sömürü mekanlarının önünde ki perdeyi açmaktır derdim.

Bugün bile bankaların konumu belli… Başbakanın “faiz lobileri zulemdiyor” çığlığını yüksek sesle atması ve bu lobilere gücünün yetmeyişini ilan etmesi vs. açık ve bilinen bir şey. Bu neyin işareti. İki yüzyıldır ülkenin yer altı ve yerüstü kaynaklarının nasıl sömürüldüğünün, milletin kanının nasıl emildiğinin, itiraz edenlerin itibarsızlaştırılarak nasıl birer hain gibi idam edildiğinin ve yüzbinlerce türk-kürt –arap nasıl birbirine kırdırıldığının adresinin işareti. Paralel yapının, derin devlet olgusunun, Siyonist-İngiliz işbirliği ile ihas edilen ve AB-D gibi devletlerinde katlımıyla sürdürülebilir bir işgalin görünmez kadrosunun işareti. Derdimiz, bütün bunların köklerine inmek, meseleyi kökünden anlamak olduğuna göre, faiz lobilerinin köklerine doğru –kısmen- bir eğilelim.

Osmanlı Devleti ve İstanbul’un ilk bankası 1849’da “Bank-ı Dersaadet” ya da “Baque de Constantinople” adlarıyla da bilinen İstanbul Bankası’dır. Galata’nın ünlü Rum bankerleri Jack Alleon ve Teodor Baltazzi tarafından, kambiyo kurunun sabit tutulması amacıyla kurulmuş olan banka, 1852’de tasfiye edilmiştir.

İstanbul Bankası’nın boşluğunu doldurmak ve 1856 Islahat Fermanı’nda ilan edilen “banka türü finansal kurumlarla para reformunun yapılacağı”na dair madde üzerine bir devlet bankası kurulması 13 Haziran 1856’da olmuştur. 500 bin sterlinlik İngiliz sermayesiyle kurulmuş olan Osmanlı Bankasının bir ay sonra İzmir’de, sonra da Beyrut, Romanya-Kalas, Bükreş, Selanik, Aydın, Karahisar, Manisa ve Larnaka şubeleri açılmıştır .

Osmanlı Bankası 1863’de yerini aslında bir devamı olan “Bank-ı Şahane-i Osmani”ye devretmiştir. Osmanlı Devleti’nin de katılımıyla İngiliz, Fransız ortaklığıyla, 2.700.000 sterlin sermaye ile kurulan Bank-ı Şahane-i Osmani, kısa bir süre sonra sermaye artırımına gitmiştir. PARA BASMA İMTİYAZIYLA birlikte bir merkez bankası özelliğini de kazanan banka, devlet bankası işlevleri yanında çok sayıda yatırıma iştirak etmiş, ticari faaliyetlere destek vermiştir. 1924 yılına kadar İstanbul merkez olmak üzere çok sayıda şubesi ile işlemlerine kesintisiz devam etmiştir. Ve Türke boyunduruğun takıldığı Lozan antlaşması… u antlaşmaya göre tek para basma ve banknot ihraç etme yetkisine Osmanlı Bankası sahiptir. Ve Lozana göre 1924 yılında sözleşmesi sona erecekti. Ancak yeni laik-kemalist iktidarın Osmanlı Bankasını bir devlet bankasına dönüştürme çabaları sonuçsuz kalmasıyla sözleşmenin yeniden uzatılması gerekliliği doğdu. Hükümetin bazı isteklerini de yerine getirme karşılığında Osmanlı Bankasının sözleşmesi uzatıldı. Bunda ne var diyebilirsiniz. Batının ve batıcılığın görünmez zulüm, işkence ve kıyımının olduğu tarih aralıkları ile denk düşüyorda o yüzden ve adı inkılâp olan Anadolu insanını İslamdan soyundurma ve Hristiyan kültürü ile yoğurma faaliyetlerine denk düşüyor da o yönden. Ancak burada sadece büyük planın sadece bankacılık kısmını işaret ediyoruz. Yoksa bu işgal ve ihanetin siyasi, askeri, eğitim ve dini bir çok ayağı var malumunuz. Gelelim Merkez bankasına;

İlk teşebbüsler 1927’ler itibari ile başlar. Gündem yavaş yavaş Merkez Bankası oluşturmaya kadar gidecektir besbelli. Ziraat Bankası ve İş Bankası Merkez bankasının kuruluş sürecinde etkin rol almak üzere birbirleriyle yarış halinde. Ancak kimse yüzlerine bakmaz, hatta bırakın merkez olmayı para ihracına bile izin verilmez.(Son günlerde yaşadığımız halk bankası operasyonunu bu pencereden birde değerlendirin)

1928 yılında Türkiye’ye davet edilen Hollanda Merkez Bankası İdare Meclisi Üyesi Dr. G. Vissering, özerk merkez bankası için bir rapor hazırladı. Onu İtalyan Uzman Kont Volpi izledi. Lozan Üniversitesinden Prof. Leon Morf’un desteğiyle Merkez Bankası yasa tasarısı hazırlandı. Tasarı, TBMM’de 11 Haziran 1930 tarihinde kabul edildi. Ve Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası kuruldu. Ama aidiyet addetmeyen daha çok şirket mantığı olan bir Merkez bankası. ‘Cumhuriyet’ kelimesi de bir isim olarak aidiyet olarak değil, eğer öyle olsaydı ‘cumhuriyeti” olacaktı. Peki ortaklar kim? Kuruluşunda özerkliği korumak için sadece % 15 i hazinenin elinde tutuluyordu. Kalan hisseler dağıtılmıştı. İşte dağıtılan bu hisselerin bir kısmı da İngiliz Bankaları ve yatırımcılarınındı. Daha dofeğrusu İngiliz tefeci ve bankerlerin. Başka ülkeler de vardı hissedar olan. Fransız , İtalyan, vs. Bugün ise Merkez Bankasının % 54.73’ü hazineye ait. Kalan 45.27 lük hisse ise milli bankalar, diğer bankalar ve şahıslara dağılmış durumda. Diğer Bankaların içerisinde yabancı bankalarda var. İngiliz ve İtalyan Bankaları ilk sırada. Kısa bir hatırlatma; FED Amerikan Merkez Bankası da Amerikan Devletine ait değildir. Yeni Düzeni Elitleri kendi iktidarlarını, Gizli Dünya Devletleri devam ettirmek, sömürülerini sürdürülebilir hala getirmek için dünya finans piyasasını ellerine geçirmek ve bilhassa yönetilebilir ve kontrol edilebilir ülkelerin Merkez Bankaları ellerinde tutmak zorundadır.

Osmanlı Devletinin son dönemlerinde damarlarımıza kadar giren gayrimüslim tebanın tefeciliği nasıl bankacılığa çevirdiğini göstermesi için şu kısa anetdot yeteli olacaktır sanırım; Bank-ı Şahane-i Osmani’den kısa bir süre sonra yine İstanbul merkez olmak üzere, bazı Galata Bankerleri, yabancı bankerler ve Osmanlı Bankası ortaklığıyla bir banka daha teşekkül etmiştir. “Societe Generale Otoman” ya da “Şirket-i Umumiyye” olarak bilinen banka 13 Haziran 1864’te faaliyete başlamıştır. Kurucuları, Baltacı Aristidi Bey, Mösyö Bischhoffsheim-Goldschmidt ve Ortaklan Mösyö Abraham Kamondo ve Ortaklan, Mösyö Fruhlin, Mısırlıoğlu Bogos Bey, Mösyö Openhaim Alberti ve Ortaklan, Mösyö Ralli ve Ortaklan, Mösyö Estefanoviç (Stefanovich)-İskilici ve Ortaklan, Mösyö Stern ve Kardeşleri, Mösyö Şulhbah (Sulz- bach) ve Kardeşleri, Mösyö Zafiropoulo, Mösyö Zarifi ve Ortaklan ve Hristaki Zoğrofos’tur.



TÜRKİYE DEVLETİNİ KİM KURDU?

Siyonistlerin ve İngilizlerin ‘dünya iktidarı’ hırsı 1700’lerden itibaren dünyayı kan gölü haline getirmiştir. Afrika’dan Hindistan’a, Avusturalya’dan Meksika’ya her yere kan, ateş, ölüm ve hastalık götüren Siyonizm ve İngiliz Emperyalizmi, gittiği yerleri talan etmiş, yağmalamış, en değerli taşları, baharatları, kumaşları ülkesine getirmiş “medeniyet”ini yükseltmiştir. Bütün bunları yaparken işgal ettiği, kan döktüğü, korku ve terörizm ile ablukaya aldığı şehirleri ülkeleri kendi hegemonyasında ki işbirlikçilere ‘bayi’ ve ‘çalışan’ statüsü sağlamıştır. İşbirlikçilerinin hüviyetini gizlemek, yeni işbirlikçiler edinmek, gizlenmiş muktedirlerin iktidarını sürdürülebilir kılmak amacıyla ‘demokrasi’ sistemi ile milletleri ‘kendi kendilerini’ yönettikleri hissi fikri ile meşgul etmişlerdir. Peki bu sürece nasıl gelindi. Buraya kadar neler geçti bu ülkenin başından. Özetle;

19. yüzyılın başlarından itibaren başta Yahudiler ve İngilizler olmak üzere dıştan dayatmayla Osmanlı’da başlatılan “Batılılaşma” hareketleri 1865 tarihine geldiğinde Yeni Osmanlılar Cemiyeti (Genç Osmanlılar) ile örgütlü güç olarak tarih sahnesine çıkarlar. 1867 yılından itibaren Jön Türkler olarak anılan bu örgütün en faal üyelerinden biri Fransız vatandaşı Yahudi Leon Kahun’dur. Bu Yahudi “Leon Kahun” Türkçülüğün teorisyenlerdendir. Türk ırkçılarının temel kaynaklarından biri olan “Asya Tarihine Giriş; Türkler ve Moğollar” adlı kitabı yıllar sonra “Türkçülüğün Esasları” eserini yazan Ziya Gökalp’ın ve Mustafa Kemal’in temel başvuru kaynaklarından biri olacaktır. Ayrıca Leon Kahun, 1876 tarihinde benzer nitelikte “Gök bayrak” adlı bir romanda yazmıştır.

Türk milliyetçiliğinin teorisyenlerinden bir diğer Yahudi, Armin Herman Vambery’dir. Vambery Macaristan’ın başkenti Budapeşte’deki üniversitede 1870 yılında ilk Türkoloji kürsüsünü kurmuştur. Vambery, 1908 yılında yine Budapeşte’de açılan dünyadaki ilk Türk derneğinin de onursal başkanıdır. Yine 1910 yılında kurulan “Turan Cemiyeti”nin de onursal başkanlığını yapmıştır.

Türklerde kavmiyetçilik duygularını ilk ateşleyenlerden biri de İngiltereli bir Yahudi olan Arthur Lumley David(1881-1882)dir. Yazdığı kitapta Türklerin Arablardan ve diğer doğu milletlerinden üstün olduğunu ispatlamaya çalışmıştır. 1881 yılında Fuat ve Cevdet Paşa, David’in yazılarının birçoğunu Türkçeye çevirmişlerdi.

Avram Galanti(soyadı kanunu sonrası bodrumlu). Önemli Siyonist hainlerden, her işi derinden ve sinsice. Galanti, Rodos’da bulunduğu sırada İttihat ve Terakki’ye girmişti. Kahire’de Fransızca gazetesi Progrès’de bu partinin çizgisi doğrultusunda çaba gösterdi. İttihatçı Meşveret, Şuray-ı Osmanî ve Doğru Söz gazetelerinde yazdı. Galanti, Kahire’de, Türkiyeli Yahudiler’den oluşan ve "Mısır Cemiyet-i İsrailiyesi" adını taşıyan bir komite kurdu. Bu komite, Paris’de 26-31 Aralık’ta 1907’de toplanan Jön Türk Kongresinde kendini temsil etmesi için Ahmet Rıza Bey’e yetki verdi.

1931’de Muğla’da kurulan "Türkçe Konuşturma Birliği" bu amacı taşıyordu. Bu dernek, Yakup Kemal’in(Jacob Bero) girişimiyle kurulmuştu. Kurucuları arasında Leon Danon bulunmaktaydı, İzmir’de de buna koşut bir başka dernek vardı. Daha sonra bu iki dernek "Kültür Birliği" adı altında birleşti. Bu derneğin başkam da Albert Feridun idi.

İttihat ve Terakki Partisi; Yahudi ve masonların boy boy cirit attığı Selanik dönmeleri tarafından yönetilen ve oluşturdukları altyapı çerçevesinde ön plana çıkardıkları birkaç Türk ve Kürtler kendilerini perdeleyen İslâm ve Türk-Kürt-Arab düşmanı hain bir yapılanmadır. Türk’e Türk propagandası bu parti zamanında ayyuka çıkmış ve yine aynı propaganda neticesi karşı tepkiler gelişme ortamı bulmuştur. Türk milliyetçiliğinin öncüsü olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde Türkler kadar Kürtlerde vardı, Arabkirli Abdullah Cevdet ve Diyarbekir’li İshak Sukutî bunlardan bir kaçıdır. Yine aynı partinin mensubu olarak Sultan II. Abdülhamid’e Nisan 1909’da idareden el çektirildiğini bildiren üç kişiden biri İttihatçıların güçlü ismi Yahudi Emanuel Karasu’dur.

Mason derneklerini birkaç üyesiyle beraber misallendirirsek; Selanik’deki Makedonya Rizorta Locasında İttihatçılar’dan Talat Bey (Paşa), Kazım Paşa, Mithat Şükrü Bleda, Binbaşı Naki Bey, Manyasazade Refik, Kolağası Kazım Nami, Drama Jandarma Komutanı Hüseyin Muhittin ve Yahudiler’den Ferit Aseo bulunuyordu. Yine Selanik’deki Veritas Locasının üstadı ittihatçı Emanuel Karasu idi, Yahudi toplumundan Modiyano’nun ve Nissim Masliyah’ın da üyesi olduğu bu locada daha sonra Bahriye Nazırı olacak olan Cemal (Paşa), Faik Süleyman (Paşa), İsmail Canbolat, Mustafa Doğan, Kolağası Dr. Faik, Mustafa Necip yer alıyordu. Talat ve Naki Beyler bu locada da üye idiler. Şu halde, İttihat ve Telakki, Selanik’teki Mason Localarında gizlilik ve iletişim olanaklarını bulduğu için üyeleri bunlar içinde yer almışlardır. Diğer taraftan İttihat ve Terakki’nin merkez üssü olan Selanik’de yukarıda belirttiğimiz nitelikteki Yahudi nüfus çokluğu, Yahudiler’in hem buradaki Mason localarında ve hem de İttihat ve Terakki içinde bulunmaları ve etkin rol oynamaları ile sonuçlanmıştır.

Balkan Savaşları, 1. Dünya Savaşı, Filistin ve Gazze Savaşları, Sarıkamış Harekatı, Çanakkale Savaşları ve bir çok savaşta İttihat ve Terakki’nin dehşetengiz bir cehaleti ve bu partinin arkasına saklanmış, içine sızmış sayısız mason ve yahudinin ihaneti ile kimi zaman yenilgi kimi zaman yüksek oranda kayıplarla çıkılmaya sebep olmuştur.

Milliyetçiliği sistemleştiren Ziya Gökalp’i(kendisi Kürt’tür) yetiştiren Moiz Kohen adlı Selanik Yahudisi, Münis Tekinalp takma adıyla Osmanlı’nın fikrî yapısına şekil vermeye çalışmıştır. Kohen, Mustafa Kemal’in “fikir babam” dediği Ziya Gökalp’i yetiştirerek Türk milliyetçiliğini güçlü ve örgütlü bir akım hâline getirmiştir.

Lozan’dan laik bir Cumhuriyet çıkaran ekibin danışmanı Haham Haim Naum’du. Türkleri, milliyetçileştirerek İslâm dünyasından koparmak, böylece ümmeti parçalayarak zayıflatmak ve İsrail’in kuruluşunu kolaylaştırmak isteyen bu Yahudi’nin girmediği kılık, söylemediği ifâde ve etrafında gezmediği tip kalmamıştır.

Batı’lı olmasına nisbeten Kürt Milliyetçiliğini körükleyen en önemli üçlü Nikitin, Jaba ve İtalyan Garzoni’dir. Aleksander D. Jaba,19. yüzyılın ortalarında Petersburg’daki Doğu tarihi uzmanlarının isteği üzerine, Kürt tarihi ile uğraşmaya karar verir. Ardından Petersburg’daki Asya müzesine Kürt tarihine ve yazın hayatına mahsus birçok değerli materyali yağmalayarak taşımıştır.

Cevat Rıfat Atilhan can yakıcı tesbiti ile meselenin vardığı çapı ve hadisenin şiddetini anlamaya gayret edelim: “Ordunun kumandanı Bahriye Nazın Cemal Paşa... Büyük azim, himmet ve şiddet sahibi bir kumandan... Yapıcı bir insan... Fakat Meşrutiyet inkılâbının arifesinde Enver Paşa müstesna diğer İttihat putları gibi Farmason dinine girmiş bulunuyor.

Hak maskesine bürünmüş, küçük, büyük rütbeli Farmasonlar, Suriye ve Garbî (Batı) Arabistan’da bir terör havası doğurmak için karargâhta gayet mahirâne (ustaca) ve sessizce çalışıyorlar.

Beyrut ve Şam’da kurulan idam sehpalarında âyan ve mebuslar, eşraf ve Arap kumandanları sallandırılıyor. Müthiş bir korku çöl hudutlarına kadar her tarafı istilâ etmiş ve yer yer isyanlar, kıyamlar, aksülâmeller (tepkiler) başlamış. İttihat ve Terakkinin en büyük günahı Siyonist canilerinin ileri karakolu olan Farmasonluk orduyu içinden kemirmekte... Karargâhlarda ve kıtalarda Farmason zabitler İsviçre’nin Basel şehrinde 1897 senesinde Siyonistlerin ilk kongresinde verilen kararı gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Karar şu: “Türk İmparatorluğunu yık, Siyon devletini kur!..”

Lübnan’ın Amyon kazasında bir müfreze ile bulunuyoruz. Müfreze kumandanı Arif Bey, koyu Farmason... Aynı rütbede olduğumuz halde yüzümüze bile bakmaya tenezzül etmiyor. Çünkü o, “Bizim Talât!” diye bahsettiği Dâhiliye Nazırı’nın loca arkadaşıdır.

Bu imtiyazla olacak ki, huri misali Lübnan kızlarını karargâhına zorla getirmeyi ve halktan haraç almayı hak biliyor.

—Arif Bey; bütün bunlar, biliyor musunuz, hep Türkün hesabına; masum, mahcup ve bihaber Türkün hesabına yazılıyor! Günahtır! Yapmayınız!”(Filistin-Suriye Cephesinde Kahramanlar ve Hainler, 17)

Hatırlatalım; aynı İttihat ve Terakki Partisi Kürdistan bölgesinde de kan akıtmaya başlamış ve bu da yine Türk namına kalmıştır. Son 5 yıldır sürdürülen Kürtlere karşı tahrik edici savaşında başrol oyuncusu ABD-İngiliz ve Siyonist koalisyonun emrinde hareket eden paralelcilerdir. Bütün katliamların hesabı Türk’ün hesabına yazılmıştır. Müslüman Anadolu’nun hesabına yazılmıştır. Tersinden Araplar ve Kürtler adına yapılanlarda Arap ve Kürt adına yazılmıştır. Ve bu yönde gayret edilmiştir. Hesap bellidir bu üç güzide millet bir araya gelme kuvvet ve kudretini kaybetsin, irfan ve kültürünü yitirsin, kin ve garez ile birbirine saldırsın.

Ve devam edelim aynı eserde Cevat Bey 7. Kolordu komutanı olarak görev yapan Mustafa Kemal paşanın savaşın en kızışmış anında ordusunu ortadan geriye çektiğini bunun neticesi olarak Kudüs vb. yerin kaybının önünün açıldığı ve zaten güçsüz ve zyıd durumda olan Osmanlı ordusunun daha bitap ve disiplinsiz olarak geri çekilmek zorunda kaldığını söyler. Ve bir başka rütbeli komutanın İsmet(İnönü) asker kaçağı olduğu, savaş alanını ve komut ettiği birliği bırakıp kaçtığını ve onu bulmak için Suriye Şam sokaklarında Tellal çıkarılarak arandığını ancak bulunamadığını söyler. Hatırlatalım her iki askerde bir müddet sonra kurulacak Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı ve cumhurbaşkanı olacaktır.

Türkiye Büyük Millet Meclisinden geçirilmemiş 50 kadar (çoğu askerî) anlaşmanın İsrail’le yapıldığı iddia edilmektedir. Mahiyetlerini, konularını, içyüzlerini doğru dürüst ne meclis biliyor, ne de halk. Bu antlaşmanın ötesinde berisinde içteki “Siyonist-İngiliz” paralel yapısının izleri ve etkisi vardır.

Günümüzde Türkiye’de 15.000’den az Yahudi yaşadığı söylenmektedir. Ancak bunlar nüfus kâğıtlarında Musevi yazanlardır. Yoksa sayı kripto Yahudilerle birlikte 250 binin üzerindedir. Ve yerleşik anlamda Türkiye’nin en verimli topraklarına, işyerlerine, bankalarına ve fabrikalarına sahiptirler. Türkiye yönetiminde Yahudi etkisi, Yahudi, Sebataist dönme, Masonlar ve servet makam düşkünleri şeklinde cereyan etmektedir. Örgütlü küçük grupların büyük kitleleri kolayca yönettiği sosyolojik bir hakikattir. Ve sadece Yahudi değil ABD-İngiliz ve Yahudi koalisyonundan bahsediyoruz.

Masonlar köken itibariyle yahudi olmayan ama birtakım çıkar hesaplarından veya benimsemiş oldukları anlayıştan dolayı yahudi kökenlilerle irtibat içine giren ve onların planlarına hizmet eden kişilerdir. Bu kişiler sayesinde mason olmayanlardan da pek çok kimse şahsi çıkarlarından veya makam davalarından dolayı Yahudi ve Sebataistlerle içli dışlı olmuş, onlara hizmet etmiştir. Haçlı seferleri esnasında Kudüs’ün alınması için savaşan Tapınak Şövalyelerinin tarihi mirası üzerine 1717 yılında İskoçya’da Mason locaları kuruldu.1730’lu yılarda ilk Mason Locası, Halep’e bağlı İskenderun’du yabancılar tarafından kuruldu. 19.yüzyıl ortalarında Kırım Harbinden sonra Osmanlı Devlet adamlarının çoğu Mason localarına girdi. Osmanlı Padişahı V. Murat, İngiltere Kralı Edward’ın isteği üzerine 1872 yılında Mason locasına kaydoldu. Seçkin yöneticilerin Mason olmasını sağlayan İstanbul’daki İngiliz ve Fransız Büyükelçileri, bu yöntemle Osmanlı Devletini’de kontrolleri altına aldılar.

Çoğunluğu Osmanlı uyruklu yabancılardan oluşan ilk mason locaları II. Meşrutiyet yıllarında kurulmuştur. İlk Türk locasında büyük üstatlığa, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin önde gelen yöneticilerinden, I. Dünya Savaşı ( 1914-18) yıllarının sadrazamı Talat Paşa seçilir. Enver Paşa dışındaki hemen bütün İttihat ve Terakki yöneticilerinin bu locaya üye oldukları bilinmektedir. I. Dünya Savaşı yenilgisinden sonra İttihat ve Terakki yöneticileri Türkiye'yi terk edince büyük üstatlık Hürriyet ve itilaf Fırkası'nın önde gelenlerinden Rıza Tevfik'e (Bölükbaşı) geçti, o da gücünü kullanarak örgütteki bütün ittihatçıları uzaklaştırdı. Cumhuriyet'in (1923) ilk yıllarında Doktor Besim Ömer Paşa, Servet Yesari Bey, Doktor Fikret Takiyeddin Bey, Edip Servet gibi önde gelen aydınların yasal çalışan Türk Mason Cemiyeti'nde büyük üstatlık yaptıkları ve Cumhuriyet'in önde gelen yöneticilerinin mason örgütleriyle ilişkili bilinmektedir. Türk Mason Cemiyeti, Atatürk'ün yakın çevresinde yer alan Doktor Mim Kemal Bey'in (Öke) büyük üstat olduğu, Meşhur masonlardan Şükrü Kaya’nın İçişleri Bakanlığı yaptığı dönemde, şimdi taktik ve strateji gereği olduğu her tarafından sırıtan bir kapatma kararı ile çalışmalarını yeraltına kaydırdı. Türkiye'de mason örgütlenmesi İsrail Devleti’nin kurulduğu yıllara denk gelen yıllarda kurulan Türkiye Mason Derneği'nin (5 Şubat 1948) çalışmalarıyla yeniden canlandı. On yıl içinde üç büyük kentte 28 loca oluşturuldu. Günümüzde Düzenli Türkiye Masonluğunu temsil eden Türkiye Büyük Locası veya Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası Derneğidir. İstanbul Kadıköy ve Yakacık, Ankara, İzmir-Alsancak ve Karşıyaka, Bursa, Adana, Antalya, Bodrum, Marmaris ve Eskişehir’deki binalarında çalışan 193 locası ve 13.000 üyesiyle çalışmalarını sürdürmektedir.

SON DÖNEM OSMANLI BÜROKRASİSİNDE YAHUDİLER

Yahudiler’in ne gibi görevler yaparak devlet örgütünde hangi kademelerde bulunduklarına bir fikir verebilmek için içlerinden birkaçını anıyoruz:

Avram Farhi, Matbuat Müdürü, Boston Başşehbenderi; İshak Taranto, İstişare Odası Muavini, Hariciye Nezareti Dava Vekili; Wolf Lövenson, İstişare Odası Muavini, konsolos; Avram Badi, İstişare Odası Muavini, Ticaret İşleri Müdürü; Yuşa Elnekave, Şehbender İşleri Kontrol ve Müfettiş Muavini; Jak Abrevaya, Muhaberat-ı Ecnebiye Mümeyyizi; Haski- elGabay, Üsküdar hakimi, İstanbul İstinaf Mahkemesi üyesi; Yasef Selami Gabay, Midilli Müddeiumumisi, Çanakkale, Mersin ve Adana Ticaret Mahkemesi Reisi; Moiz Zeki Albala, Samsun Ticaret Mahkemesi Reisi, Saroz Müddeiumumisi, Manastır Merkez Ticaret Mahkemesi Reisi; aynı yer Merkez Müddeiumumisi, Beyoğlu Müstantiği, İstanbul Ticaret Malı kemesi Reisi, Beyoğlu Ceza Mahkemesi Reisi; İzak Fereıa, Adliye Nezareti Ceza İşleri Müdür Muavini, İstanbul Bidayet Müddeiumumisi; Vitalis Istrumsa, Rumeli Vilayet-i Selasesi Mali Komisyonu Umumi Katibi, Jak Bey Nahmiyas, Maliye Nezareti Düyun-u Umumiye Muhasebe Mümeyyizi...

Öte yandan, bu dönemde çok sayıda Yahudi hekim subay olarak orduda görev almıştır. Bu hekimlerin de tümünün adım burada sayma imkânı olmadığından yalnızca generallik ve amiralliğe yükselenleri belirtmekle yetiniyoruz: İzak Paşa Molho, İlyas Paşa Kohen, Menteş (Marko) Paşa Gallimidi, Jak Paşa Nissim, İzak Paşa Hatçez, İzak Paşa Kano, İzidor Paşa Greiver, Mirmiran Jak Paşa Mendil.

Çeşitli yerlerde konsolos ya da konsolos vekili olarak görev yapan Yahudiler olarak da Nissim Alacem, Cemil Gürci, Nissim Gürci, Selim Gürci, Moiz Hananel, İsrael Kohen, Marko Köken, Yako Kohen, Nissim Roditi, Vitali Rossano, Nissin Sorojon, Benyamin Uziel’i vb. görüyoruz. Bu arada ayrıca belirtelim ki, 26 Haziran 1891’de Paris’e konsolos olarak atanan Kont İzak Camondo, Tanzimat döneminin ünlü adı Kont Abraham de Kamondo’nun ailesindendi. Öte yandan, Paris’te fahri konsolosluk yapan Elie Leon ise, İzmirli olup ula rütbesinin İkincisi sınıfına yükseltilmiş ve birinci sınıf Mecidiye Nişanı ile ödüllendirilmiş bulunuyordu.

II. Abdülhamit döneminin bir başka önemli özelliği ise, 1876 Anayasası gereğince kurulan Meclıs’te Yahudiler’in de temsilci bulundurmuş olmalarıdır. Bu Meclis, bilindiği gibi, II. Abdülhamit tarafından kapatıldığı için kısa ömürlü olmuş ve Yahudiler’in yasama organında yer almaları için ikinci Meşrutiyeti beklemek gerekmiş ise de, bu durum, olayın önemini azaltmamaktadır. Mebusan Meclisi'ne Abraham Acıman (İstanbul), Menahem Salah (Bağdat), Liver (Bosna) ve Davitşon Levi (Yanya) mebus olarak seçilmişler, Davitşon Karmona da Ayan Meclisi’nde yer almıştır.

II. Meşrutiyet Dönemi'nde (1908- 1918) önemli rol oynayan diğer İttihat ve Terakki Cemiyeti yanlısı Yahudiler arasında Hahambaşı Haim Naum Efendi ile avukat kardeşler Avram ve Aşar Salem Efendi ile Nissim Russo, Nissim Mazliyah ve Samuel İsrael dikkate şayan kişiliklerdir.

"Bunlardan ilki, yalnız Yahudi Cemaatinin çoğunluğunun desteklediği "asimilasyoncu" ya da "Alliance" fraksiyonunun lideri olarak da seçilmiştir. Hahambaşı Haim Naum Efendi, hem ateşli bir İttihadçı, hem de Yahudiler ve hatta kimi Avrupa devletleriyle İTC arasında dolaylı bir diplomatik kanal olarak, Jön Türk dönemi boyunca - İTC'nin onayıyla - bu görevi korumuştur..."

Samual İsrael kariyerini hukuk alanında yapmış Cumhuriyet dönemimden soyadını "İzisel" olarak değiştirmiştir. Bu kişi "Hareket Ordusu içinde yer almak ona polis teşkilatında bir yer açmış, sonunda da İSTANBUL EMNİYET MÜDÜR YARDIMCILIĞI'NA kadar yükselmesini sağlamıştır. Bu görevdeyken cesaret madalyaları alan İsrael, İttihadçı üçlü lider kadrosunu iktidara getiren 1913 Bâb-ı Âli Baskını'na katılmıştır. Mehmet Şevket Paşa'nın suikastçılarını yakalamak için giriştiği çatışmada yaralanmış, mütareke sırasında görevden alınmıştır..."

31 Mart İsyanı… Selanik’ten İstanbul’a güya “Şeriat İsteriz” gayesi ve ideali ile gelen hakikatte ise Şeriatı imha ve şeriat devletini yıkma “darbe” girişiminde bulunan ve yarıya yakını Yahudi ve masonlardan meydana gelen Hareket ordusu. Mustafa Kemal başta olmak üzere birçok mensubu daha sonra Cumhuriyet Döneminde ordunun ve bürokrasinin en kilit noktalarına getirildi.

Biliyorsunuz Enver Paşa Teşkilâtı Mahsusa’nın kurucusu, Talat ve Cemal Paşalar ise teşkilâtın en önemli isimleriydi. Bu üç paşa, yaptıkları strateji hatalarıyla imparatorluğu yıkmışlardı. Mustafa Kemal ise, cihan devletlerinin planladığı cumhuriyeti kurmakla görevlendirilmişti. O günden bugüne hiçbir şey değişmedi. Bütün Başbakanlar, Cumhurbaşkanları ve Genelkurmay başkanları, Mit Müstaşarları CIA’nin, MOSSAD’ın ve Paralel Yapı-Derin İşgalcilerin izni ile geldi. (Bugün yaşanan tartışma bunun değişmeye başladığı yönünde oluşunda)

Vadesi dolan iktidarlar görünmezleştirilen Paralel Devlet (burada FG gibi ayak takımının bu tür bir yapının çaycısı olmak dışında bir hüviyeti olmadığını yeri gelmişken belirtelim) ve CIA-MOSSAD gibi istihbarat kurumlarının onayı veya operasyonları ile düşürülür. Osmanlı’nın son dönemlerinden başlayarak, genç cumhuriyet döneminde de, ülkeyi yönetmeye talip olanlar, mutlaka dünya yahudi lobisi’nin işaret ettiği, desteklediği kişilerin arasından seçildi. Mustafa Kemal dâhil birçok yönetici yahudi lobileri tarafından destekleniyordu. Tayyib Erdoğan dahi bunca İsrail muhalefetine rağmen, iktidarının ilk dönemlerinde yahudi lobisi’nden “cesaret ödülü” aldı ve henüz iade etmedi. Yine Cumhurbaşkanı Abdullah Gül İngilizlerin en büyük ödüllerinden Şövalyelik ödülü aldı ama henüz iade etmedi.



SİYONİZM DÜNYANIN EN ÖNEMLİ PROBLEMİDİR

İslam coğrafyası kan gölüne dönmüştür. Bunun en önemli sebebi İsrail’dir, Siyonizm’dir. 1976’da ki Siyonizm ve Irkçılığa İlişkin Uluslar arası Sempozyum Bildirisinde ifade edildiği haliyle “Siyonizm, yalnız sistematik bir ideoloji değil, Yahudi olmayanlara yönelik sistematik bir ırk ayrımı bütünüdür. Siyonizm, İsrail’in kuruluşunun siyasal felsefesi, güncel ve geçmiş siyasal pratiğinin temeli olarak kurumlaşmış ve devlet biçimine dönüşmüş ırkçılıktır.”

İçte ve dışta nüfuz alanı bulduğu her ülkede kendine mahsus Paralel Yapılar teşekkül ettirmekte oldukça mahir olan Siyonistler müthiş bir tehlike arz etmektedirler. Bu sadece İslam coğrafyasında değil başta Amerika olmak üzere birçok ülkede süredir vardır. Yahudi olmayanlar bunun farkında olmasalar bile Yahudiler bu problemin varlığından haberdardırlar. Yahudi problemi finans ve ticaret dünyasının kontrolü, siyasi gücün kontrol edilmesi, ihtiyaç maddelerindeki tekel ve medya gibi bilinen alanlar dışında artık topyekûn yaşam tarzına müdahale şeklinde burunlarını her yere sokmaya çalışmaktalar. Ancak, İBDA’nın bünyeyi sarsıcı ve kalbe yumruğu indiren 1999’da ki çıkışı sonrası bir daha toparlanamayan ve çöküş mecrasına giren Siyonist Batı iktidarı artık nihai darbeyi yiyeceği anı gözlüyor ve defedileceği o anı. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun deyişiyle mealen; “GERÇEK BİR BÜYÜK DOĞU PROJESİNDE İSRAİL DİYE BİR DEVLETE YER YOKTUR.”

Ve her daim tekrar edilmesi gereken ve paralel yapının üstüne nasıl gidileceğine ve önce nelerin bağımsızlaştırılması gerektiğine dair tespit Mirzabeyoğlu’nun tarihi savunmasından “… varlığını bizzat çarpıklığa borçlu ve bu çarpıklıktan nemalanan “3000 aile” diye ifade ettiğim zümrenin çıkarına göre bir müesseseleşme kurumlaşmanın, devlet kurumunun halini gösteriyor. Bu çerçevede benim davamda da görüldüğü gibi bir ucu devlet içinde olan basın, çok bahsedilen gücünü ahlâklı ve ahlâksız çalışanlarında değil, onları kendi çıkarı için kiralayanların gücünden almaktadır… Hani şu; 20 milyonu gerçek anlamda aç ve geri kalanı köle, uşak ve korucu haline getirilmiş ve bir kısmı da –mesala siyasiler ve değişik meslek mensupları- çıkar ortağı edinilmiş bir insan coğrafyasında tereyağından kıl çeker gibi trilyonları ve katrilyonları götürenlerin gücü” …” (Baran Dergisi, Ek, Mirzabeyoğlu Davası Savunma, 21)

Aylık 115. Sayı, Nisan 2014/ Sezai Kırlangıç

http://www.aylikdergisi.com/yazar-turkiye_cumhuriyetini_yahudiler_mi_kurdu__paralel_devlet-47.html


Back to top
guest
Super Membre
Super Membre

Offline

Joined: 10 Apr 2011
Posts: 2,078
Point(s): 5,482
Moyenne de points: 2.64

PostPosted: Sun 4 Nov 2018 - 10:50
PostPost subject: Dacik Milliyetçiler Kurucu Babanın Yahudi Dönmesi İddalarını Bir Türlü
Reply with quote



https://odatv.com/icimde-hicbir-suphe-kalmadi-ataturku-zehirleyerek-sehit-ettiler-04111810.html



https://odatv.com/anitkabirde-saygi-durusu-dine-aykiri-mi-03111848.html


Back to top
guest
Super Membre
Super Membre

Offline

Joined: 10 Apr 2011
Posts: 2,078
Point(s): 5,482
Moyenne de points: 2.64

PostPosted: Sat 31 Aug 2019 - 20:46
PostPost subject: Dacik Milliyetçiler Kurucu Babanın Yahudi Dönmesi İddalarını Bir Türlü
Reply with quote

Sinagogda 30 Ağustos kutlaması sosyal medyada ilgi çekti



Büyükada Hesed Le Avraam Sinagogu coşkulu bir 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamasına sahne oldu. Cemaatin İzmir Marşı'yla yaptığı kutlama sosyal medyada ilgi çekti.



İstanbul Büyükada Sinagogu’nda, 30 Ağustos Zafer Bayramı İzmir Marşı ile kutlandı. Şalom Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İvo Molinas’ın paylaştığı görüntüler sosyal medyada ilgi çekti.

gazeteduvar.com.tr/gundem/2019/08/30/sinagogda-30-agustos-kutlamasi-sosyal-medyada-ilgi-cekti/
................

Neden Sinagogda İzmir Marşı okundu diyorsanız bu haberi okuyun




Haziran ayında 106 yaşına giren Muazzez İlmiye Çığ, Türkiye'nin Yahudi eğitimcileri nasıl koruduğunu Deutsche Welle Türkçe'ye anlattı...

Haziran ayında 106 yaşına giren Muazzez İlmiye Çığ, Türkiye'nin Yahudi eğitimcileri nasıl koruduğunu Deutsche Welle Türkçe'ye anlattı.

Muazzez İlmiye Çığ, Birinci Dünya Savaşı'ndan, Kurtuluş Savaşı'na, Cumhuriyet'in kuruluşundan, Atatürk'ün devrimlerine kadar Türkiye tarihinin en önemli ve zor zamanlarına şahitlik eden bir Sümerolog, bilim insanı ve tarihçi. Genç Cumhuriyet'in kadınlara tanıdığı fırsatlardan yararlanarak, Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nin ilk mezunlarından biri oldu. Ve o dönem Nazi Almanya'sından kaçan Yahudi eğitimcilerden dersler aldı. Çığ, DW Türkçe'ye verdiği röportajda, Türkiye Cumhuriyeti'nin Yahudi eğitimcileri nasıl koruduğunu anlattı.

Muazzez İlmiye Çığ, "Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi çok önemli. İşte bu fakülte kurulduktan sonra oradan gelen hocalar Almanya'dan sürülen, yani Almanya'da Yahudi oldukları için kabul edilmeyen hocaları biz kabul ettik" diyor.

15 Şubat 1936 tarihinde Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi Hititoloji bölümüne kaydolan Çığ, Alman bilim insanları Prof. Dr. Hans Gustav Guterbock'dan Hitit Dili ve Kültürü ve Prof. Dr. Benno Landsberger'den Sümer ve Akad Dilleri ve Mezopotamya Kültürü derslerini aldı.

DW Türkçe’den Felat Bozarslan’a konuşan Çığ, zor durumdaki Yahudi bilim insanları çoğu ülkeden ret cevabı alırken desteğin Türkiye'den geldiğine dikkat çekiyor. Yahudi bilim insanlarının gidebilecekleri her yere mücacaat ettiğini, ABD'den bile "Hitler korkusu" ile kabul alamadıklarını aktarıyor.

Çığ, Yahudi eğitimci ve bilim insanlarının Türkiye'ye nasıl geldiğini şöyle anlatıyor: "Bunlar dernek kuruyorlar evvela. Kürsülerinden atılmaya başlayınca ne yapacaklar? Hemen İsviçre'de bir yardımlaşma derneği kuruyorlar. Bu dernek vasıtasıyla bütün milletlere müracaat ediyorlar. Hiç kimse kabul etmiyor. O sırada İsviçre'den bir profesör bize davet edilmiş. Bizde yüksek okul yapılmış. Bazı fikirler almak için davet edilmiş. Bunu duyuyorlar. Bunun vasıtasıyla bu Türkiye denen Cumhuriyet'e müracat edelim diyorlar. Onun vasıtasıyla müracat ediyorlar. Atatürk de hemen gelsinler diyor."

ATATÜRK'ÜN YAHUDİ EĞİTİMCİLERE DESTEĞİ

Çığ, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Atatürk'ün o dönem Yahudi eğitimcileri nasıl koruduğunu da şu sözlerle anlatıyor:

"Onlarla 1933'te bir antlaşma yapılıyor. Ben onu okuduğum zaman ağladım. Niye ağladım biliyor musunuz? Gözümden yaş geldi, hâlâ da gelir. 10 yıllık bir devletiz daha. Herkes Hitler'den korkuyor. Burada yazıyor, bu şahıslar ister sokakta, ister hapiste olsun, bunlar artık Türk hükümetinin memurudurlar. Alman hükümetinin onları göndermekte herhangi bir şey yapacaklarını tahmin etmiyoruz. Şayet mani olmaya kalkarlarsa, biz nasıl halledileceğini biliyoruz. Yahu 10 yıllık bir devlet bu. Bunu ben okuduğum zaman ağladım. O kadar heyecanlandım. Ve işte o zaman gelmeye başladılar."

Çığ, Hitler'in iade talebinin ise Türkiye tarafından reddedildiğini söylüyor:

"Bir sene sonra aklı başına geliyor Hitler'in. Diyor ki, gönderin onları, ben size daha iyisini göndereceğim. Göndermedi. İnanın son ana kadar uğraştılar. Gestapo gönderdiler. 1940'larda Gestapolar geldi. Onlar da gönderin dediler yine göndermedik. Hakikaten hükümetimiz çok güzel dayandı bunlara."

Çığ'a göre, o dönem Türkiye'ye gelen Yahudi eğitimcilerin, ülke eğitimine katkısı hala hissediliyor.

Odatv.com

odatv.com/neden-sinagogda-izmir-marsi-okundu-diyorsaniz-bu-haberi-okuyun-31081942.html

Diyanet Atatürk’ü sansürlerken, sinagogda “Yaşa Mustafa Kemal Paşa” sesleri



Diyanet Atatürk'ü sansürlerken, Yahudiler, İzmir Marşı söyleyerek, 30 Ağustos Zafer Bayramı'nı kutladı.

Her yıl bütçeden milyarlarca lira destek alan Diyanet İşleri Başkanlığı, 30 Ağustos Zafer Bayramına denk gelen Cuma hutbesinde Atatürk’ün adını anmadı.

Hutbede, birlik ve beraberlik mesajı veren Diyanet, zaferin başkomutanı Mustafa Kemal Atatürk’e yer vermedi.

Diyanet Atatürk'ü sansürlerken, Yahudiler, İzmir Marşı söyleyerek, 30 Ağustos Zafer Bayramı'nı kutladı.

Yahudi cemaatinin yayın organı Şalom'un paylaştığı görüntülerde, Büyükada sinagogunda şarkıcı Cenk Rofe'n İzmir Marşı'nı söylerken, Yahudi vatandaşlar da alkış tutarak, "Yaşa Mustafa Kemal Paşa" dediler.

odatv.com/sinagogda-yasa-mustafa-kemal-pasa-sesleri-30081924.html


Back to top
vahe2009
Modérateur Général
Modérateur Général

Offline

Joined: 07 Nov 2009
Posts: 26,750
Point(s): 76,042
Moyenne de points: 2.84

PostPosted: Wed 4 Sep 2019 - 20:57
PostPost subject: Dacik Milliyetçiler Kurucu Babanın Yahudi Dönmesi İddalarını Bir Türlü
Reply with quote



video : dailymotion.com/video/xq886d


Back to top
guest
Super Membre
Super Membre

Offline

Joined: 10 Apr 2011
Posts: 2,078
Point(s): 5,482
Moyenne de points: 2.64

PostPosted: Fri 17 Jan 2020 - 10:52
PostPost subject: Dacik Milliyetçiler Kurucu Babanın Yahudi Dönmesi İddalarını Bir Türlü
Reply with quote

Bir kitap üzerinden komplo teorileri



“Aklını merkebe teslim etme, çeker arpa tarlasına gider.”

Anonim atasözü

Kahvehane köşelerinde dönen birkaç zırva ile 235 sayfa bir kitap yazmak mümkün mü? El-cevap namümkün. Çılgın bir meçhul denemiş olmamış. Absürt olmuş. Kitap sitesinde gezerken şöyle bir kitaba denk geldim; ‘Atatürk’ün Yasaklanan Kitabı - Yahudi Casus Suzy Liberman’ın Anıları’ (Yazarı Hüseyin Hakkı Kahveci). Yasaklı kitap, hem de Atatürk’ün yasaklı kitabı, Ortadoğu ile ilgili. İlk anda kulağıma ilgi çekici geldi. Acaba Ortadoğu ile ilgili yeni bir şey mi öğrenecektim; sıra dışı hasıraltı edilmiş bir gerçekliğe mi erişecektim? Ya da Mustafa Kemal’in Ortadoğu ile ilgili değişik bir bilgiye sahip olabilirdim. Aldatıldım. Okur olarak. Aklımda eğlenildi. Kitapta Atatürk sadece son sayfada da geçiyor ve kitapla alakası yok. Kitaba iliştirilmiş. Bir sözü yok. Hatay ile ilgili sözü yazarının kendi sıkıntılı iç dünyasında, İsrail ve Filistin’e monte edilmiş. Asıl amacı o olmasa da, kitap bizi antisemit hezeyanların götürebileceği yeri göstermesi açısından dikkat çekici. Şöyle ki yazarın okuyucusundan beklentisi ‘oku geç, soru sorma!’ Bir insan ne pahasına olursa olsun antisemitizm yapacağım derse, pek tabi kendi tarihini (Osmanlı-Cumhuriyet) aşağılayabilir. Gerçeklere karşı hiçbir sorumluluk hissetmez. Yazar kafasında yarattığı hayali bir kadın Yahudi casusu karakteri (kötü kurgulanmış), Osmanlı’nın Ortadoğu’da İngiltere ile girdiği rekabette (İngiltere’nin) yenmesini sağlamış. Bunu yaparken de kahraman ama şehvet düşkünü Türk subayı karakteri kurgulamış (yazarın kurgusu). Bu kurguda o dönemki Araplar Türkleri o kadar seviyorlarmış ki, Türk subayları geçerken onlara muz, portakal gibi ne kadar tropik meyve varsa ikram ediyorlarmış. Lawrence diye birinin adı hiç geçmiyor zaten.

Kitap saçma’nın örnek modeli olarak incelemek için ortada duruyor. Kitap o kadar basit ki içeriği ile ilgili daha fazla yazmak istemiyorum. Sadece şu sıralar moda olan bilgiden kaçış ve komplo teorilerine sığınma deliliğine dikkat çekmek istiyorum. Öyle ki bu anlayış dünyanın düz olduğunu bile yüksek sesle dile getirecek kadar zıvanadan çıkmış görünüyor. Acaba günümüzde internet aracılığıyla yoğun bilgi bombardımanı karşısında bazı yetersiz beyinler savunma mekanizması olarak komplo teorilerini mi kullanıyor? Komplo ile teori kelimesinin yan yana getirilmesi bile sakıncalı bence. Çünkü bir teori üstünde çalışılmış bir konudur. İç tutarlılığı olmak zorundadır. Ama basit bir komplo dedikodusu içinde bunlar aranmaz. Komplonun sakıncası zayıf akıllar arasında (ikna edilmek için koşul aramayan) moda olma ve yaygınlaşma tehlikesidir. Kanaatimce bir delilik türünün en büyük tehlikesi bulaşıcı olmasıdır. Şimdilerde bende, doğru bilgiye erişimin bir internet bağlantısı ötede olduğu günümüzde normal ve üstü akılların bilgi ekonomisi içinde (çağında) hızla kalkınacağını, buna karşılık zayıf akılların ise kaplumbağa misali kabuğuna çekileceği ve bilgiden kaçıp karanlığa koşacağı kanaati ve öngörüsü oluşmaya başladı. Umarım yanılıyorumdur. Ama yaşamla ve bilgi ile ilişkiniz sağlıklı değilse ve hazır değilseniz, değişik kültürle ve bilgiyle karşılaştığınızda tepkileriniz de hastalıklı olacaktır. Yüzmeyi bilmiyorsanız içinize girdiğiniz su sizin sonunuz olacaktır. Boğulacaksınızdır. Yeni bir bilgiye / kültüre maruz kaldığınız da zihniniz belki evrimsel mirasınızı ya merak edersiniz, ya nefret. Bilgi çağında büyük bir sınav veriyoruz. Ya merak edip sevip öğreneceğiz, ya da kafamızı toprağa gömüp öleceğiz. Çatallı bir yoldayız. Bir tarafta sevgi, merak, öğrenme ve pozitif düşünme var, diğer tarafta ise nefret, komplo teorisi, (boş) slogan, kafa karışıklığı, kompleks, kaos karanlık…

Tarihimizi doğru okumazsak, tekrarlara düşeriz. Önümüzde çok ulusluluk çok kültürlülük felsefesi üzerine temellenip ve bu sayede koca bir imparatorluk haline gelmiş, ardından Alman ırkçılığı ve Fransız ulusçuluğu modasına meyledip, hiç ait olmadığı bir savaşın içerisinde küçülmüş bir imparatorluk var. Ki bu imparatorluk yazarın bir (nedensiz) olumsuzluk olarak irdelediği, en güçlü zamanlarını Yahudi anneden doğma Kanuni, Fatih zamanlarında yaşamış. Şimdi içinde yaşadığımız Cumhuriyet de yine çok uluslu, çok kültürlü bir yurt. Yine varlığını hoşgörüyle sürdürecek, hoşgörüsüzlükle tehlikeye atacak. Yanlış varsayımlar, hastalıklı düşünmeler dramatik toplumları dramatik sonuçlara götürmekte. Bu çıplak sosyolojik gerçeklik Amerika için de böyle, Rusya ve Avrupa için de. Kaos istiyorsan nefreti örgütle, huzur istiyorsan sev.

Bize böyle yüksek seviyeli bir gazete armağan eden, kültürlü Yahudi toplumumuzu sevmeyi onur addediyorum. Moda ideolojilere, hasta fikirlere teslim edecek bir aklım yok. Yazmak kolay, yazarlık zordur. Okurunu ciddiye almanı, bilgi sahibi olmanı gerektirir. Sağlıcakla ve sevgiyle kalın.

Devrim Yılmaz


http://www.salom.com.tr/arsiv/haber-104364-bir_kitap_uzerinden__komplo_teorileri.html


Back to top
vahe2009
Modérateur Général
Modérateur Général

Offline

Joined: 07 Nov 2009
Posts: 26,750
Point(s): 76,042
Moyenne de points: 2.84

PostPosted: Sun 22 Mar 2020 - 20:59
PostPost subject: Dacik Milliyetçiler Kurucu Babanın Yahudi Dönmesi İddalarını Bir Türlü
Reply with quote



Back to top
Display posts from previous:   
Armenian on web Forum Index -> News et articles - Լուրեր, Յօդուածներ - Haber ve makaleler -> Discussions / Débats - Քննարկում - Tartışma/Düşünceler All times are GMT + 1 Hour
Post new topic   Reply to topic
Page 1 of 1
Jump to:  

 



Portal | Index | Create a forum | Free support forum | Free forums directory | Report a violation | Cookies | Charte | Conditions générales d'utilisation
phpBB
Template by BMan1