Welcome Guest: Register | Log in
 
FAQ| Search| Memberlist| Usergroups
 
Dersim’in Tarihi
 
Post new topic   Reply to topic
Armenian on web Forum Index -> D'hier à nos jours - Երեկ և այսօր - Dünden bugüne -> Dersim
Previous topic :: Next topic  
Author Message
azad
V.I.P.
V.I.P.

Offline

Joined: 06 Sep 2006
Posts: 1,001
Point(s): 2,915
Moyenne de points: 2.91

PostPosted: Sat 25 May 2019 - 15:36
PostPost subject: Dersim’in Tarihi
Reply with quote

Dersim’in Tarihi

2019/05/10 



Diran Lokmagözyan

Ermeni kaynaklarda Tsopk olarak anılmakta olan Dersim bölgesi, tarihi Ermenistan topraklarının en batıdaki bölgesini oluşturmaktaydı. Doğu Anadolu (Batı Ermenistan-‘Akunq’ web sayfası yöneticileri) ile İç Anadolu’nun kesiştiği ve asıl “Anadolu” yani tarihte Yunanca “Anatolia”  olarak anılan, tarihi Bizans ve Ermenistan topraklarının sınır bölgesinin Ermenistan tarafına denk düşen bu bölge, Murat (Aradsani) suyu, Peri suyu ve Karasu nehirleri ile Munzur sıradağları arasında bulunmaktadır.
1848 tarihinde Diyarbakır vilayetinin yeniden teşkil edilip, Harput’un ayrı bir vilayete dönüştürülmesiyle, Dersim sancağı oluşturulmuş ve bu tarihten sonra da bölgeye askeri harekâtlar gerçekleştirilmiştir. 25 Aralık 1935 tarihli Tunceli Vilayeti’nin İdaresi Hakkında Kanun’la, 4 Ocak 1936 tarihinden itibaren Tunceli olarak anılan bölge, halkının ağırlıklı olarak aşiret düzeyinde örgütlenmiş olup, son on yıllarda da sol hareketin gençler arasında egemen olmasına rağmen, bu düzen günümüze kadar sürmektedir. Bölgenin coğrafi şartları, yöre insanlarının Osmanlı döneminde devletin egemenliğinden nispeten uzak, yarı otonom bir halde yaşamalarını mümkün kılmış ve devlet otoritesi baskı, şiddet ve katliam da dâhil olmak üzere her yolu denemesine rağmen, bu bölgede tam egemenlik kuramamış olmasını bir türlü hazmedememiştir. Buna ek olarak bölge insanlarının devletin egemen din yöneliminin dışında, heterodoks bir inancı benimsemiş olmaları, devletin kendilerine ziyadesiyle düşmanca bakmasını sağlamıştır. Daha geç dönemlerde Roma-İran, Roma-Ermenistan ve Bizans-Ermenistan devletleri arasında sınır bölgesi olmasından dolayı,  sık-sık el değiştiren bu bölge, erken dönemlerde de birçok milletin geçtiği, konakladığı, sahiplendiği bir yer olduğu gibi, Ermeni halkının da hayli uzun süre yaşadığı bir anayurt parçası olarak şekillenmiştir.
Bu bölgenin otokton halkı olan Ermeniler 1915 yılında, binlerce yıllık anayurtları olan tüm Batı Ermenistan toprakları gibi, Dersim’den de (kısmen) hunharca kopartılıp, imha edilmelerine kadar burada yaşamış, üretmiş, yerleşimler, manastır ve kiliseler kurmuş, kutsallıklara sahip olmuştur. Cumhuriyet dönemindeki yer isimleri değişikliklerine rağmen, halk tarafından günümüze kadar eski Ermenice isimleriyle anılan yerleşim yerleri, Ermenilerin Dersim’deki varlığının en belirleyici kanıtıdır. Bu durum, Dersim coğrafyasındaki en eski yerleşik ve dominant unsurun Ermeniler olduğunu göstermektedir. Bu, tabii ki Dersim’de daha başka toplulukların da yaşamadığı anlamına gelmemekle birlikte, bölgenin günümüze kadar varlığını korumuş, en eski yerleşik halkının Ermeniler olduğuna kesin gözüyle bakabilmemizi sağlamaktadır. Diğer halkların Dersime ne zaman, nereden ve nasıl geldikleri sorusunu net bir şekilde yanıtlamak zordur. Bazı grupların çok eskiden beri burada yaşamış olduğu ve hatta Ermeniler kadar veya daha eski oldukları, fakat ait oldukları medeniyetin çöküşünden sonra, zaman içinde küçük gruplar ve aşiretler halinde var olmayı sürdürmüş olabilecekleri de mümkündür. Bu olasılığı göz önünde bulundurmakla birlikte, bir millet olarak bu bölgede varlıklarını sürdürmüş ve aidiyetleri kesin olan tek grubun Ermeniler olduğu barizdir.
Resmi Türk tarih yazımı ve genel olarak günümüz Türk tarihçileri tarafından her ne kadar XVI. yüzyıl sonrasında farklı Türkmen kabilelerinin Dersim’e yerleşmiş olduğu iddia edilse de, bu iddialar, 1071’den önce, hatta M.Ö. II. bin yıllarda dahi [1] Türklerin Anadolu’da var olduğu teorisi veya yerleşik bazı halkları “p_roto Türkler” olarak adlandırma çabaları gibi, mesnetsiz iddialar olarak kalmaktadır. Bazı “tarihçilerin” bu çabalarında hızlarını alamayıp, Dersim bölgesine yerleşmiş olan “Türk kabileleri” hakkında sıralamış oldukları listeleri ciddi kabul ettiğimizde, Dersim bölgesini, en azından tüm Anadolu’nun kaplamış olduğu bir alan boyutunda düşünmemiz gerekir.
Dersim’de yapılan arkeolojik kazılar sonucunda ortaya çıkan Urartu mezarları, Urartu devletinin sınırlarının bu alanı da kapsamış olduğunu göstermektedir.



Bilindiği gibi M.Ö. VIII. yüzyılda büyüklü-küçüklü krallıklar ve beylikler halinde yaşayan ve aynı dili konuşan Nairi, Aratta, Hayassa-Azi vb. topluluklar arasından Biaini krallığının (Van krallığı, Urartu) güçlenerek, bu beylikleri tek bir krallık bünyesinde birleştirmesiyle Urartu krallığı oluşturulmuştur. Biaini/Van kralları dominant olduğundan dolayı, oluşturmuş oldukları devlet de bu isimle anılmış, fakat dönemin en güçlü krallığına dönüşen bu devlet, VI. yüzyılda farklı yönden gelen düşman akınlarına dayanamayarak, yıkıldıktan sonra, sadece Ermenistan krallığı olarak anılmaya başlanmış, Urartu ismi kullanım dışı kalmıştır. İran’da, Behistun Köyü yakınlarında bulunduğundan dolayı “Behistun yazıtları” olarak anılan ve I. Darius tarafından yazdırılan, Babilce, Elamca ve eski Farsça olarak üç dilde yazılan yazıtlarda, Ermenistan’dan da söz edilmekte ve aynı ülke, eski Farsçada “Armina”, Babilcede “Urartu/Uraştu” ve Elamcada “Harminuea” olarak adlandırılmaktadır. Buradan da Ermenistan (Armina, Harminuea)  ve Urartu’nun aynı ülkenin farklı dillerde adlandırılmaları olduğu ve bu ülkenin sadece Babilliler tarafından Urartu (Ararat), diğer halklar tarafından ise, Urartu devletinin tüm aşamalarında Armina/Harminue, yani Ermenistan olarak adlandırılmış olduğu görülmektedir. Van/Tuşba hanedanlığının yıkılmasından sonra yönetimi ele geçiren Yervantuni hanedanlığı, aynı topraklar üzerinde ülkeyi kesintisiz olarak yönetmeye devam etmiştir.
Günümüz Dersim bölgesi de bu devletin sınırları dâhilinde ve Ermeni halkının binlerce yıl önce oluşumunu tamamlamış olduğu anayurdu olduğundan dolayı, Ermeniler onca badireden sonra bu topraklarda zor şartlarda ve sayıları “azınlık” mertebesine ulaşmış da olsa varlığını sürdürmekte, günümüzde Ermenilerin artık yaşamadığı yerlerde de izleri, kültürleri, Urartu mezarlarından günümüz kiliselerine kadar yaşamaya devam etmektedir.



Dersim bölgesi (adı o dönemde bu şekilde kullanılmamakla birlikte) hakkında antik çağlardan beri doğrudan ve dolaylı bilgiler vardır. Özellikle Herodot, Josephus, Tacitus vb. tarihçiler, bazen çelişkili de olsa, bu bölgeyle ilgili bilgiler aktarmaktadır. Bu tarihçilerin bazı anlatımlarında Dersim bölgesini de içine alan bir coğrafyanın konu edildiğini, bazı veriler ve varsayımlar neticesinde tabii ki sadece tahmin etmek mümkündür. Bazı halkların yaşam alanı veya şehirlerinin, günümüz bilim adamları tarafından birbirlerinden yüzlerce, hatta binlerce kilometre uzakta bulunan noktalarda bulunmuş olabileceğinin varsayıldığı gibi, Dersim bölgesiyle ilgili de kesin diyebileceğimiz bilgiler yoktur. Özellikle son 100 yıl zarfında bir hastalık halini almış ve belli amaçlarla devlet tarafından da körüklenen define arayıcılığı yüzünden, yüzlerce ve binlerce yıldır ayakta kalmış olan tarihi eserlerin, tarih bağlamında çok kısa olarak kabul edebileceğimiz bir süre zarfında tahrip edilmesi, acılı bir Vandalizm ve Taliban yaklaşımından pek de farklı olmamasının haricinde, bölgenin ve halen burada yaşayan insanların geçmişini aydınlatmak konusunda büyük ve dönüşümsüz bir darbe vurmaktadır. Hazine (özellikle Ermenilerin) bularak, aniden zengin olma krizi insanları körleştirmekte, hissizleştirmekte ve kendi geçmişlerini, atalarının yarattığını imha etmeye götürmektedir. Tüm eski eserler tamamen tahrip edildikten veya ağlanacak duruma getirildikten sonra, insanlar geçmişleriyle ilgilenmeye ve kim olduklarını, nereden geldiklerini öğrenmek istemektedir. Lakin iş işten geçmiştir. Bu kültür katliamından en büyük zararı görmüş olan Ermeniler, aslında geçmişleri konusunda en rahat olabilecek gruptur. Adları, sanları, tarihleri, geçmişleri, hatta yakın geçmişleri gayet iyi bilinmektedir. Köylerinin isimleri, devlet tarafından değiştirilmiş olsa dahi, halen bilinmekte, hatta yöre halkı tarafından günümüze kadar kullanılmakta, kilise ve manastırları devlet veya hazineciler tarafından yıkılmış olsa dahi kayıtları bulunmaktadır. Sorun, günümüzde kendilerini Zaza, Kırmanç, Alevi, Müslüman Alevi ve hatta Kürt olarak kabul eden, Aleviliğin kendi başına bir din mi, yoksa Müslümanlığın bir kolu mu olduğu ve hatta Aleviliğin bir din olup, olmadığı konusunda fikir birliği edememiş büyük kitle için mevcuttur.
Dersim/Tunceli farklı dönemlerde günümüzde kaplamış olduğundan büyük bir alana yayılmış olup, genelde Batı ve Doğu Dersim olmak üzere iki kısma ayrılmıştır.



Günümüzde orada yaşayan halk tarafından hâlâ Dersim olarak anılan bölge, yukarıda belirtildiği gibi, Ermeni kaynaklarında Tsopk olarak anılmakta, tarihi Dersim adının tam olarak ne zaman ortaya çıktığı ve ne manaya geldiği konusunda ise kesin bir bilgi olmayıp, bu konuda farklı teoriler ileri sürülmektedir. Bunlardan biri, bu ismi ikiye ayırıp, Der ve Sim hecelerin yorumlanmasıdır. Der hecesini “kapı” veya “kilise”, Sim’i ise “gümüş” olarak açıkladığımızda, Dersim ismi “Gümüş kapı” veya “Gümüş kilise” olarak yorumlanabilir. Dersim isminin oluşmasıyla ilgili genel bir anlatıya göre ise, Der Simon adında bir Ermeni rahibin, muhtemelen Celali isyanları nedeniyle, kendisi ve cemaatini Alevi olarak göstererek, katliam ve yağmadan kurtulabildiği ve daha sonra bir Alevi piri, hatta “piri piran” olan bu kişinin ismine istinaden bölgenin de Dersim olarak anılmış olduğudur.  Daha sonraki dönemlerde de Ermeni cemaatlerinin korunmak amacıyla Aleviliğe döndüğü, din adamlarının da Seyit veya Pir olarak görevlerini sürdürmüş olduklarına dair veriler mevcut olmakla birlikte, bu dönüşümlerin tam olarak hangi tarihlerde ve ne oranda gerçekleştiği ve günümüz Dersim aşiretlerinden hangilerinin Alevileşmiş Ermenilerden oluşmuş olduğunu tespit etmek hayli güçtür. Buna rağmen, bazı aşiretlerin (Dersim dışında bulunan bazı Kürt aşiretleri gibi) Ermeni kökenli oldukları konusunda rivayetler, bilgiler vardır. Bunlar arasında Haydaran aşireti gösterilmekte, bu aşiret isminin ilk hecesinin, Ermenilerin kendilerini betimledikleri “Hay” isminden geldiği iddia edilmektedir. Bu durum gerçek olabileceği gibi, basit bir isim benzerliği de olabilir. Elimizde bulunan veriler şimdilik bu sorunları çözüme ulaştırmak için yeterli değildir. Ancak yeni verilerin gün ışığına çıkması ve/veya geniş çaplı araştırma ve incelemeler sonucunda daha kesin yanıtlar bulmak mümkün olacaktır.
Der Simon adında bir din adamının gerçekte var olup, olmadığını bugün tabii ki artık tespit edebilmek mümkün olmamasına rağmen, geçmişte zorunlu veya gönüllü, daha ziyade “zor karşısında gönüllü” ihtida olaylarının Osmanlı, hatta cumhuriyet döneminde hayli sık ve yoğun bir şekilde gerçekleştirilmiş olduğu bilinen bir konudur. Günümüzde Türk, Kürt, Arap ve Alevi olarak yaşayan ve birçoğunun artık gerçek aidiyetinden haberdar dahi olmadığı (devletin ise bu insanları “sokak-sokak, ev-ev bildiğini ve hala takibat altında tuttuğunu TTK eski başkanı Halaçoğlu’ndan öğrendiğimiz) bu insanların sayısı, bazı tahminlere göre milyonlara ulaşmaktadır. Ermenilerin Aleviliğe dönmesi sadece “eski zamanlara” ait bir durum da değildir. En son olarak 1937-38 Dersim katliamı sonucunda bu yola başvurmuş oldukları gayet iyi bilinmektedir, çünkü bu insanlar halen yaşamaktadır. Sadece son 125 yıl zarfında bu coğrafyada 3 büyük cebri Müslümanlaştırma ve kitlesel imha dalgası yaşanmıştır. 1894-96 Abdülhamit kırımları, 1915 Soykırımı ve 1937-38 Dersim soykırımında insanların kitleler halde katledilmelerinin haricinde, hayatlarını kurtarmak amacıyla önemli oranda Ermeni, Alevi, Süryani vs. ihtida yoluna gitmiştir. Hıristiyanlar ve Ermenilerin en çok baskı ve takibata uğrayanlar olduklarından dolayı, Dersim bölgesindeki Ermeniler özellikle 1937-38 olaylarından sonra, sayılarının da son derece azalmış olup, manastır ve kiliselerin ayakta kalmamış, soyulmuş ve din adamlarının katledilmiş olduğu bir ortamda, birlikte yaşadıkları farklı Alevi aşiretlerinin arasına katılıp, onların inancını benimseyerek, tabiri caizse “araziye uymuşlardır”. Alevilerin hümanist ve aşırılıktan uzak inançları da tabii ki bu açıdan olumlu katkı yapmış, farklı bölgelerde aynı şekilde ihtida edip, Türk veya Kürt Müslümanların çevresinde hayatta kalmayı başarmış olan Ermeniler ise büyük zorluklar yaşamış, her şeye rağmen “Gâvur” olmaktan kurtulamamışlardır. Lakin bunu, Dersim bölgesinde hayatlarını sürdüren Ermenilerin tamamen sorunsuz, dikensiz gül bahçesinde yaşamış oldukları şeklinde yorumlamak da yanlıştır. Burada da sorunlar olmakla birlikte, diğer bölgelerle kıyasladığımızda, karşımıza farklı bir tablo çıkmaktadır. Ermenilerin ihtida edip, Aleviliği seçmesini, aslında ehven-i şer bir durum olarak kabul etmek gerekir. Bu dönüşüm, dini baskılar ve takibatlardan tamamen kurtulmak manasına gelmemekteydi. Çünkü Hıristiyan-Ermenilikten kurtulanlar, hem Osmanlı, hem de cumhuriyet döneminde Aleviliğin de hoş kabul edilmediğinden dolayı, bu sefer de Alevi takibatlarına maruz kalmaktaydı. Lakin Alevilik, Müslüman-Sünni Türk ve Kürtlerin gözünde, Hıristiyan-Ermenilikten daha kabul edilir, daha “bizden” olabilmesi muhtemel olarak düşünülebilirdi. Gerçekte ise, devlet katında ve Müslüman din adamları nezdinde, Kuran’a göre Alevilik “kitabı olan” bir din olmadığından dolayı Hıristiyanlıktan daha kötü olarak görülmekteydi. Kuran’a göre “kitap sahibi” bir dine mensup olanlar, yani Hıristiyan ve Museviler, İslam’ın üstünlüğünü kabul ettikleri ve cizye ödediği müddetçe “öldürülmesi zaruri olmayanlar” kategorisindeydi. Hâlbuki Aleviler, İslam dışı ve “kitabı olmayan” bir inanç grubu olarak, kesin ölümü hak etmiş olanlardı. Kesin ölüm tehlikesiyle karşı karşıya bulunan Aleviler (Osmanlı döneminde büyük Alevi katliamları olmuştur), İslam’ın Şii mezhebine ait olduklarını öne sürerek kurtulmaya çalışmış, fakat Osmanlı-İran rekabeti nedeniyle, Şii İranlıların 5. Kolu olarak görülerek, yeniden takibata maruz kalmış, yani yağmurdan kaçarken doluya tutulmuşlardır. Kuran’a göre daha iyi durumda olması gereken Ermeniler ise, Sünni Osmanlı’nın din fanatizmi ve daha sonra gelen milli fanatizmden dolayı daha nefret edilen konumda olmuş ve Alevileşmek, yukarıda belirtmiş olduğumuz tehlikelere rağmen, Hıristiyan-Ermeni olarak kalmaktan daha ehven olarak kabul edilmiştir. Özellikle Osmanlı padişahı Sultan I.Selim’in (Yavuz) 1514 ve Sultan I. Süleyman’ın (Kanuni) 1533-34 katliamlarını belirtmek gerekir. Alevi katliamları ve Hıristiyanlara yönelik pogromlar Osmanlıda kalmamış ve cumhuriyet döneminde de sürdürülmüştür. Yukarıda belirtilen 1937-38 Dersim soykırımının haricinde Maraş, Çorum, Elbistan, Malatya, Sivas ve hatta İstanbul’da (Gazi mahallesi 1995) dahi Alevilere yönelik kırımlar gerçekleştirilmiştir. Cumhuriyet döneminde Hıristiyanlar da paylarına düşeni almıştır. 6 Eylül, 20 kura askerlik ve varlık vergisi olayı başlıca olaylardır. Tüm Osmanlı döneminde daha güvenli bir duruma sahip olan Musevi cemaati de, cumhuriyetin ilk döneminde,  tüm Avrupa’da ve özellikle Türkiye’de yükselen milliyetçilik akımı neticesinde, 1934 Trakya Yahudi Pogromları’yla bu dalgadan sıyrılamamıştır.

 Z. Velidi Togan, Umumî Türk Tarihine Giriş, İstanbul, 1981. 

Akunq.net 
_________________

Karanlık aydınlıktan, yalan gerçekten kaçar, Güneş yanlız olsada etrafa ışık saçar,üzülme doğruların kaderidir yanlızlık, kargalar sürüyle, kartallar yanlız uçar.


Back to top
Publicité






PostPosted: Sat 25 May 2019 - 15:36
PostPost subject: Publicité

PublicitéSupprimer les publicités ?
Back to top
Display posts from previous:   
Armenian on web Forum Index -> D'hier à nos jours - Երեկ և այսօր - Dünden bugüne -> Dersim All times are GMT + 1 Hour
Post new topic   Reply to topic
Page 1 of 1
Jump to:  

 



Portal | Index | Create a forum | Free support forum | Free forums directory | Report a violation | Cookies | Charte | Conditions générales d'utilisation
phpBB
Template by BMan1