Welcome Guest: S’enregistrer | Connexion
 
FAQ| Rechercher| Membres| Groupes
 
Osmanlı'da Ermeni Medyası
 
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet
Armenian on web Index du Forum -> Le Génocide Arménien - Հայկական Ցեղասպանութիւն - 1915 Ermeni Soykırımı -> Statistiques, Chronologie, Archive Aller à la page: <  1, 2
Sujet précédent :: Sujet suivant  
Auteur Message
vahe2009



Inscrit le: 07 Nov 2009
Messages: 25 683

MessagePosté le: Dim 7 Nov 2010 - 10:59
MessageSujet du message: Osmanlı'da Ermeni Medyası
Répondre en citant

Revue du message précédent :

Nedret İşli

19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun yönetim merkezi Babıâli, aynı zamanda Türk basınının da merkezi ve kalbidir. Divanyolu üzerindeki Sultan Mahmut Türbesi'nden başlayıp Sirkeci meydanına kadar kavisli bir şekilde inen bu cadde, bir orta noktada kırılır. Bu orta nokta Babıâli denilen, yani Osmanlı sadrazamlarının konağı, yönetim yeri olan, aynı zamanda da Paşakapısı denilen, valilik binasını orta merkez olarak alır. Sultan Mahmut Türbesi'nden, yani Divanyolu'ndan, köşeden başlayıp valiliğin uç noktasına, yani köşe noktasına kadar olan kısma eskiden Mahmudiye Caddesi adı verilmekte, valilikten aşağı ve Sirkeci'ye kadar olan kısmına da Babıâli denmektedir. Fakat bu iş 1934 yılında değişir. Osman Nuri Ergin yeni sokakların isimlendirilmesi ile ilgili görevlendirildikten sonra Sirkeci'den valiliğe kadar olan bölüme Ankara Caddesi, valilikten sonra Sultan Mahmut Türbesi, yani Divanyolu'nun başlangıç kısmına kadar olan yere de Babıâli Caddesi adını verir. Bu isimlendirmeye çok sinirlenen Reşat Ekrem Koçu İstanbul Ansiklopedisi'nin "Ankara Caddesi" maddesinde bunu sert bir dille, ağırca eleştirir.


19. yüzyılın sonundan, 1870'lerden itibaren bu caddede kitapçılar yer almaya başlar. Yüzyıl sonlarında bu kitapçılar önemlerini ve sayılarını çoğaltarak caddenin Türk basın yayın dünyasının en önemli merkezi haline gelmesini sağlarlar. 19. yüzyıl sonundan 20. yüzyılın sonuna kadar kitabevleri, matbaalar, gazete idarehaneleri, mücellitler, kırtasiyeciler, klişeciler velhasıl Babıâli Türk basınının kalbi olur. Reşet Ekrem Koçu "Büyük şehrin, dolayısıyla Türkiye'nin fikir ve sanat merkez meşheri, İstanbul basının beşiği, bir politika kanalı, alimler, mütefekirler, müellifler, muharrirler, artisler güzergâhıdır. İstanbul'un büyük kitapçıları, en büyük kırtasiye mağazaları, mücellitleri, klişe atölyeleri, ilanat büro ve şirketleri, gazete ve mecmua bayileri, birkaç büyük matbaa, gazete ve mecmua idarehaneleri, bu caddenin iki kenarı boyunca sıralanmıştır" diye tanımlar Ankara Caddesi'ni. Gerçekten de bu bölgedeki kahvehaneler, berber dükkânları bile edebiyatla, siyasetle iç içedir. Nitekim İttihatçıların anılarından Sirkeci'deki berberde buluştukları, bazı hükümete yönelik işlerin oralarda fısıltılar halinde konuşulduğu bilinir. Yine burada ünlü Meserret Kıraathanesi'nde bir sürü insan hem Jön Türk neşriyatını el altından birbirlerine devreder, bir yandan da yine siyaset konuşurlar. Babıâli böyle hem siyasetle, hem yayın dünyası ile iç içe yaşayan bir mekândır.

Babıâli'nin ayrıntılı bir tarihi yazılamamıştır. Nitekim Türk basınının eskilerinden ve Babıâli'yi en iyi bilenlerden Münir Süleyman Çapanoğlu da "Basın tarihimiz yazılamamıştır" der ve Ahmet Rasim'in Vakit'te, Akşam'da ve bazı dergilerde, Ahmet Cevdet'in İkdam'da, Abdurrahman Adil'in İkdam ve Alemdar'da, Azim'de ve birkaç dergide yayımlanan basın tahine ait yazıları, hatıraları Arap harfleri ile çıkan gazete ve mecmuaların sütunlarında gömülü kaldığını, arada bir yeni harflerle çıkmış olan çıkan hatıralar ve notların da basın tarihini yazacaklar için kâfi olmadığını, eski Babıâli'yi bilenlere hatıraları yazdırmak, not almak, üstatların yazılarını gazetelerden dergilerden çıkarıp ayıklamak, yayımlamak gerektiğini ekler. Bu yazının yer aldığı kitabın yayımlandığı 1962 yılında hakikaten de çok sayıda yayıncı, gazeteci, eski kütüphane sahibi, eski kitabevi sahibi hayattadır.

Babıâli üzerine irili ufaklı çalışma yapanların başında Ahmet Rasim ve Ahmet Mithat Efendi gelir. Selim Nusret Gerçek, Server İskit, Münir Süleyman Çapanoğlu, Reşit Halit Gönenç, Orhan Koloğlu, Alpay Kabacalı, Ali Birinci, Nuri Akbayar, Yahya Erdem, Lütfü Seymen, Başak Ocak, Cem Atabeyoğlu, Cüneyt Okay, Naşit Baylav, Arslan Kaynardağ gibi araştırmacı ya da edebiyatçı, gazeteciler Babıâli ile ilgili çeşitli yayınlarda bulunmuşlardır. Fakat bu çalışmaların tümünü kapsayan topluca bir çalışma yoktur.

Babıâli kitapçıların yerleşmeye başladığı 1880'lerden günümüze, 1980'li yıllara kadar burada açılıp kapanmış yayınevlerinin, kitabevlerinin derli toplu tarihçelerine, kurucularının kimler olduğuna, aile bağları ve akrabalık derecelerine, ne zaman kapandıklarına, hangi zamanlarda ticari anlamda darboğazdan geçtiklerine dair hemen hemen hiçbir şey bulunmamaktadır. Bunlar sadece kıyıda köşede kalmış, notlar halinde, cımbızla toplanabilecek nitelikte belgelerde yer alır.

Babıâli Caddesi'nin 19. yüzyıldaki durumu hakkında Ahmet Rasim ve Ahmet Mithat Efendi çok güzel bilgiler sunarlar. gibi kitabı var. Kültür Bakanlığı tarafından yeni harflerle yayımlanan Muharrir, Şair ve Edip adlı kitapta çok ilginç bilgiler yer alır. Yine Ahmet Mithat Efendi'nin yazmış olduğu birkaç romanda hem Cağaloğlu'nun hem İstanbul'un diğer semtleri ile ilgili olarak çok güzel tasvirlere rastlanır. Bu kaynaklardan Babıâli Caddesi'nin açılışının 1865 yılında Hoca Paşa yangını sonrasına dayandığı anlaşılır. Islahat-ı Turuk komisyonu bazı binaları, evleri yıkarak caddeyi genişletir ve Babıâli Caddesi bu şekilde oluşur. İlk Babıâli kitapçısı hakkında Ahmet Rasim Vakit gazetesinde "Matbaa Tarihinden Bir Nokta" başlıklı bir makale yayımlar. Ahmet Rasim Efendi bir gün Babıâli'de otururken, Asır Kütüphanesi'nden Kirkor Faik Efendi'yle bir söyleşi yaparlar. Bunun üzerine Ahmet Rasim bize şu bilgileri aktarır: Babıâli'de ilk kitapçı dükkânı Toros isimli birine aittir. Dükkân, İkdam gazetesinin çıktığı İkdam Han'dadır. Ahmet İhsan Tokgöz ise Matbuat Hatıralarım adlı kitabında Mülkiye Mektebi'nde dersleri takip ederken, eski Babıâli yokuşunun matbuat hayatı ile son derece alakadar olduğunu, caddede Esat Efendi Kütüphanesi adlı tek bir Türk dükkânı bulunduğunu, sahibinin de hâkimlikte bulunmuş ulemadan olup Abdülhamid döneminde ara verdiği faaliyetine hürriyetin ilanıyla geri döndüğünü ve bu esnada Basiretçi Ali Efendi ile birleştiğini anlatır. Fakat her ikisinin de ömürleri vefa etmediğini, Esat Efendi kütüphanesi dışındaki kitapçıların da Ermeniler olduklarını ekler. Ahmet İhsan'ın bahsettiği Esat Efendi'nin bulunduğu tarihte Aleksan, Kaspar, Kirkor, Ohannes Efendiler kitapçılığa başlamış durumda gözüküyorlar. Bu bahsedilen tarih ise 1881 ile 1887 arasında bir yıl olmalıdır; çünkü Ahmet İhsan Bey Mülkiye Mektebi'nde 1881-1887 arasında okur. Dolayısıyla Babıâli'de ilk kitapçılık yapan kişi meselesi bu anılardan da pek ortaya çıkmamaktadır. Bir de bizim halen bildiğimiz saatli maarif takvimlerini yayımlamakta olan Maarif Kütüphanesi'nin sahibi Naci Kasım Bey'in babası Hacı Kasım Efendi'nin ilk Türk kitapçısı olmak gibi bir iddiası vardır. Çünkü bu bey 1862 yılında İran'ın Hoy kentinden İstanbul'a gelip hemen kitapçılığa başlar, fakat kitapçılığa başladığı mekân Babıâli'de değil, Beyazıt'ta Hakkaklar Çarşısı'ndadır. Daha sonra oğlu Naci Kasım Babıâli'de Maarif Kütüphanesi'ni kurar. Hüseyin Tutya da Yeni Şark Kütüphanesi'ni kurup 1970'li yıllara kadar Babıâli'de kitapçılık yapar. 1881 tarihli Annuaire Oriental'de İbrahim Hazım diye bir isme rastlanır. İbrahim Hazım Babıâli Caddesi 26 numarada, onun dışında Avedis Papazyan Babıâli Caddesi 18 numarada, Arekel Tozluyan Babıâli Caddesi 46 numarada görülür.

Bütün bu belgelerden ve notlardan çıkardığımız sonuca göre, Babıâli'deki ilk kitapçı bence Arakel Tozluyan Efendi'dir. Arakel Tozluyan Efendi 1875 yılında İstanbul'da Babıâli'de dükkânını açar ve çalışmalarını uzun zaman sürdürür. İşin başında daha yaptığı çok büyük bir hizmet, 1301 yılında (1884) yılında Matbaa-i Ebuziya'da Arakel Kütüphanesi kataloğunu bastırmış olmasıdır ki bu benim tespitlerime göre ilk ticari kitapçı kataloğudur. Babıâli kitapçılığının modern kitapçılık anlamında ve sahaflıktan ayrılan bütün ilk müteşebbisleri Ermenilerdir. Daha çok tömbekici, tütüncü dükkânlarında, kahvehanelerde, bir miktar Beyazıt'ta Sahaflar'daki dükkânlarda satılmakta olan matbaa baskısı kitaplar ancak bu ilk dönem Ermeni kitapçılar sayesinde modern anlamda bir ticari meta olarak karşımıza çıkar, vitrine çıkar, alınır satılır hale gelirler.

Bu Ermeni kitapçılarının çoğu gazete müvezziliğinden, gazete dağıtıcılığından gelmektedir. Eskiden çoğunlukla gazeteler sokaklarda, meydanlarda müvezziler aracılığıyla satılmakta, dağıtılmaktaydı, o yüzden bu müvezziler de çok önemliydi. Bu müvezziler aynı zamanda bu kitabevlerinde kitapçı oldukları zaman, gazetelerde abone ederek ya da posta yoluyla da bazı insanlara göndermek aracılığıyla gazeteciliğin gelişmesine hizmette bulunurlar.

İkinci bir grup olarak İran kökenli diye addettiğimiz Azeriler de Babıâli'de epey bir yer teşkil ederler. Maarif, Yeni Şark, Cemiyet gibi büyük yayınlar, büyük işler yapmış, yayın alanında isim olmuş bazı kitabevleri ve yayıncılar da Azeri kökenli, Acem denilen insanlardandır. İbrahim Hilmi Çığıraçan hakkında ciddi bir araştırma yapan Başak Ocak'ın tespitine göre Ermeni kitapçılar bilimsel ve edebi kitaplar ile okul kitapları piyasasını, İranlı kitapçılar da halk, medrese kitapları piyasasını ellerinde bulundurmaktadırlar. Bir de 1870'li yıllardan itibaren Beyazıt'ta, Hakkaklar Çarşısı'nda, Sahaflar Çarşısı'nda dükkân açan bazı kimselerin de daha sonra bu dükkânları kapatıp Babıâli'ye doğru kaydığını tespit ediyoruz ki, kitapçılık ağırlık merkezinin giderek Babıâli'ye doğru kaydığının bir göstergesidir bu.

1890'lardan başlayarak, 1900'lü yıllara doğru, yani Babıâli'de Ermeni ve İran kökenli kitapçıların ticari faaliyette bulunması sırasında birtakım Türk kitapçılar, müteşebbisler de bu faaliyetlere katılırlar. Bunların en başında yine Ahmed İhsan gelir. Servet-i Fünun mecmuasının sahibi ve yayımcısı olan Ahmed İhsan 1890 yılında bir arkadaşı ile birlikte Alem matbaasını satın alır ve yayıncılık işine başlar. Yine Hüseyin Kitapçı Babıâli'de önce İran kökenli bir kitapçı olan Şems Kütüphanesi'nde belli bir müddet çıraklık yapar, daha sonra kendisi Beyazıt'ta Zafer adıyla bir dükkân açar. Ardından o dükkânı kapatıp yeni köprünün başındaki dükkânlardan birini tutarak orayı İkbal Kütüphanesi yapar. Hatta bir ara bir İtalyan gemisi köprüdeki o dükkânların olduğu yere çarpar ve bütün kitaplar Haliç'te yüzmeye başlarlar. Bu tehlikelerden sonra Babıâli'nin üst tarafında bir dükkân kiralar ve yine 1970'li yıllara kadar kitapçılık faaliyetini sürdürür İkbal Kütüphanesi. 1896'da Tüccarzade İbrahim Hilmi Bey bir kütüphane açar. İlk ismi Kitaphane-i İslam ve Askeri olan bu dükkânda önce daha çok askerlere yönelik, İslami bazı eğitici kitaplar yayımlanır. Daha sonra adı Hilmi Kitabevi'ne çevrilir ve kitabevi, sahibinin ölüm yılı olan 1963'e kadar faaliyette Babıâli'de bulunur. Özellikle meşhur Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın bütün eserlerinin tek yayıncısı konumundadır. 1962 yılında hastalıklı bir haldeyken bile bazı yazarlara, edebiyatçılara mektuplar yazarak onlarla yayın anlaşması imzalamak isteyen, bu işe gönül vermiş bir kişidir İbrahim Hilmi Çığıraçan.

İmparatorluğun sonundan Cumhuriyet'e doğru Babıâli'deki Türk kitapçıların sayısı hızla artar, bu arada Ermeni kitapçıların azaldığı görülür. Bir kısmının yokluğu hem yaşlılıktan hem de genç yaşta ölümlerden kaynaklanır, bir kısmı ise tam çözemediğimiz bir şekilde kitapçılığı bırakıp başka mesleklere döner. Bunlardan Kaspar Efendi kitapçılığı belli bir süre yaptıktan sonra, Bağlarbaşı'nda bir bakkal dükkânı açar ve burayı işletirken ölür. Bir de istisnai durum vardır: Suhulet Kütüphanesi ve Matbaası sahibinin Osmanlı'daki ismi Leon Lütfi olup daha sonra Müslüman olarak Semih Lütfi adını alır. Hanımı ve ailesi ise hayatlarına Ermeni olarak devam ederler. Semih Lütfi Kütüphanesi'nin kapanış tarihi 1980'li yıllardır, Semih Lütfi ise 1940'lı yıllarda ölür. Karısı, yani Aznif Hanım ise 1980'li yıllara kadar yayın yapmadan o kitapevini, sadece eski bastıkları kitapları satarak devam ettirir. Ben öğrenciyken Aznif Hanım Sirkeci'de kütüphanesinin içerisinde karanlık, tozlu bir kasanın başında oturur, sıradan verirdi satıştaki kitapları. Eğer bozuksa arkadaki kitaptan vermez, kovardı. Ölümünden sonra, bina çok değerli olduğu için kitaplar kimsenin gözünde değildi. Kitapları önce Kuleli'ye yolladılar, garnizonlara, çünkü depolarında dağıtılamamış, satılmamış on binlerce kitap vardı. Bunların Kuleli Askeri Lisesi vasıtasıyla bütün garnizonlara dağıtılması için bir teklifte bulunuldu. Askerler bir kısmını aldı götürdü. Daha sonra binanın bir an önce boşaltılması gerektiği için bu kez Edebiyat Fakültesi'ne haber verildi; onlar da bir müddet, bir miktar seçip götürdüler. Edebiyat Fakültesi'nde kütüphanenin 2-3 gün boyunca kapısının açılacağı ve kitapların istenildiği kadar alınabileceği şeklinde bir şaiya çıktı; gerçekten de içeri girip, istediğiniz kadar kitabı torbaya doldurup götürebiliyordunuz. Böylelikle kitaplar dağılabildiği kadar dağıldı, dağılamayanlar da maalesef kâğıtçıya, hurdacıya gitti.

Babıâli yayıncılığının en zor dönemi bana göre 1928 yılıdır, çünkü 1928 yılının sonlarında ünlü harf devrimi dolayısıyla Babıâli'de bulunan bütün yayınevlerinin sermayeleri bir anda sıfıra inmiş olur. Depolarda binlerce eski yazı kitap vardı, bunların bir kısmı mektep kitapları, bir kısmı eğitime yönelik kitaplardır. Bunlar bir anda kullanılamaz, okutulamaz ve satılamaz hale gelir. Dolayısıyla 1982'deki bu sıkıntılı dönemde pek çok kitapçı, yayınevi maalesef kendini kurtaramamıştır. Fakat 1920'li yıllarda daha henüz yayıncılığa girmiş kitapçılar zarar görmemiştir, çünkü depolarındaki kitaplar eski harfli değildir. Bu durumu devlet birtakım önlemlerle düzeltmeye çalışır. 1928'de Latin alfabesi ile öğrenim yapılacak mektep kitaplarının basılması için bazı kitapçılara haklar tanınır. Fakat bu yine de kitapçıların zararlarını maalesef karşılayamaz. Dolayısıyla 1928'den sonra uzun zaman kitapçılarla devlet arasında birebir maddi anlamda bir alışveriş olur. Hatta maddi kayıpları o kadar fazladır ki 1932 yılında Ahmet Halit Kitaphanesi, Hilmi Kitaphanesi, Kanaat Kitaphanesi, ortak bir imza ile Türk Kitapçılığının Bugünkü Vaziyeti ve İstikbali başlıklı bir ortak rapor kaleme alarak kendilerince birtakım durum değerlendirmeleri yapar ve sorunlara bazı çözümler önerirler.

1880'li yıllardan 1940'lı yıllara kadar Babıâli'de dükkân açmış kişilerin, müesseselerin isimlerini ve dükkân numaralarını tespit edebildiğimiz en büyük kaynak Annuaire Oriental dediğimiz şark ticaret yıllıklarıdır. 1881'den 85'e kadar 3 kişinin adı geçer, daha sonra 1889 yılında 10 kitapçıya çıkar Babıâli'deki kitapçılar. Hemen hemen tamamı Ermenidir. 1889'da Artin Asaduryan, Biberciyan, Ohannes Ferit, Aleksan Kocabıyıkyan, Avedis Şamgoçyan, Kaspar Kayseryan, Kirkor Kayseryan, Karabet Keşişyan, H. Michel Arekel Tozluyan olarak aynı aynı kadro hemen hemen devam eder. 1896 yılında bunlardan farklı olarak Hüseyin Efendi ve İbrahim Hilmi Tüccarzade karşımıza çıkar. 1901'de Rauf Bey diye bir isimle karşılaşırız. Onun dışında bütün kadro aynıdır. Bu arada 1901'de Tefeyyüz diye bir isme rastlarız ki bu 1896 yılında Garabet Keşişyan'ın ölümünden sonra dükkânın devralınıp isim değişikliği yaşamasına dayanır. Tefeyyüz Kitaphanesi 1970'li yıllara kadar Babıâli Caddesi'nde faaliyette bulunur. 1913 yılında yine birtakım yeni isimler bu kitapçılara eklenir.

Sözünü ettiğimiz kitabevlerinin bazılarının tarihçelerine baktığımızda, örneğin Ahmet Halit Yaşaroğlu 1918 yılında Babıâli'ye gelir ve Talebe Defteri İdarehanesi adıyla bir idarehane açar ve Halit Fahri Ozansoy, Şükûfe Nihal, Orhan Seyfi Orhon gibi edebiyatçıların ilk şiir kitaplarını basar. Bir diğer adı da Halk Kütüphanesi'dir. Ve 1920'de mütareke yıllarında kapanır. Ahmet Halit Bey 1920'den 28'e kadar bir yandan da hocalık yapar ve 1928 yılında sadece Şişli Terakki Lisesi'ndeki tarih hocalığına devam eder, onun dışında resmi vazifeden ayrılır ve vefat ettiği 1951 yılına kadar kitabevinde bizzat çalışır. Hanımı da öğretmen ve yazardır; hatta Naime Halit alfabesi diye çok özel bir alfabe yayınlarlar. Latin alfabesini öğreten bu alfabe çok tutulur. 1951'den 1973 yılına kadar da Ahmet Halit Yaşaroğlu'nun Ayhan ve Yıldız Yaşaroğlu adlarındaki iki oğlu 1973 yılına kadar kitabevini sürdürürler.

Meşhur Arakel Efendi 1876'da Babıâli 46 numarada dükkânını açar ve bilhassa Ahmet Rasim, Halit Ziya gibi Osmanlı dönemi Türk edebiyatçılarının çok önemli eserlerini yayımlar. Muallim Naci ile birlikte Talim-i Kıraat ve Mekteb-i Edep diye okul kitapları hazırlar ki bunlar çok tutulup belki 100 kadar baskı yapar. Arakel Efendi 1912 yılında ölünce oğlu Leon Efendi bir müddet işi sürdürür, ama 1914 yılında kitabevi kapanır.
Yine Babıâli'de Cemiyet Kütüphanesi Hacı Kasım Efendi'nin oğulları tarafından kurulup daha çok popüler, folklorik, polisiye-roman, biraz müstehcen yayın, hikâyeler basar. Daha sonra her iki kardeş ayrı kitabevleri kurarak Cemiyet Kütüphanesi yayınlarına son verirler.
Gayret Kütüphanesi Kirkor Faik'in Asır Kütüphanesi'nde tezgâhtar olduğu dönemde, yanında yetiştirdiği Garbis Balamutoğlu adında birinin kurduğu bir kitabevidir. Garbis Balamutoğlu'nun kardeşi Misak Balamutoğlu da Zaman Kitaphanesi'ni kurar ve 1970'li yıllara kadar İstanbul'da kitapçılık yapar. Zaman Kitaphanesi 1930'lu yıllarda Osmanlı kıyafetleri ile ilgili Avrupa'da basılmış kitapları burada özel klişeciler sayesinde Türkçe'ye çevirttirip basar.

Hâlâ faaliyette olan İnkılap Kitabevi'nin kurucusu Garbis Fikri Bey de Kayserili bir Ermenidir. 1907'de Kayseri'de doğar ve Kumkapı'ya yerleşir. 1930 yılında Gedik Paşa Ortaokulu'ndan mezun olur. 1930 yılında bir arkadaşı ile birlikte Cumhuriyet kütüphanesi adıyla bir kitaphane açar, fakat kütüphaneyi 1932 yılında arkadaşına bırakır ve Ankara Caddesi'nde 157 numarada İnkılap Kitabevi'ni açar, 1932-54 arasında burada faaliyette bulunur. Daha sonra 1962 yılında Aka Eren diye bir yayıncıyla birleşir, İnkılap ve Aka Kitabevleri adını alır. Ağırlıklı olarak ders kitapları yayımlarlar. 1971 yılında Garbis Fikri Bey ölür, 1984 yılında Aka Kitabevi ile ayrılırlar ve İnkılap Kitabevi hâlâ bildiğiniz gibi yayınını sürdürmektedir. Nazar Fikri Bey, Garbis Bey'in oğlu işin başındadır ve 3. kuşak Arman Fikri Bey halen bu dede müessesesini sürdürmektedir.

Yine eskilerden ve önemli kitabevlerinden Kanaat Kitabevi'nin kurucusu İlyas Bayar, bir Musevidir. 1898 yılında Babıâli'de bu dükkânı açar; oğlu Aslan Bayar'ın ölümüyle 1994 yılında Kanaat Kitabevi tasfiye edilir ve kapanır. Maarif Kütüphanesi 1895'te kurulur. İlk yeri Hakkaklar Çarşısı'dır, daha sonra Babıâli'ye geçer ve hepimizin bildiği ünlü saatli maarif takvimlerini çıkartır; şu an halen Babıâli'de faaliyette olan belki de tek kitabevidir. Remzi Kitabevi 1926 yılında Beyazıt'ta Ümit Kütüphanesi adı altında kurulur ve burada ilk defa Ömer Seyfettin'in Yüksek Ökçeler isimli kitabı ile Rudolph Valentino'nun Aşk Maceraları isimli kitapları basılır eski harflerle. Daha sonra 1930 yılında Babıâli'ye geçer, orada da Nazım Hikmet'in Sesini Kaybeden Şehir isimli eserini basar ilk kez. Bu eser çok büyük yankı uyandırır.

Babıâli'de bir yeni kitapçı 1935 yılında Zekeriya Sertel'in kardeşi Kenan Yusuf Sertel tarafından kurulur. Kenan Yusuf Sertel aslında tahmin olunacağı üzere daha çok sol yayınlar yapar, fakat çok fazla siyasi fikri olan biri değil, aslında tüccardır. Nazım Hikmet'in, Sabiha Sertel'in bazı kitaplarını bastıktan sonra, Nazım Hikmet'in tutuklanması, propaganda adına sorgulamaların başlaması üzerine 1938 yılında dükkânını Nail Çakırhan'a devreder ve İzmir'de tütün tüccarlığına başlar. Nail Çakırhan ise 1-2 sene orayı idare eder ve o da bir başka gazeteciye, Mithat Sertoğlu'na kitabevini devreder. Yeni kitapçıda çok ilginç bir şey, Babıâli'de olmayan bir sistemle okurlara emanet kitap verilmesidir. Böylelikle satın alma gücü olmayan bazı insanların belli bir depozito vererek kitapları geri getirmek şartıyla okumasını sağlamaya çalışılır.

İsmini tespit edemediğimiz ya da ismini tespit edip de hikâyelerini söyleyemeyeceğimiz meçhul bir sürü kitapçıdan örneğin biri Çiftçi Kütüphanesi'dir. Sahibi Ahmet Akif Bey'in daha milli mücadele başlangıcında Atatürk'ün resimlerini bazı kartpostallara bastığı ve bunların izinsiz ve kaçak basılmalarından dolayı işgal kuvvetlerinin pek çok kereler bu kitaphaneyi bastığı, hatta Atatürk ile ilgili bu kartpostalları müsadere edip kartpostalların yakıldığı, imha ettirildiği notlar, bilgiler mevcuttur. O yüzden de Çiftçi Kütüphanesi'ne dair basılmış Atatürk kartpostallarının hemen hemen hiç görülmediği ya da çok nadir olduğu şeklinde bilgilerimiz vardır.

1980'li yıllara gelindiğinde birtakım kitabevleri faaliyetlerini sürdürürken bilhassa gazetelerin Babıâli'den ayrılmaları, üniversitelerin daha değişik yerlerde yaygınlık kazanmış olması, sadece İstanbul Üniversitesi'nin o bölgede varlığını sürdürmesi, diğerlerinin başka üniversitelerin de genişleyip yayılması dolayısıyla, Babıâli de artık bir kitap merkezi, yayınevi merkezi olmaktan çıkar. Bu yıllardan sonra artan bir ivmeyle yayıncılar da Beyoğlu tarafına, İstiklal Caddesi'ne, Taksim'e, Şişli'ye doğru yayılırlar. Babıâli yayıncılığı ve kitapçılığı her ne kadar tamamen bitmiş olmasa da -çünkü hâlâ birtakım dağıtım evleri oradadır- eski önemini eski merakını veya okuyucusunu kaybetmiş durumdadır.
Revenir en haut
Publicité






MessagePosté le: Dim 7 Nov 2010 - 10:59
MessageSujet du message: Publicité

PublicitéSupprimer les publicités ?
Revenir en haut
mafilou
Administrateur
Administrateur

Hors ligne

Inscrit le: 04 Sep 2006
Messages: 13 640
Point(s): 41 600
Moyenne de points: 3,05

MessagePosté le: Dim 27 Avr 2014 - 13:45
MessageSujet du message: Osmanlı'da Ermeni Medyası
Répondre en citant

Sadakat - hıyanet çıkmazında Ermenilik
‘Geçmişin unutulması yalnızca savaş yıllarında Ermenilerin başına gelenlerin değil, çoğunluğun hıyanet diye gördüğü ve Ermenilerin aleyhine kullandığı şeylerin de unutulması demekti’ diyen tarihçi Lerna Ekmekçioğlu, bize Ermenilerin Mütareke yıllarındaki Türk karşıtı söylemlerini ve gerçekleşmeyen Büyük Ermenistan hayalinden sonra yeni Türkiye sınırları içinde kalan Ermenilerin kendilerine nasıl yeni bir aidiyet yaratmaya çalıştıklarını anlattı.


25 Nisan 2014 Cuma 12:18
 



Boğaziçi Üniversitesi’nde sosyoloji dalında aldığı lisans eğitiminin ardından, New York Üniversitesi’nde Tarih, Ortadoğu ve İslam Çalışmaları bölümlerinde doktora çalışması yapan ve 2010'da doktora tezini tamamlayan Ekmekçioğlu, şu anda Massaschussets Univeristy of Technology (MIT) Tarih Bölümü’nde yardımcı doçent olarak çalışmakta.
FOTOĞRAF: MİHRAN MANUKYAN
LORA SARI
lorasari@agos.com.tr
Savaştan önce, Osmanlı’daki Ermenilerin kolektif olarak bir Büyük Ermenistan hayali kurdukları söylenemez. Fakat söyleme göre, Ermeniler tehcir edilmeseydi Ruslarla birlik olup Türkleri arkadan vuracaklardı. Ermeniler hıyanet edemesin diye böyle bir politika uygulandı. Aslında Ermeniler o politika uygulandığı için bu hıyaneti yaptılar. 
‘Sus kızım, çocukların önünde konuşma’; büyürken dedemden duyduğum bir sözdü. Ermenilerin geçmiş hakkında konuşmayı reddetmeleri, unutmayı seçmeleri bana hep korkmak gibi gelirdi fakat Lerna Ekmekçioğlu’nun şu sözleri bana bir ihtimal daha olabileceğini gösterdi:  ‘Geçmişin unutulması yalnızca savaş yıllarında Ermenilerin başına gelenlerin değil, çoğunluğun hıyanet diye gördüğü ve Ermenilerin aleyhine kullandığı şeylerin de unutulması demekti.’ Türkiye Cumhuriyeti erken dönem tarihçisi Lerna Ekmekçioğlu, Tarih Vakfı ve Orient-Institut İstanbul’un birlikte organize ettiği ‘Osmanlı Cephesinde Yeni Bir Şey Var: Küresel Bir Savaş Hakkında İhmal Edilmiş Bakış Açıları, 1914-1918’ konferansı vesilesiyle geçtiğimiz haftalarda İstanbul’daydı. Bu konferansta ‘Kaçırma ve Kurtarma Politikaları: Savaş Sırası ve Sonrasında Ermeni Kadın ve Çocuklar’ konulu bir konuşma yapan Ekmekçioğlu, 11 Nisan’da da mezunu olduğu Boğaziçi Üniversitesi’nde ‘Birinci Dünya Savaşı ve Mütareke Yıllarında Ermeni ve Kadın Olmak’ başlıklı bir sunum yaptı. Cumhuriyet tarihine ‘hıyanet’ olarak kazınan; Ermenilerin Mütareke yıllarındaki Türk karşıtı söylemleri ve Büyük Ermenistan hayalini, feminist kadın dergisi Hay Gin'in bu dönemdeki rolünü konuştuğumuz Ekmekçioğlu, bize gerçekleşmeyen hayallerden sonra, yeni Türkiye sınırları içinde kalan Ermenilerin mecburen nasıl kendilerine yeni bir aidiyet yaratmaya çalıştıklarını ve bunun nasıl bir Türkleşmeyi içerdiğini anlattı. Anlaşılan Cumhuriyet Türkiyesi’nde ayakta kalabilmenin birincil kuralı istenmediğinizi bilerek, ikinci sınıf vatandaş olduğunuzu kabullenmek ve bir daha asla ihanet etmeyeceğinizi kanıtlamaktan geçiyordu.
·         Boğaziçi’ndeki konuşmanızda anlattığınız üzere, aslında tarihçi olmak gibi bir planınız hiç olmamış.
Tarih benim için, içinde Ermenilerin geçmediği, mümkünse iyi veya kötü geçmesini de istemediğim, zevksiz bir şeydi. Alenen adı ‘Milli Tarih’ olan kitaplarda, Ermenilerin I. Dünya Savaşı’nda nasıl temsil edildiğini zaten biliyoruz. Büyürken hiç Ermeni bir tarihçiye rastlamadım. Sarkis Seropyan, Yervant Gobelyan, Silva Kuyumcuyan, Ardaşes Margosyan gibi ‘amatör’ diyebileceğimiz, yani bu işten para kazanmayan Ermeni tarihçiler elbette vardı ve onlar bende bir tarih bilinci oluşmasına yardımcı olan insanlardır, ancak diğer türlüsü zaten kanunlar gereği mümkün değildi. 1924’teki Tevhid-i Tedrisat Kanunu’ndan sonra, Milli Eğitim Bakanlığı 1925 ve 26'da azınlık okulları ve yabancı okullara dair genelgeler yayınlıyor. Bunlar uyarınca, azınlık okullarındaki milli tarih, milli coğrafya ve Türk dili ve edebiyatı dersleri açıkça Türk olan öğretmenler tarafından verilmelidir deniliyor. Ve Türk’ten kasıt Türkiyeli olmak değil, açıkça etnik bir Türklükten söz ediliyor. Hatta 26’daki genelgede, ders verecek öğretmenlerin ‘milli bilince ve duygulara sahip olması’ gerektiği bile belirtiliyor. Bunların hepsini düşündüğümde, benim hiçbir zaman tarihçi olmak gibi bir hedefimin zaten olamayacağını ve sistemin bana bunu zaten benim istemim dışı öğrettiğini fark ettim.
·         İhtisas alanınız nedir?
 Mütareke döneminde ve Cumhuriyet kurulduktan sonra da İstanbul’da yaşayan Ermeni cemaatinin 1920’li yıllar ve 1930’lar başındaki durumuyla ilgileniyorum.   ‘Improvising Turkishness: Being Armenian in Post Ottoman İstanbul’ (Türklüğü Doğaçlama: Osmanlı Sonrası İstanbul’unda Ermeni Olmak) başlıklı doktora tezime Ermeni feministleri çalışma planıyla başladım, ancak Mütareke dönemi ve Lozan sonrası aynı Ermeni basın kaynaklarını taradığımda, daha geniş bir konunun karşısında durduğunu fark ettim. Ermeniler bu iki dönemde ‘Türk’ diye atıfta bulundukları gruplara karşı, birbirine tamamen zıt iki ayrı söylem geliştiriyor.
·         Dönemin koşullarına göre şekillenen iki zıt söylemden mi söz ediyoruz?
Evet, Mütareke döneminde, Ermeni basınında Türk karşıtlığı diyebileceğimiz bir durum var. O dönemin Ermeni basınında birbiriyle yarışan, kavga eden gruplar var. Ama hepsi, I. Dünya Savaşı’nda Ermenilerin başına gelenler ve bizim şimdi soykırım dediğimiz olaylara karşı tepkili. Öç alma isteği gibi düşünülebilecek bu durum hak ve adalet arayışı olarak da görülebilir. Hakkı olan adaleti Osmanlı’dan alamayacaksa, Avrupalı güçlerden alabilme isteği var.  Her şeye rağmen yaşama, çoğalma, büyüme isteği ve iradesi var. Bu dönemde Patrikhane zaten Paris’teki Ermeni Delegasyonu’yla sıkı bir işbirliği içerisine giriyor. Ermenilerin politik hayatı da canlı, dört tane parti var.  Bu partiler İstanbul’da aktif vesaire. Ancak 1922’de Kemalistlerin İstanbul’a gelmesiyle, işgalci birliklerle işbirliği yapan ve Büyük Ermenistan’ın kurulması için aktif olarak çalışmış Ermenilerin büyük bir kısmı kaçıyor. Özellikle İzmir’deki şiddet ve yangın gibi olayların İstanbul’da tekrarlanacağı korkusuyla, panik halinde terk ediyorlar İstanbul’u. gidiyorlar. Patrik Zaven, Kemalistlerin İstanbul’daki ilk temsilcisi Refet Bele’nin teşvikiyle, kendi cemaatinin güvenli yaşayabilmesi olasılığını bir nebze arttırabilmek için gizlice şehri terk ediyor. Kalanlar, hemen söylem değiştirmeye başlıyor.
·         Sözünü ettiğiniz ‘Türklüğü doğaçlamak’ da bu noktada mı başlıyor?
Bazı şeylerden yoksun kalacaklarını bilerek Türkiye’de yaşamaya karar veren Ermeniler, bir şekilde hayatlarını devam ettirmeleri gerektiğini görerek, şimdilerde Türkiyelilik diyebileceğimiz bir Türklük kavramı yaratıyorlar. Biraz deneme yanılma yoluyla oluşturuyorlar bunu. Ermenilerin koca Osmanlı tarihinde zımmilik geçmişleri var, bu sebeple de bildikleri bir replik var; nasıl hem ikinci sınıf vatandaş olup, hem de bu muameleyi gördüğü halde mutlu, rahat ve zengin yaşandığının pratiklerini biliyorlar. Seküler ve demokratik olduğu iddia edilen bir devlet içerisine o hafızayı taşıyorlar. Özellikle 1925’ten sonra, Ermeni basınında sıkça rastlanan tema sadakat oluyor. Millet-i sadıka söylevine geri dönülerek, ortada bir ihanet varsa bu ihaneti yapanların zaten kaçtığı, cezalandırıldığı, öldürüldüğü söylenerek, kalanların sadık olduğu vurgulanıyor. Kendi kabuğu içerisinde rahat edebilme duygusu geliştiriyorlar ve ben buna Türklüğü doğaçlamak diyorum.
·         İstenmediklerini bildikleri halde bir hayatta kalma çabası denilebilir mi bu duruma?
Evet. Türkleştirme ve Cumhuriyet’in ayrımcı politikaları sebebiyle Lozan sonrası kurulan Türklük içerisinde Rumlara ve Ermenilere yer yok. Öncesinde olanlardan dolayı yok. Lozan sonrasındaki belgeleri okuduğumuzda, Türkiye’de mümkün mertebe hiçbir Hıristiyan’ın, özellikle Rum ve Ermenilerin kalmasının istenmediği çok açık. Mübadele’de İstanbul dışındaki Rumların çoğu gönderiliyor. Türk delegasyonu istemediği halde, patrikhaneler yalnızca dini işlevleri muhafaza edilerek kalabiliyor. Ermeniler de mübadele edebilecekleri bir yer bulunmadığı için kalıyor zaten. 1922’de Bakanlar Kurulu’nun hazırladığı, Lozan’a gidecek protokolde ‘Azınlıklar: Esas mübadeledir’ ibaresi yer alıyor. Ama Ermeni’yi kiminle değiştirsin? Ruslarla zaten imzalanan bir anlaşma var, onları işin içine katmak istemiyorlar. Yani, İstanbullu Ermenilerin hikâyesi, istenmedikleri belli olan ve bunu bilen ancak görmezden gelen bir grubun, evim dediği yerde kalmak için verdiği çabanın hikâyesi bence.
·         Seküler bir devlet, ideal yapısı gereği Ermenilere daha sıcak gözüküyor mu peki?
Yeni Türkiye laiklik yoluna girince, Ermeniler için umut doğuyor. Mustafa Kemal çok seviliyor mesela. Artık Türkler de medenileşiyor gibi bir algı oluşuyor. Çünkü Ermeni aydınlar için medeni olmak, çoktan Batılı olmakla eş. Mustafa Kemal ve etrafındakilerin de bu tarz bir algıyı benimsemiş olmaları ‘geçmiş, geçmişte kalmalıdır’ duygusunu doğuruyor. Soykırım veya daha önceki kıyımlar olsun, bunların hepsi dini duygularla yapılan kötülükler olarak görülüyor. Mesela Abdülhamid kötü adam ilan ediliyor. Kemalizmin kendine kurduğu tarih anlatısını Ermeniler de seviyor. Çünkü Kemalizmin Osmanlı karşıtlığı, Ermenilerin kendilerini o toplumun bir parçası haline getirebilmelerine yarıyor. Ayrımcılığı da pek umursamıyorlar, çünkü zaten Mütareke yılları dışında hep yaşamışlar bunu.

 
Hay Gin suç ortağı oluyor ·         Ermeni kadın yazarlarla ilgili çalışmalarınız çerçevesinde, Ermenice bir kadın dergisi de yer alıyor. Hay Gin (Ermeni Kadını) 1919-1933 yılları arasında, Hayganuş Mark’ın öncülüğünde çıkan bir dergi. Nasıl bir yayın politikası var derginin?
Kaçırılan Ermeni kadın ve kız çocukları, bir devlet politikası. Devşirme, beslemelik, evlatlık anlayışı zaten yaygın. Herkes başka bir yerden gelen çocuğu hanesine alıp asimile etmeye alışkın. Kadınlar da rahimleri olduğu için değerli, öldürülmelerine gerek yok. Ermeni çocuklar doğuracaklarına, Müslüman çocuklar doğurup Müslümanlığa kazandırılabilirler. Bu sistematik soykırıma dair belgeler, Osmanlı Başbakanlık Arşivleri tarafından Osmanlı’da Ermenilerle ilgili bastıkları kitapların içerisinde yayımlanıyor. 
Mark kendini açıkça feminist olarak nitelendiren bir kadın. Hay Gin, adı üstünde bir kadın dergisi. Hay Gin’in de mütareke zamanı ve sonrasındaki politikalarında büyük farklar var. İki dönemde de, kadınsı muhabbetler diyebileceğimiz; moda, yemek ev düzeni gibi ortak konular var. Hay Gin, yeni, idealize bir burjuva Ermeni kadını yaratmaya çalışıyor. Ermeni feminizminin 1870’lerden gelen, aydın, ilerici, halkını eğiten, Batılılaşmış, Batılı diller bilen, aynı zamanda evinin de kadını olan bir kadın tahayyülü var. Hay Gin savaş sonrasında, dejenere olmamış ancak geri kafalı da olmayan Ermeni kadını idealini devam ettiriyor. ·         Hay Gin’de de mütareke yıllarında Türk karşıtı söylemlere rastlıyor muyuz?
Hayganuş Mark politik bir partiye üye değil. Savaş öncesinde gayet yumuşak bir söyleme sahip, Türk karşıtlığı yok, sadece Ermeniliği korumak ve Ermenilik içerisinde feminizm gibi konularda yazıyor. Ancak savaş sonrasında, Ermenilerin 1916’dan beri sistematik olarak yok edildiğini de bildiğinden söylemi değişiyor. Mütareke döneminde politikleşiyor. 1919’da Hay Ganants Liga (Ermeni Kadınları Birliği) diye bir kurum kuruluyor ve Hay Gin bu kurumun yayın organı olarak ortaya çıkıyor. Hay Ganants Liga’nın amaçlarından biri, Paris Konferansı’ndaki Ermeni Delegasyonu’na kadın ağzıyla destek vermek ve propaganda faaliyeti yapmak. Ermeni kadınları işgal kuvvetlerinin partilerine  katılıp, orada Büyük Ermenistan’ı kurma çalışmaları yürütüyorlar. Bu örgütü, savaş zamanında Müslüman hanelerine kaçırma yoluyla geçmiş kadın, kız ve çocukların geri alınmasında, alınanların evlendirilmesi veya evlatlık verilmesi operasyonlarında  yer alacak hayırseverleri bulmak için kullanıyorlar. Dergide, kadınlarımızı kızlarımızı geri alacağız minvalinde yazılar çıkıyor. Anti-militarist de değiller. Kâzım Karabekir’e karşı savaşan Ermenistan birliklerine Hay Gin tarafından Noel'de paketlerce hediye gönderilmeye çalışılıyor. Ancak onlar gönderene kadar, Karabekir’in ordusu ortada hediye gönderecek asker bırakmıyor.
·         Lozan’dan sonra neler oluyor Hay Gin’e?
Lozan’dan sonra Hay Gin’de çalışanların çoğunun kaçmasına rağmen, Hayganuş Mark gazeteci olan eşi Vahan Toşikyan’la birlikte İstanbul’da kalma kararı alıyor. Hâlâ düşünüyorum neden gitmediğini, çünkü kalarak büyük bir risk alıyor. Mark başlarda, üzgün bir tonda burada kalacaklarını, Ermeniliğin İstanbul’da devam etmesi gerektiğini söylüyor, ‘Her şeye rağmen İstanbul bizimdir’ gibi cümlelere yer veren yazıları var. Fakat zamanla laiklik sever, Türklük sever, şikâyetçi olmayan bir dil benimsiyor. Yaşanan ayrımcılıklara Hay Gin’de yer verilmiyor. Geçmişte hiçbir şey olmamış gibi davransa da, zaman zaman Ermeni yetimlerinin durumundan da söz ediyor.  ‘Biz yaslı bir toplumuz’, ‘Dünyanın her tarafına dağılmış bir grubuz’ gibi bazı kodlamaları var Hayganuş Mark’ın. Fakat daha önceki yazılarında görülen talan, zulüm, Büyük Felaket gibi 1915’e atıfta bulunan ifadelerin hepsi kayboluyor. Hay Gin 1933’te, mütareke zamanında yayımlanan yazılar sebebiyle kapatılıyor. Mark’ın 1954’te yazdığı anılarında, ne savaş yıllarından ne mütareke yıllarından, ne de Varlık Vergisi sırasında çektiklerinden bahsediyor.
·         Ermeni feminist hareketi nasıl değişiyor bu konjonktürde?

1930’lardan itibaren kadınlara tanınan haklar sonrasında Hayganuş Mark, Türk kadınlarını bu hakları elde ettikleri için tebrik ediyor, sanki kendisi o hakkı edinmemiş gibi. Hatta Patrikhane’yi ataerkil olmakla suçlayarak,  ‘Bakın Türkler bile kadınlara hak verdiler, siz Patrikhane olarak biz kadınlara nasıl hak vermezsiniz’ diyerek ayıplıyor. ·         Hay Gin’in feminizminden söz ediyoruz fakat tüm bu kurtarma operasyonlarında Hay Gin’in ‘Büyük Ermenistan’ ideasını kadınların isteklerinden daha öne koyduğu görülüyor.
Evet bu dönemde'Hay'lık (Ermenilik) 'Gin'likten (kadınlıktan) önce geliyor. Hay Gin, tecavüzle, zorla hamile kalan kaçırılan kızların kürtaj yaptırmasını istemiyor. Patrik Zaven der Yeğiayan, Ermeni yetimlerinin ve kadınlarının kurtarılma hakkının verilmesiyle, Vorpahavag dediğimiz kurtarma operasyonlarını başlatıyor. Patrikhane’nin yetimleri ve kadınları toplama kampanyası, anaerkil bir yapıda işliyor. Babalar Müslüman olsa bile, çocukların annesi Ermeni’yse, o çocuklar Ermeni’dir politikası güdülüyor. Tabii Patrikhane’nin bu anaerkil yapısını savaş öncesinde ve sonrasında göremiyoruz. Sadece kurtarma operasyonları süresince, kurtarılan hamile kadınlar için geçerli bir durum. Bu hamile kadınlara çok iyi bakılıyor, Anderunç yeridasart mayrer’in (Sahipsiz genç anneler) kaldığı bu koğuşa kapatılan hamile kadınlar, doğurmak istemeseler bile bu koğuşta zorla doğurtuluyor. Bir sürü kadın, düşmanın veya tecavüzcünün çocuğu olarak gördükleri bu çocuklara doğursalar dahi bakmak istemiyor. Kürtaja izin alamadığı için intihar eden, bebeklerini öldüren veya bilerek bakmayan ya da bebekleri öldüğünde sevinen anneler var. Hay Gin bir çeşit suç ortağı oluyor. Hay Gin yazarlarından Zaruhi Kalemkeryan’ın 1926’da New York’ta kaleme aldığı anılarında ‘Bize sığınan ve kürtaj olmak isteyen bir kadını, hamileliğinin sekizinci ayında, bebeğe zarar vermemesi için Şişli’deki koğuşa yatırdık’ diye bir cümle geçiyor. Bu kadın kapatıldığı koğuşta sağlıklı bir oğlan bebek doğuruyor. Ama birkaç saat sonra kendini asarak intihar ediyor. Ermeni nişanlısının önünde ona tecavüz eden, sonra da nişanlısını öldürüp onu kaçıran bir adamdan olan çocuğa annelik yapma fikrine katlanamıyor.

 
‘Soykırım olduğuna dair kanıt teşkil eden belgeleri yayınlamışlar’ ·         Tezinizin bir bölümünde de kaçırılan Ermeni kadın, kız ve çocuklarla ilgili çalıştınız. Öldürmek daha kolayken neden kaçırmakla, asimile etmekle uğraşıyorlar?
Bu tesadüfi ya da doğal bir durum değil, bir devlet politikası. Devlet ya da 3-5 kişilik küçük İttihatçı grup, çok da ırkçı bir zihniyete sahip olmadıkları için, kadın ve çocukları da önemsiz gördüklerinden onları öldürmektense asimile etmeyi daha uygun buluyorlar. Devşirme, beslemelik, evlatlık anlayışı zaten yaygın. Herkes başka bir yerden gelen çocuğu hanesine alıp asimile etmeye alışkın. Kadınlar da rahimleri olduğu için değerli, öldürülmelerine gerek yok. Ermeni çocuklar doğuracaklarına, Müslüman çocuklar doğurup Müslümanlığa kazandırılabilirler. Bu sistematik duruma dair benim ‘transfer belgeleri’ dediğim türden belgeler, Osmanlı Başbakanlık Arşivleri tarafından Osmanlı’da Ermenilerle ilgili bastıkları kitapların içerisinde yayımlanıyor. Soykırım konusunu pek çalışmadıkları buradan da belli oluyor, çünkü soykırımın tanımları içerisinde ‘çocuk ve kadın transferleri’ de var. ‘Müslümanlaştırılmış Ermeniler’ konferansında, Taner Akçam’ın da söz ettiği üzere, ‘Bir şey holokosta benzemiyorsa soykırım olamaz’ mantığı güdüldüğünden, soykırım olduğuna dair kanıt teşkil eden belgeleri yayımlamışlar. Hâlbuki soykırım tanımına baktığımızda ‘Bir grubun kendi içinde yeniden doğumlarını engellemek soykırım teşkil ediyor’ anlamında bir ifade var.
·         Patrikhane’nin ‘kurtardığı’ kadın ve çocuklara karşı İttihatçılara benzer bir politikayla yaklaştığını söyleyebilir miyiz?

 
Kaynak: ‘Osmanlı Belgelerinde Ermeniler’, 1915–1920
(Ankara: T. C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanliği, 1994), 141–42.
Evet, bu kadın ve çocuklar Büyük Ermenistan ideasının gerçekleşebilmesi için son derece önemli.  Wilson Prensipleri’yle ulusların kendilerini tayin etme hakkı mantığına göre, sayısı olmayana memleket yok.  Bir yerde ne kadar popülasyonun varsa, o yerin o kadar senin olma hakkı var.  Şimdi Ermenilere göre, o bölge Ermenistan ama fiilen sayı yok. Amaç nasıl olursa olsun sayıyı arttırmak. Patrikhane kendi öz iradesiyle gidip Müslümanlığa dönen birini zaten geri getirmiyor. Fakat kaçırılan kadınların Müslümanlığa dönmek ya da Müslüman bir hanede yaşamak seçimleri olmadığı için, şimdi de seçmeye hakları olmamalı diye düşünüyor. Onlara doğru çocuk üreteceğine bana doğru üretsin diyor. ·         Mütareke yıllarındaki Türk karşıtlığını ve Büyük Ermenistan ideasını resmi tarihin de adlandırdığı gibi bir hıyanet olarak görmek mümkün mü?
Savaştan önce, Osmanlı’daki Ermenilerin kolektif olarak toptan bir Büyük Ermenistan hayali kurdukları söylenemez. Ermenilerin, 19. yüzyıl ortalarından itibaren başlarına gelenleri düşündüğümüzde, güvende yaşama hissiyle bu hayali kuranları da anlamak mümkün. Fakat söyleme göre, Ermeniler tehcir edilmeseydi Ruslarla birlik olup Türkleri arkadan vuracaklardı. Ermeniler hıyanet edemesin diye böyle bir politika uygulandı. Fakat aslında Ermeniler o politika uygulandığı için bu hıyaneti yaptılar, öncesinde öyle bir planları yoktu. Bu duruma İngilizce de ‘self fulfilling prophecy’ denir, yani kendi kendini gerçekleştiren kehanet. Savaş sonrasında olan bir şey, savaş sırasında yapılan Ermeni Soykırımı’nı tarih sayfalarında meşru kılmak için kullanılıyor. İşte tam da bu sebeple tarihi her yönüyle konuşmamız gerek. Ermeniler yalnızca kurbanlar değil, tarihsel aktörlerdi aslında. Tabii ki Ermeniler, Büyük Ermenistan’ı kurmak istediler, bunu doğal olarak istediler.  Başlarına gelenlere cevap vermeye, o dönemdeki politik bağlamda bir yurt hayali, bir ulus devlet hayalini kurmaya hakları vardı. Kendilerini artık güvende hissedebilecekleri, bir daha böyle bir şeyin tekrarlanmayacağını umdukları bir devlet istediler. Zaten herkes böyle bir devlet kurmak istiyordu. Ermeniler başarısız oldu. Mütareke yıllarının ‘Türk düşmanlığı’ ise kalanlar için hep onların kafasına vurulan bir değnek olarak kaldı. Onlar da doğal olarak bunu unutmayı ve unutturmayı seçtiler.
http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=sadakat-hiyanet-cikmazinda-ermenilik&a…
_________________
Emeğe saygılı olun, alıntılarınızda link gösterin ...


Revenir en haut
IRA
Modérateur
Modérateur

Hors ligne

Inscrit le: 03 Nov 2013
Messages: 842
Point(s): 2 326
Moyenne de points: 2,76

MessagePosté le: Mar 29 Nov 2016 - 18:19
MessageSujet du message: Osmanlı'da Ermeni Medyası
Répondre en citant

BÂBIÂLİ KÜTÜPHANESİ
Sultan Abdülhamid, Bâbıâli Kütüphanesi’ne alınacak kitapların tespiti ve tedarikiyle yakından
ilgilenmiştir. Yeni basılan kitaplardan Yıldız Kütüphanesi’ne birer nüshası gönderilmesi kuralı, Bâbıâli
Kütüphanesi’ne de teşmil edilmiş, daha temel atılmadan onlarca kitap Bâbıâli’ye gelmeye başlamıştı. Şubat
1893 tarihli bir belgeye göre, beşer tane satın alınan kitaplardan üçü Mâbeyn-i Hümâyun, Bâbıâli ve Beyazıt
kütüphanelerine, biri Maarif Nazırı’na verilmiş, biri de Teftiş ve Muayene Encümeni’nde kalmıştır. Yine 1893
yılında Padişah, tahta çıktığı 1876’dan itibaren basılmış olan kitaplardan seçme yapılarak, yüzde 25 indirimle
üçer takım satın aldırmış, bunların birer takımı Bâbıâli Kütüphanesi’ne tahsis edilmiştir.


_________________
Tzourou Ira
Athens
Constantinople


Revenir en haut
IRA
Modérateur
Modérateur

Hors ligne

Inscrit le: 03 Nov 2013
Messages: 842
Point(s): 2 326
Moyenne de points: 2,76

MessagePosté le: Mar 29 Nov 2016 - 18:39
MessageSujet du message: Osmanlı'da Ermeni Medyası
Répondre en citant



https://istihbaratveanaliz.files.wordpress.com/2016/05/kitaplk-tarihimizden…
_________________
Tzourou Ira
Athens
Constantinople


Revenir en haut
IRA
Modérateur
Modérateur

Hors ligne

Inscrit le: 03 Nov 2013
Messages: 842
Point(s): 2 326
Moyenne de points: 2,76

MessagePosté le: Ven 15 Déc 2017 - 20:55
MessageSujet du message: Osmanlı'da Ermeni Medyası GAVROŞ ԿԱՎՌՕՇ
Répondre en citant



Osmanlı Devleti’nde batı dünyası ile ilk temas edenler Musevi, Rum ve Ermeni azınlıklar olmuştur. Bu durum basın konusuna da etki etmiştir. Osmanlı egemenliği altında yaşayan Ermeniler matbaa konusunda erken davrandıkları gibi sonraki dönemde basın alanında da önemli rol oynadılar. Birçok gazete yayınladılar, çok sayıda matbaanın sahibi oldular. II. Meşrutiyet’in ilk yedi ayında Ermenice 34 gazete yayınlanmaktaydı. Ortamdan yararlanmak isteyen gayrimüslim tebaadan Ermeniler, 1914 yılına kadar hemen hemen yaşadıkları bütün şehirlerde gazete çıkardılar. Aynı şekilde hiciv gazeteleri de yayınladılar. Hiciv gazetelerinin bazıları Ermenice yayın yapmaktaydı. Bu türden yayınların içerisinde en fazla ses getirenlerden biri Gavroş gazetesi idi. Gazetenin, mesul müdürü, diğer yönetici ve yazar kadrosu genelde Ermeni vatandaşlardan oluşmaktaydı.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Anahide Ter Minassian, “Ermenice Süreli Yayın Gavroş’ta Hiciv Çizimleri”, Ermeni Kültürü ve Modernleşme içinde, çev. Sosi Dolanoğlu, istanbul: Aras, 2006)

Hayatın ritminin hızlandığı, siyasi ve toplumsal meselelerin karmaşıklaştığı, sözün ve yazının artık eski ağırlığının olmadığı dönemlerde, mizah, yergi, taşlama bam tellerine daha çok basar, kendini daha çok dinletir. Toplumların büyük badirelerden geçtiği zamanlarda, mizah çelişkileri keskinleştirir; kralın, siyasetçinin, muktedirin, din adamının, bezirgânın aslında çıplak olduğunu anlatır. Tartışmalar, kavgalar bizi sarp kayalıklara doğru sürüklediğinde, dönüp mizahın insanı ferahlatan gölgesine sığınırız.

Ekim 2008’de, Agos’ta altı ay boyunca cemaat vakıflarının yöneticileriyle yapılan dizi söyleşilerin sonunda bir değerlendirme yazısı yazmış, Ermeni vakıflarının en temel sorununun, yöneticilerin birbirlerine ve Ermeni toplumuna karşı beslediği güvensizlik olduğunu söylemiştik. O ana kadar Agos muhabirlerinin ısrarlı söyleşi taleplerini geri çeviren Üç Horan Vakfı Başkanı Apik Harabetoğlu, hemen kendine yakın bulduğu gazeteye bir söyleşi vermiş, ne kadar güvenilir olduğunu ispatlamaya çalışmıştı.

O zaman aklımıza, Ermenice taşlama edebiyatının en keskin kalemi Hagop Baronyan düşmüştü. Baronyan (1843-1891), unutulmaz eseri ‘Azkayin Çoçer’de (Milli Kodamanlar), Ermeniler arasında amiraların korku saldığı, “Bir amiranın mendili hakkında dahi kötü söz söylersen, göksel hükümranlığa karşı gelmiş olursun” düşüncesinin hâkim olduğu zamanları anlatıyordu. Baronyan’dan önceki nesil, verdiği mücadeleyle amiraları ve mendillerini tarihin tozlu raflarına kaldırmıştı. Bugün maddi güçleri sayesinde amiralığa özenenleri de, er ya da geç, aynı hazin son bekliyor.

Üç Horan meselesinin kabak tadı verdiğinin farkındayım. Gelin bu hafta seçim hilelerini, tazminat davalarını, yolsuzlukları bir yana bırakıp eski bir yola sapalım, Baronyan’dan sonraki kuşağın mizah ustalarından birini, Yervant Tolayan’ı ve onun meşhur Gavroş’unu anımsayalım.


Gavroş’un ‘Güzel Çağ’ı

1884’te Beyoğlu’nda doğan, kötü bir tiyatro oyuncusu, ama iyi bir mizah yazarı olan Yervant Tolayan’ın Ermenice mizah dergisi Gavroş’un macerası, belki de her şeyden çok, mizahın esasında bir saldırı değil savunma aracı olduğunu anlatır. Osmanlı Ermenilerinin trajik sonunun yaklaşmakta olduğu yıllarda, siyasi alanda darbeler art arda gelirken, Gavroş, tam da Freud’un “acıdan tasarruf” dediği şeyi yapmaya çalışarak, gerçekliğin dayattığı acıları yaşamayı reddederek, o darbelerin bile bir zevk alma fırsatına dönüşebileceğini gösterir. Gavroş’un mizahı, zalimin yüzüne karşı savrulan kahkahadır. işkenceciyi en çok ‘gıcık’ eden şey de, işkence görenin kahkahası değil midir?
Anahide Ter Minassian, 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından 1914’te I. Dünya Savaşı’nın başlamasına dek, Osmanlı imparatorluğu’nda on sekiz Ermenice mizah gazetesi tespit eder. Vahan Papazyan’ın Zig-Zag’ı (daha sonra Fru-Fru), Aram Andonyan’ın Okkabaz’ı ve Kharazan’ı (Kırbaç), Yervant Odyan’la Krikor Torosyan’ın Garapnad’ı (Giyotin), Andonyan’la Odyan’ın Gigo’su (daha sonra Zurna, Kindo, Hugo), Torosyan’ın Hi-hi-hi’si ve Guguk’u, Paylag Kolancıyan’ın Sa-ta-na’sı (Şey-tan), V. Kürkciyan’ın Mimos’u bunlardan bazılarıdır.

31 Temmuz 1908’de yayına “Boş sözlerle kaybedecek vaktimiz yok!” diye hava basarak başlayan Gavroş, Abdülhamit istibdadından kurtulmuş olmanın verdiği ferahlığın tadını çıkarıyordu: “Eskiden, bir gazete yayımlama izni elde etmek için izzet Paşa’ya, Tahsin Paşa’ya, ?erif Paşa’ya ve paşa olmayan bir dizi namussuz ve çapsıza 100 lira rüşvet vermek gerekirdi. (...) El, ayak ve başka şeyler öpmek gerekirdi. Eğilmek, selamlamak, sessizce dalkavukluk etmek, sonra da bir ila beş yıl arası beklemek ve bu arada yaşlanmak ve ölmek gerekirdi.”
Ermeni Kilisesi’nin ruhban sınıfındaki yozlaşmışlığı keskin bir şekilde eleştiren Gavroş’un dilinden patrikler, gatoğigoslar, piskoposlar hiçbir zaman kurtulamadı. Anarşist bir üslupla Ermeni partilerine ve “devrimcilere” verip veriştiren Gavroş, zaman zaman, gücü yettiğince, ittihatçılara ve Hürriyet ve itilafçılara da muhalefet etti. istanbul’un sorunları, doğal afetler, savaşlar ve kadın meselesiyse, sık sık ele aldığı konular arasındaydı.
Gavroş, siyasi cesareti ve özgün kalemiyle kısa zamanda büyük üne kavuşsa da, sonraki yılların inişli çıkışlı siyasi ortamında, yayın çizgisinde çeşitli kırılmalar yaşayacaktı. 1913’ten sonra ittihat ve Terakki’nin iktidarını sertleştirmesi ve basına sansür uygulamasıyla, Osmanlı siyasi arenasına ilişkin konulardan uzak durmaya ve Ermeni toplumunun günlük meselelerine eğilmeye başladı.
Anahide Ter Minassian’ın, 1914 Savaşı’nın hemen öncesine dair şu cümleleri, Gavroş’un mizahının gelip dayandığı yeri çok güzel anlatır: “Birinci Dünya Savaşı’nın arifesinde, ufukta tehditler yoğunlaşırken, Gavroş’u istila eden kadın ve hovardalık, sefahat konuları, sahte bir ‘Belle Epoque’ (Güzel Çağ) havası yaratır, ya da, belki de, her Belle Epoque gibi, dünyanın sonunu haber verir.”
Yanlış zamanda yanlış yerde
Gavroş, savaş yıllarında, düzensiz de olsa, elbette çok daha yumuşak bir üslupla yayımını sürdürdü. istanbul’da 1925’e dek direnen Tolayan, bu tarihte, Takrir-i Sükûn Kanunu’nun gölgesi altında Gavroş gibi bir yayını sürdürmenin imkânsız hale gelmesi nedeniyle dergisini kapatmak zorunda kaldı ve Paris’e göçtü.



Yervant Tolayan ve Gavroş, istanbul’da katliamlardan uzak olsalar da, Ermeni halkının yaşadığı büyük trajediden paylarına düşeni aldılar; hikâyeleri kolay son bulmadı. Umuttan umutsuzluğa, yokluktan sürgünlüğe savrulan Gavroş, 1926’dan itibaren, kendisine tamamen yabancı bir ortamda, Paris’te yeniden yayımlanmaya başladı. Gurbetteki bir hiciv gazetesi olarak, mülteci duruma düşmüş, yerinden yurdundan edilmiş halkına sesini duyurmaya, onları güldürüp acılarını biraz olsun unutturmaya çalıştı. “ikinci bir hayat soluğu” aramaktaydı, fakat onu bulamadan ilhamı tükendi.

Pek çok Ermeni göçmen gibi sürgünlüğün geçici olduğuna inanan, Avrupa’daki ‘Beyaz Kırım’ın, yani asimilasyonla gelen erimenin, Ermeni halkının sonunu getireceğini düşünen, bir yandan da maddi sıkıntılarla boğuşan Tolayan, 1936’da bu kez Sovyet Ermenistanı’na göç etti. Tam da Stalinist tasfiye döneminde...

Bu, onun ve Gavroş’un sonu oldu. Sovyet rejimi, hayatını, gördüğü çarpıklıklıları kalemine dolamak üzerine kurmuş bu güzel adamı, başka pek çoklarına yaptığı gibi, 1937’de ‘kaybetti’.
Parıs 1936 Son sayılardan



******************************************************************************
Dip Not
Aleksandr Saruhan
Harp sonrası bir İngiliz şirketinde bulduğu işle yetinmek istemeyen Saruhan, çizdiği ilk karikatürü elden götürmeye cesaret edemeyip “Gavroş” dergisi editörü Yervant Tolayan’ın posta kutusuna attı gizlice. Yayımlanan karikatürü ve Tolayan’ın kendinde gelecek gördüğü için verdiği maddi manevi destek İstanbul’da yayımlanan belli başlı dergi, gazete ve yıllıklarda hatta ABD’de karikatürlerinin yayımlanmasına neden oldu.
_________________
Tzourou Ira
Athens
Constantinople


Dernière édition par IRA le Mer 24 Jan 2018 - 16:58; édité 1 fois
Revenir en haut
IRA
Modérateur
Modérateur

Hors ligne

Inscrit le: 03 Nov 2013
Messages: 842
Point(s): 2 326
Moyenne de points: 2,76

MessagePosté le: Ven 15 Déc 2017 - 21:01
MessageSujet du message: Osmanlı'da Ermeni Medyası
Répondre en citant

Ermenice gazetelerde İttihatçı paşaların akıbeti
Zakarya Mildanoğlu 13.12.2016

1913 darbesi ve sonrasında, Ermeni Soykırımı’nın baş mimarları Enver, Talat ve Cemal Paşa ve eli kana bulanan şürekası 1918’de yurtdışına kaçtı. Bu kaçışın nasıl gerçekleştiği, dönemin Ermeni basınına yansıyıp yansımadığı ya da nasıl yansıdığı konusunda 1915 sonrasında yayına yeniden başlayan ilk Ermenice gazetelerden biri olan Joğovurt (Halk) gazetesinin üç sayısı bize mihmandarlık edecek.
Temmuz 2016 darbe girişimi ardından yurtdışına kaçışlar ve sığınma taleplerine ilişkin pek çok haber yayınlandı. Bu kaçışların hangi yollarla, araçlarla gerçekleştiği gibi bilgiler de satır aralarında yer aldı. Bu topraklar yurtdışına kaçışlara hiç yabancı değil. Osmanlı’nın istibdat döneminde de pek çok muhalif aydın soluğu Paris, Londra ya da Berlin’de almıştı. Ermeni siyasi parti yöneticilerinin, aydınlarının biyografileri okunduğunda Ermenilerin de bu durumdan azade olmadığı görülür.

Bu topraklar darbelere yabancı değil. Amacımız Türkiye darbeler tarihini ele almak değil elbette. Sadece belli bazı kilometre taşlarını belirtmekle yetineceğiz. İlki 1913’te Enver Bey ve Talat Bey’in başını çektiği bir grup İttihat ve Terakki üyesince düzenlenen askerî darbe. Ardından daha yakın tarihlerde, her on yılda bir gerçekleşen 1960, 1970, 1980 askeri darbeleri ve kitlesel boyuta varan yurt dışına kaçışlar, sığınmalar…

1913 darbesi ve sonrasında, Ermeni Soykırımı’nın baş mimarları Enver, Talat ve Cemal Paşa ve eli kana bulanan şürekası 1918’de yurtdışına kaçtı. Bu kaçışın nasıl gerçekleştiği, dönemin Ermeni basınına yansıyıp yansımadığı ya da nasıl yansıdığı konusu, bir Ermenice gazetenin manşetten verdiği ‘Paşalar Kaçıyor’ haberini görmemle dikkatimi çekmeye başladı.

Bu paşaların nasıl kaçtığı konusunda az da olsa bilgiye sahiptim, ancak 1915’in üzerinden henüz üç yıl gibi kısa bir süre geçtikten sonra, kaçışların Ermenice gazetelere yansımış olabileceği aklımdan geçmezdi doğrusu.

Ermenice gazeteler kendi haberlerinin yanında, dönemin Türkçe gazete sayfalarında yer alan bu kaçışa ait bilgilere, resmi açıklamaları da tercüme ederek yer vermiş.

Enver, Talat ve Cemal Paşa’nın 1 Kasım 1918 tarihinde yurtdışına kaçışlarının dönemin Ermeni basınına nasıl yansıdığı, hangi bilgilerin yer aldığı konusunda, 1915 sonrasında yayına yeniden başlayan ilk Ermenice gazetelerden biri olan Joğovurt (Halk) gazetesinin üç sayısı bize mihmandarlık edecek.

Bu vesileyle Ermenice süreli yayınların, araştırmacılar için oldukça zengin bir kaynak oluşturduğunu sergilemek istiyoruz. Bu konunun gazetenin daha sonraki sayılarında devam ettiğini belirterek, bu toprakların tarihinin Ermenice kaynaklara bakılmaksızın anlatımının hep eksik kalacağını bir kez daha hatırlatmak isteriz.

Soykırımın kayıp gazeteleri
Ermeni Soykırımı’yla birlikte bütün Ermenice gazeteler de bir anda susturulmuş, yüzlerce Ermenice yayın bir anda karanlığa gömülmüştü. Yazar ve çizerlerinin tümüne yakını 24 Nisan sabahı tutuklanmış, o karanlık yolculuğa çıkarılmış, çoğu Der Zor’a varamadan Ankara civarında katledilmişti. Ermenice süreli yayınlarının tekrar ayağa kalkması ancak aradan üç dört sene geçtikten sonra mümkün oldu. İstanbul’da 1909 yılında yayına başlayan, Rupen Zartaryan, Hagop Cololyan, E. Agnuni, H. Şahrigyan, K. Parseğyan, P. Şahbaz, K. İpekyan gibi pek çok Ermeni aydının çalıştığı günlük ‘Azadamard’ (Özgürlük Kavgası) gazetesi de 1915’te karanlığa gömüldü. Yazarlarının pek çoğu katledilmiş olmasına rağmen 1918 yılı Kasım ayında ‘Artaramard’ (Adil Mücadele) başlığıyla tekrar yayına başlayan gazete,12 sayısı yayınlandıktan sonra yasaklandı. Bu kez de yayınına ‘Ariamard’ (Cesur Mücadele) başlığıyla devam etti. Bu yayının da ömrü fazla olmadı. İki hafta sonra sansür kurulu bu gazeteyi de yasakladı. Sansürden çok çekmiş olan Ermeni aydınları, yayıncıları, direnmenin yöntemlerini de öğrenmişti. Aralık 1918 sonuna doğru bu yayını ‘Cagadamard’ (Muharebe) başlığıyla devam ettirdiler. ‘Azadamard’ düşe kalka pek çok farklı başlıkla yayınını 1937 yılına kadar devam ettirdi.

1918’de ‘Joğovurt’ (Halk); Dikran Zaven’in başyazarlığı ve müdürlüğü ve M. Sancakçıyan imtiyaz sahipliğinde günlük siyasi ve toplum gazetesi olarak yayına başladı. Joğovurt gazetesi de rahat yüzü görmedi. Sansür kurulunun gözü hep bu gazetenin üzerinde oldu. Cezalar, kapatmalar birbirini izledi. Bu topraklardaki sansür tarihi açısından da eşsiz zenginlikte bir kaynak olan gazete, ‘Joğovurti Tzayn’ (Halkın Sesi), ‘Joğovurti Artsakank’ (Halkın Tepkisi) başlığıyla bir süre daha yayınına devam etti.

Günümüze kadar varlığını sürdüren 1908 doğumlu ‘Jamanag’ (Vakit) gazetesiyse yasaklar üzerine, 1920-1924 yılları arasında ‘Joğovurti Tzayn-Jamanag’ başlığıyla ortak yayın yaptı. ‘Jamanag’ yoluna devam ederken ‘Joğovurti Tzayn’ yayınına son verdi.



Paşalar kaçıyor
1. Sene, 21 Ekim/4 Kasım 1918, 2. sayı, sayfa 4
Enver ve Celal Paşaların kaçışıyla ilgili Basın Müdürü, gazetemize aşağıdaki açıklamayı yaptı.

“Önceki gece saat 7’de, elektrik kesintisinin olduğu sırada, içinde Enver ve Cemal Paşaların bulunduğu iki otomobil, Pera Şişhane Karakolu yolundan kimseye görünmeden Galata Rıhtımı’na indiler. Rıhtımda 20-30 kişiden oluşan adamları, güvenliği sağlamıştı. Dönemin en güçlü bakanları rıhtımdan motora binerek uzaklaştılar. Ani elektrik kesintisi konusunda kuşkular var. Enver Paşa bakanlıktan çekilmeden bir iki gün önce, Harbiye Nazırlığı’nda, görev yerindeki kasalarda bulunan tüm metal altın paraları, yerine kağıt para koyarak değiştirmiştir. Enver Paşa’nın bu altın paraları yanında götürdüğü tahmin ediliyor. Bu nedenle Harb Bakanlığı muhasebe müdürü Muhieddin Bey ve ardından Maliye Para İşleri Müdürü Faruk Bey’e işten el çektirilerek soruşturma başlatıldı.

Azmi ve Bedri Beyler

Eski emniyet müdürleri Azmi ve Bedri Beylerin kaçmasını engellemek için evlerinin kapısında hükümet emriyle polisler bekliyor.

Enver ve Cemal Paşaların kaçtıklarını duyan Tercüman-ı Hakikat gazetesi, İçişleri Bakanı Fethi Bey’e bir muhabir gönderdi. Bakan “O üç kişiyi biz de arıyor ancak bulamıyoruz. Büyük bir ihtimalle onlar da kaçmıştır. Ancak bu konuda henüz İstanbul muhafızı ve emniyet müdüründen bir rapor almadım. Almanya ve Avusturya hükümetleri nezdinde bu ülkelere kabul edilmemeleri için daha önceden girişimde bulunmuştuk. Kendi elleriyle kendilerini kuyuya attılar” dedi.

Emniyet Müdürü de yaptığı açıklamada, kaçakların arandığını, ancak hâlâ bulunamadıklarını, kesin durumu bilmeden bir şey söyleyemeyeceğini ifade etti.

Tercüman-ı Hakikat, telefonla Enver Paşa’nın Ortaköy sahilinde bulunan evini aradı. Ancak ne özel telefonundan ne de muhafızlarının telefonundan bir cevap alabildi. Cemal Paşa iki gün önce İstanbul’dan ayrılmış ve Boyacıköy’deki evine dönmemişti. Komşuları eski Donanma Bakanı’nın Cuma günü evden ayrıldığını ve sonrasında da bir daha görünmediğini açıkladılar. Türk gazeteleri telefonla Cemal Paşa’nın Yeniköy’deki evini aramışlar, önce bir hizmetçi, daha sonra da muhafızı, Paşa’nın iki geceden beri görünmediğini ve artık gelmeyeceğinin anlaşıldığını söylemişlerdir.

Bu bilgilerin yer aldığı Joğovurt gazetesinin aynı sayısında ‘Talat Paşa avcılık yapıyor’, ‘Genel aftan yararlananlar’, ‘İttihadın ertesi’, ‘Teşkilat-ı Mahsusa’ başlıklarını taşıyan haber ve yorumlar yer almaktadır.

Nereye kaçıyorlar?
1.Sene, Salı, 23 Ekim-5 Kasım, 1918, 3. sayı, sayfa: 2
Nereye Kaçıyorlar? Joğovurt’un 3. sayısında yer alan başmakalenin ana başlığı. “Fethi Bey, Kaçak Paşaları Koruyor” ibaresiyse ana manşetin ara başlığında yer alıyor. Aynı sayfada İttihad’ın Kongresi başlığı altında, kongrenin 2. oturumu ve hazırlanan yeni programın tartışmalı geçen dört maddesinin eski ve yeni hallerine yer veriliyor.

2. Sayfada ‘Kaçıyorlar’ başlığı altında aşağıdaki haberler yer alıyor.

Vezire gönderilen bir mektup

Enver ve Cemal Paşalar Vezir’e aşağıdaki mealde bir mektup göndermişlerdir.

“Kaçmak için aceleci değildik. Ancak İngiliz gemi filosu İstanbul Limanı’ndan ayrılırken burada bulunmak istemiyorduk. Gelecekte bize atılmış olan iftiralara cevap vereceğiz. Uygun zamanda geri döneriz, eğer gerekli olursa hesap vermeye hazırız.”

Enver Paşa’nın programı

Enver Paşa, vezir İzzettin Paşa’ya yazdığı mektupta Kafkasya’ya giderek orada bir İslam hükümeti kuracağını bildirdi.

Enver ve Cemal Paşalar Lorley gemisiyle kaçıyorlar

Önceki gece Enver ve Cemal Paşalar Alman subayı kıyafetleri içinde otomobille Pera’dan Galata Limanı’na inmiş ve orada bekleyen bir motorla Lorley gemisine geçmişlerdir. Otomobilde büyük bir sandık ve kaçan paşaların elindeyse birer çanta görülmüştür.

İkdam’ın aldığı ciddi bir bilgiye göre Enver Paşa Harb Bakanlığı’ndan ayrılmadan bir gün önce, bakanlık kasasında bulunan 85.000 altın parayı kağıt parayla değiştirmiş ve beraberinde götürmüştür. Öyle sanılıyor ki, Cemal Paşa da cebi boş kaçmamıştır.

Hükümet soruşturmaları

Hükümet resmi olarak bu konuyla ilgilenmeye başlamıştır. İstanbul muhafızı Fevzi Paşa, Başbakan’a, emniyet müdürlüğü ve iç işleri bakanlığına gerekli bilgileri aktarmıştır.

Alman hükümetine müracaat

Önceki gün Osmanlı hükümeti Alman hükümetine müracaat ederek kaçakların iadesini talep etti. Alman hükümetinin bu teklifi kabul etmesi olası görülüyor.

Kaçanlar hakkında resmi açıklama

Resmi açıklamaya göre, kaçanlar, Cuma günü gece yarısından sonra saat 01:30-02:00’de bir Alman torpidosuyla boğazdan geçerek Karadeniz’e çıkmışlardır. Bedri, Azmi, Dr. Bahattin Şakir ve Dr. Nazım Beylerin kaçışına gelince… Aynı gece bir Alman motoruyla Boğaz’ın farklı yerlerinden ya da Enver Paşa’nın hareminin bulunduğu sahilden alınarak Alman torpidosuna taşınmışlardır. Vezir, İstanbul’da misafir olarak bulunan Alman görevlilerin kendi araçlarıyla bu kaçaklara aracılık ettiğine inanmaktadır. Vezir ,Alman askeri ve deniz temsilcilerini huzuruna davet ederek kaçanların muhakkak iade edilmesini talep ederken Dış İşleri Bakanlığı da aynı düşünceyle Alman Büyükelçiliği’ne müracaat etmiştir. Onlar da kaçanları iade etmeye söz vermişlerdir. Enver Paşa, vezire gönderdiği mektuptan ayrı olarak Sultan’a da bir mektup göndermiştir. Yeni haberlere göre Talat Paşa istifa etmeden önce, kaçışını kolaylaştırması için Levazım Müdürü İsmail Hakkı Paşa’yı himaye etmiş, o da onların kaçış hazırlığını düzenlemiştir. Talat Paşa ve arkadaşları kaçmadan önce bir arkadaşlarının evinde toplanmış ve istişarede bulunmuşlardır. Önce bir anlaşmazlık doğmuş ise de sonra hep birlikte kaçmaya karar vermişlerdir.

İstanbul muhafızı Ahmet Fevzi Paşa, Enver ve Talat Paşa’nın kaçışlarını bizzat incelemektedir. Fevzi Paşa Ortaköy yakınlarındaki Enver Paşa’nın yaşadığı defterdarlık konağına ve Boyacıköy’deki Cemal Paşa’nın konağına bizzat giderek birkaç kişiyi sorgulamıştır.

Kaçıyorlar...
1.Sene, Çarşamba, 24 Ekim-6 Kasım, 1918, sayı:4, sayfa:3
Vehib Paşa’nın kaçışı

Akşam gazetesi yazıyor. Vehib Paşa Batum bölgesi komutanı olduğu dönemde, oraları talan etmiş ve tüccarlarla ortak olarak bir milyon liralık servet yapmıştır. Trabzon Valisi Necmi Bey ile bir çelişkisi olduğu için iaşe tarafından gönderilen bilumum erzakı zabt eylemiş Erzurum bölgesinden 60 bin Türk’ün açlıktan ölmesine neden olmuştur. Bu paşa hakkında da soruşturma açılmıştır. Vehib Paşa da kaçmıştır.

İsmail Hakkı Paşa

İsmail Hakkı Paşa’yı getiren küçük savaş gemisi önceki akşam saat beşte Odessa’ya varmıştır. Gemi bugün yarın geri dönecektir.

Kemal Bey teslim oluyor

Önceki İaşe Bakanı Kemal Bey, polis müdürlüğüne müracaat ederek teslim oldu. Polis müdürü kendisine evden çıkmamasını tembih etti. Siyasi polis evde kontrol yapmaktadır.

Paşalar altın kaçırıyor

Arka arkaya kaçan paşalar elleri boş gitmiyorlar. Adamları vasıtasıyla Havyar Han’dan ve farklı bölgelerden kağıt para karşılığında büyük miktarda altın satın alıyorlar. Akşam gazetesi bu nedenle altın fiyatlarının arttığını yazmaktadır.

Kaçanlar ve Fethi Bey

Bir gazeteci dün akşam İç İşleri Bakanına çıkarak, Hükümetin kaçanlar hakkında ele alacağı tedbirlerin uygulamasını merkez komutanı Cevad Bey’e, polis müdürü Nihat Bey’e ve aynı düzeydeki görevlilere teslim edildiğini, bunların kaçanların arkadaşı ve kaçanlara yardım etmek anlamına geldiği, ayrıca bunların bir sonraki kabinenin görevlileri olacağı ve bunlar belli başlı İttihatçılar değil mi diye sordu. Bakan şöyle cevapladı:

“Nihat Bey uzun süreli deneyim ve samimiyetiyle tanıdık bir kişidir, onu nasıl değiştirebiliriz? Hükümet tüm görevlileri değiştirebilir mi? İttihatçı ne demek? (gülümseyerek). Hepimiz, gazeteciler de İttihatçı değil miyiz? Hükümetin çok meşgaleleri var. Ermenilerin, Rumların sorunları, barış, ateşkes vs. Ancak Ermeni ve Rumların sorunları kaçanlar etrafında dolaşıyor.”

Gazeteci, Talat Paşa ve arkadaşlarının kaçmadan önce sizin evinizde toplandığının gerçek olup olmadığını sordu. Fethi Bey yazarın yüzüne dikkatlice baktıktan sonra yalan diyerek yalanladı. Doğal olarak Yüksek Divan oluşturulacak. O zaman tüm sorunlar aydınlanacak. Milletvekillerinin ahlaki sorumluluğu çok yüksektir. Fakat o konuda kanun ne yapsın, eğer ceza uyasasında özel bir tasarruf varsa? Hükümet geldiğinde bu milletvekillerini buldu. Doğal olarak dağılmasını öneremez. Sadece huzur sağlanırsa yeni seçimler önereceğiz.

Yazar İttihad’ın merkezinde kırk milyon lira olduğu gerçek mi? diye sordu.

Bakan gülümseyerek yalandır diye cevapladı. Yazar İttihadın böyle bir zenginliğe nasıl sahip olduğunu ve onun yerine alacak ‘Teceddüd’ partisinin bu zenginliği nasıl şahsileştireceği konusunda ne düşündüğünü sordu. Bakan, “Ne düşünebilirim, Yirmi gündür görevdeyim. Elbette İttihadın hesapları incelenecek. Eğer bir zenginlik tespit edilirse ve bu varlık millete, devlete, veya bir şirkete aitse, elbette sahiplerine iade edilecektir” diye cevaplar.

Kaçanlara ne oldu?
1918’in üzerinden 15 sene geçtikten sonra bu firarı organize eden Alman Deniz Kurmay Yüzbaşı Hermann Baltzer’in 1933’de ‘Orientrundschau’ adlı dergide yayınlanan açıklamaları birinci ağızdan olması nedeniyle firarın teknik boyutları açısından önemli. Öte yandan bu firarın niçin gerçekleştiği, topluma nasıl yansıdığı, tepkilerin ne olduğu konusu, pek çok farklı araştırmanın sayfalarında da yer alıyor.

Firarın ana üçlüsü Talat, Enver ve Cemal Paşalar; insanlık tarihi açısından, bir halkın maddi ve manevi olarak yok edilmesi suçunu işleyerek ve arkalarında büyük bir kara leke bırakarak bu dünyadan ayrıldı.

15 Mart 1921 günü Talat Berlin’deki evinden çıktığı sırada Erzurumlu Soğomon Tehliryan tarafından tek kurşunla başından vurularak infaz edildi. Özellikle Talat Paşa’nın öldürülmesi ve Soğomon Tehliryan’nın yargılanma süreci tüm dünyada Soykırım tartışmasının alevlenmesine neden oldu.

17 Nisan 1922 günü Behaeddin Şakir ile Cemal Azmi Berlin’de Aram Yerganian ve Ajan T. Adlı iki suikastçı tarafından ayrı ayrı öldürüldü.

25 Temmuz 1922 günü Ahmed Cemal Paşa Tiflis’de Stefan Çekiçyan ve Bedros D. Bogosyan tarafından vuruldu.

Harbiye Nazırı İsmail Enver Paşa da 4 Ağustos 1922 günü Tacikistan’da Belçivan yakınlarında Agop Melkovyan komutasındaki Bolşevik Ruslara karşı gerilla harbi yaparken havan topuyla öldürüldü.
_________________
Tzourou Ira
Athens
Constantinople


Revenir en haut
IRA
Modérateur
Modérateur

Hors ligne

Inscrit le: 03 Nov 2013
Messages: 842
Point(s): 2 326
Moyenne de points: 2,76

MessagePosté le: Lun 22 Jan 2018 - 18:47
MessageSujet du message: ԺԱՄԱՆԱԿ: ՀԱՆԴԷՍ ՀԱՅՐԵՆԱՆՈՒԷՐ Jamanag Hantes Hayrenanıv
Répondre en citant

ԺԱՄԱՆԱԿ: ՀԱՆԴԷՍ ՀԱՅՐԵՆԱՆՈՒԷՐ
1863 - 1866 sayıları
http://tert.nla.am/mamul/Jamanak-1863/Table.html


_________________
Tzourou Ira
Athens
Constantinople


Revenir en haut
IRA
Modérateur
Modérateur

Hors ligne

Inscrit le: 03 Nov 2013
Messages: 842
Point(s): 2 326
Moyenne de points: 2,76

MessagePosté le: Mer 24 Jan 2018 - 10:29
MessageSujet du message: Osmanlı'da Ermeni Medyası KARTAL 1909 ԳԱՐԹԱԼ
Répondre en citant



Hayatı kısa sürmüş bir mizah dergisi
KARTAL 1909 ԳԱՐԹԱԼ
Celil Savfet & V.H. Papazyan


_________________
Tzourou Ira
Athens
Constantinople


Dernière édition par IRA le Mer 24 Jan 2018 - 15:27; édité 1 fois
Revenir en haut
IRA
Modérateur
Modérateur

Hors ligne

Inscrit le: 03 Nov 2013
Messages: 842
Point(s): 2 326
Moyenne de points: 2,76

MessagePosté le: Mer 24 Jan 2018 - 11:11
MessageSujet du message: Osmanlı'da Ermeni Medyası
Répondre en citant


Anahide Ter Minassian, 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından 1914’te I. Dünya Savaşı’nın başlamasına dek, Osmanlı imparatorluğu’nda on sekiz Ermenice mizah gazetesi tespit eder. Vahan Papazyan’ın Zig-Zag’ı (daha sonra Fru-Fru), Aram Andonyan’ın Okkabaz’ı ve Kharazan’ı (Kırbaç- Խարազան 1909 (շաբաթաթերթ, Կ. Պոլիս), Yervant Odyan’la Krikor Torosyan’ın Garapnad’ı (Giyotin), Andonyan’la Odyan’ın Gigo’su (daha sonra Zurna, Kindo, Hugo), Torosyan’ın Hi-hi-hi’si ve Guguk’u,Paylag Kolancıyan’ın Sa-ta-na’sı (Şey-tan), V. Kürkciyan’ın Mimos’u bunlardan bazılarıdır.
_________________
Tzourou Ira
Athens
Constantinople


Revenir en haut
IRA
Modérateur
Modérateur

Hors ligne

Inscrit le: 03 Nov 2013
Messages: 842
Point(s): 2 326
Moyenne de points: 2,76

MessagePosté le: Mer 24 Jan 2018 - 13:42
MessageSujet du message: Osmanlı'da Ermeni Medyası Fru Fru Ֆրու-Ֆրու
Répondre en citant

ՖՐՈՒ-ՖՐՈՒ


kaynaklar : Հայկական Սովետական Հանրագիտարան


1909 Ocak sayı 6


1909 Şubat sayı 9


_________________
Tzourou Ira
Athens
Constantinople


Revenir en haut
mafilou
Administrateur
Administrateur

Hors ligne

Inscrit le: 04 Sep 2006
Messages: 13 640
Point(s): 41 600
Moyenne de points: 3,05

MessagePosté le: Jeu 25 Jan 2018 - 03:37
MessageSujet du message: Osmanlı'da Ermeni Medyası
Répondre en citant

23 Ocak 2018

Soykırım'a kurban giden Ermeni yazarların eserleri İtalya'da yayınlandı



Milano Kültür Merkezi, Ermeni Soykırımı’na kurban düşen Ermeni yazarlarının eserlerini ilk defa bir derlemede topladı. 2017 yılında yayınlanan kitap hakkında “Libeto” gazetesinde bir makale yayınlayan edebiyat eleştirmeni Marco Rispenti, “Kara çukur bile bir zamanlar yaşamış olanları yutamaz. Ve şimdi bu ayrı – ayrı sesler bir araya geldi” dedi.

Kitabın editörlüğünü yapan İtalya’lı Ermeni yazarı, Ermenistan’da daha çok "Tarlakuşları Çiftliği” adlı kitabıyla bilinen Antonia Arslan yaptı.

İtalya’da çoktan tanınan ve sevilen Daniel Varujan dışında bu kitapta yer alan hemen hemen tüm diğer yazarların eserleri, Italya’lı okurlarla ilk defa karşılaşacak. Kitapta, Siamanto, Ruben Sevak, Artaşes Harutyunyan, Karapet Ter-Sahakyan, Grigor Zohrap, Ruben Zardaryan, Tılkatintsi, Geğam Barseğyan ve diğerlerinin eserlerine yer verildi.


Kaynak:   Ermenihaber.am https://www.ermenihaber.am/tr/news/2018/01/23/Ermeni-Soykırımı-İtalya-yazar…

_________________
Emeğe saygılı olun, alıntılarınızda link gösterin ...


Revenir en haut
IRA
Modérateur
Modérateur

Hors ligne

Inscrit le: 03 Nov 2013
Messages: 842
Point(s): 2 326
Moyenne de points: 2,76

MessagePosté le: Jeu 25 Jan 2018 - 13:24
MessageSujet du message: Osmanlı'da Ermeni Medyası ՄԱՐՄՆԱՄԱՐԶ Marmnamarz
Répondre en citant

1911-14 yılları arasında Şavarş Krisyan’ın çıkardığı Marmnamarz dergisi, Ermeni spor hareketinin en önemli çekim merkezi oldu. Hagop Siruni, Hovhannes Hintliyan, Doktor Karanfilyan, Aram Nigoğosyan ve Levon Hagopyan gibi dönemin önde gelen aydınlarının da büyük destek verdiği dergi, Cololyan’ın aktardığına göre, kişisel çabalar ve fedakârlıklar sayesinde yayımlanabildi. Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde yayımlanan ilk spor dergisi olan Marmnamarz, Ermeni gençlerini, “Üzerlerindeki ölü toprağını atıp, tüm mahallelerde, köylerde, şehirlerde spor kulüpleri açmaya, yarışmalar düzenlemeye, beden eğitimine güç vermeye” çağırıyordu.

Dergi, spora olan ilginin artmasını, sporun kitleselleşmesini, dünyada bu konudaki gelişmelerin aktarılmasını amaçlıyordu. Bunun yanı sıra, Ermeni sporcuların, Rum ve Müslüman sporcularla ve kulüpleriyle rekabetinde, itici bir güç olmaya çalışıyordu. Bu amaçla, İzmir, Kütahya, Arapgir, Kayseri ve daha pek çok merkezden haberler veriyor, Anadolu’nun çeşitli yörelerinden gönderilen yazıları basıyordu. 1911’de aylık olarak yayımlanmaya başlayan Marmnamarz, gördüğü yoğun ilgi üzerine, 1912’den itibaren 15 günlük periyotlarla yayımlandı. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla, siyasi baskıların artmasının ardından yayımına ara veren dergi, kurucusu Şavarş Krisyan’ın 1915’te öldürülmesinin ardından bir daha yayımlanamadı.



_________________
Tzourou Ira
Athens
Constantinople


Revenir en haut
Contenu Sponsorisé






MessagePosté le: Aujourd’hui à 08:58
MessageSujet du message: Osmanlı'da Ermeni Medyası

Revenir en haut
Montrer les messages depuis:   
Armenian on web Index du Forum -> Le Génocide Arménien - Հայկական Ցեղասպանութիւն - 1915 Ermeni Soykırımı -> Statistiques, Chronologie, Archive Toutes les heures sont au format GMT + 1 Heure
Poster un nouveau sujet   Répondre au sujet Aller à la page: <  1, 2
Page 2 sur 2
Sauter vers:  

 



Portail | Index | Créer un forum | Forum gratuit d’entraide | Annuaire des forums gratuits | Signaler une violation | Conditions générales d'utilisation
phpBB
Template by BMan1
Traduction par : phpBB-fr.com